Pazar, Haziran 19, 2011

profil fotografları

aşağıdaki yazıyı dört sene evvel yazmışım.. görüorum ki 4 senede bir santim ileriye gidememiş internet alemi.. esefle kınayıp başka bir blogta yazdigim bu yaziyi tekrar yayinliyorum.. belki bir şeyler değişir umuduyla...


ders calismam gerektigi icin interete girip bomboş işlerle ugrasmam bir gelenek haline geldi.. bu see de bu gelenegi, şenligi internet sitelerinde işim geregi inceledigim (ahaha işim geregi ne lan) profil fotolarina dem vurarak degerlendirmek isterim..

arkadaslarim yonja olsun,myspace,alternatip,sosyomat olsun insanlar genelde ayni tarz fotolar kullanmaktadirlar. istiyorum ki her poza bilmem neye örnek vereyim irdeleyeyim..

basliyoruz..

üstten fotograf cektirenleri cok seviyorum dostlarim.. cidden kafadan ayaga kadar her bi boku gorebiliyor.. icabinda dekolte giyiliyor

ama tiksindigim bir okta bunlarin kontrasti ile oynanmasi.. hayir kontrasti oynandigi zaman iz kafada "sanirim yüzüne vahsi yaratiklari saldirdigi icin boyle bir gizlemeye gitmis" diye dusuyoruz ki

şu renk ayarlari ile oynayanlarin gözümde "seda sayanin programinda yere düsen canerin yanina gelmeyen tülin" kadar degeri yok cok ciddiyim...

ikinci turumuz vucud bolgelerini seksi bir sekilde gosterenler.. bunlar genelde "gereksiz yerlere takilmaktan sa show room umuzu ziyaret edin"ciler..


gözleri cekenler robert deniro veya sauron misali "gözüm üzerinde" mesaji veriyorlar sanirim.. i de bu goz koyanlarin kahveregi veya kara gözlü olduklarini gormedim ben hic.. mavi veya yesil.. anlamiyorum bunu hic.. özellikle dudaklari cekenlerden cok etkileniyorum tak atiyorum mesaj "dudaklariniz cok etkileyici" diyorum ben.. rujlu olanlar daha supper

yeni gelisen bir tur de ellerinin yüzüklü fotolarini cekenler.. cok saygi duyuyorum ben..

gitarla, kemanla, ud ile, çoşkun sabah ile çekilmis foto koyanlarin ilerde bir gun erol kösenin, sahin özerin bu tur siteleri ziyaret etmesini beklediklerini dusunuyorum ben.. hayir bir insan niye elinde keman ile foto cektirsin ki yoksa?

ve ayrica çalınan bir ensturman olmasa da sadece evcil hayvanin veya birlikteliklerini



(foto6: köpekler sadık dostlarımızdır)

fotosunu cekenler de var.. bunlara sunu demek cok makul insanlar.. yani eminim bugun harun kolcak sosyomata üye olsa atiyla beraber fotosunu cektirir koyar arkadas.. harun kolcak ve atini tartisiriz biz de..


sevgilisi ile dudak dudaga fotolarii cektirenler kucaklarina yatanlar falan ayri bir vesait zaten..


(foto12: sinek (Musca domestica) sevistikten sonra tokmakcisini yer)

bunlarin "ben bu ortamdayim ama bir sevgilim var eglenmek istiyorum sadece" mesajlarini ellerim kizarana kadar alkislamak isterdim ama bence sokakta öpüsmekten baska bir farki yok bu neseli fotograflarin.. hayir olan var olmayan var.. bakin size bir animi anlaticam. ilkokul 1 siniftaydim annem sahane sucuklu ekmek yapmis yanina da muz koymus. beslenme cantam cok sahane yani.. ilkokul arkadasim musa beni dovup aldi o yemek cantasini.. tam olarak bir ornek olmadi ama insanlarin cani cekebiliyor yani..


ünlülerle fotograf cektirenler sosyomatta olmasa da myspace de baya yaygin dostlarim



(foto11=digital animasyon teknolojisi 21. yüzyilda gercek starlarin yerini şey edebilir)

ki inanir misiiz bunlara prim veren kizlar var.. yani sahsen aylincigimle (aylin aslim) cekilmis bir kac fotom olursa hemen koyacagim belki mesajlar alirim ozelden "merhaba aylin aslimi taniyanin beni de tanimasini isterim" misali..


fotograflarina efektler koyanlari cok neseli japon cizgi filmleri ile büyümüs insanlar olarak goruyorum ben. böyle yildizlar kalpler falan cok neseli cok..
ayricai yine disco ortamlarinda veya festival ortamlarinda cektirdikleri fotograflari koyanlar da var..


(foto10:hareketli bir gecenin ardindan alkolluyseniz lütfen taksiye bininiz)

yine de eglence kültürünü hatmeden, konserlere festivallere giderek nese icinde büyüyen arkadaslarimizi alkisliyorum.. inceden "manitami eglendiririm" hissiyati da sezmiyor degilim.. ayrica yine eger gittigim bir festivalse özel mesajla durtuyorum "aaa sen de woodstockta miydin ben isik kulesinin oradaydim" seklinde.. belki bir arkadaslik dogar diye bir umut işte..


discoda cilgincasina eglenirken cekilmis fotograflarin en sahaneleri muhtemelen flu olarak cikanlar



(foto9:flu fotograflar cagimizin en büyük sorunlarindan biri)

flu cika fotolari profillerine koyanlari anlamiyorum acikcasi.. asla güzel degil ki bu fotolar? hayir yie gercekleri gizleme dürtüsü var.. gerci gunahlarini aliyor olabilirim nicolai hel misali foto kameralarina yakalanmiyor olabilirler..


aynadan kendii cekenleri saymiyorum.. zira banyoda cekilen fotograflar bin kat daha güzel cikiyor.. banyonun sanatlar üzerinde bir gazlayici etkisi olduguna inaniyorum.. sarki olsun fotograf olsun hep banyoda daha güzel

cocukluk anilarini ile prim toplamaya calisanlarin "google trends" de child porn diye aratip cikan sonuclar karsisinda korkmalarini salik veriyorum.

ve işte benim en cok sevdiklerim. tatillerde ve yurt disi gezilerinde kendilerini goruntuleyenler



(foto7: eyfel kulesi sanayi devriminin sembolleriden biri olabilir..) bu abilerin "para bende varsin ali erene benzeyeyim" duruslarini ayaga kalkip alkisladigim oluyor efendiler.. hepsini birebir opmek yanaklarini mincirmak istiyorum.. hele bir de bikinili olanlar havuzda sezlongda otolarini cektirenler var ki


(foto8: yüksek mesafelerden su beton etkisi yaratabilir) onlar apayri mükemmeller..

kitsch objeleri koyanlar, seksenlerin yildizlarini yerlestirenler, cizgi film karakterlerine yonelenler ise bence cok zeki supper insanlar.. farkettiyseniz kimseyi kirmak istemedim bu yazilar boyunca herkese sevgi ile yaklastim saygi sinirlari içinde davrandim.
napabilirim ki oz büyücüsündeki aslan kadar iyi yürekli bir insanim.. yaradilisim bu..



bazi kizli olsun erkekli olsun edepsizler var ki onlari anlamam asla mümkün degil.. türk olanlari su sekilde;


(foto:3 fika göstermek)
yabanci olanlari veya yabanci ozentiligi icinde olanlari (genelde kizlar)


(foto:4 ciplak silah serilerinde ultra bir esprisi yapilmisti bunun.. ehliyet kursunda bir ablaya ögretiyorlardi bu hareketi cekmeyi)
bunlara akil sir erdirmek mümkün degil.. hakki bulut'un cocugunun hakki bulutu aglatmasi gibi uzuyorlar beni.. kardesim madem hareket cekeceksin koyma fotonu.. ne bileyim ayhan ışık koy, clark gable koy..

bu ölü adam üzerinden prim yapanlari baska bir arkadasim irdelemisti zaten..

ilk yayinlandiginda 6 puan almisti bu ahkam entry her neyse.. ayni puani istiyorum lan.. pls ltf tsk..




(foto14:ninjalik babadan ogula gecer)

özellikle ögrenciligi yemis bitirmis işe girmis ne bileyim dedektif olmus skuba dalgici olmus kesim kendilerini işte gostermek icin can atiyorlar.. yani itfaiyeci ve polis üniformalari icinde insan gordugumu hatirlarim ben.. çok basarili bişi bence.. insanlar kendi mesleklerini belirtsinler.. bugun bir hemsire gelse buraya hemsire uniformasi icinde fileli beyaz corapli fotosunu koysa "selam ben yakisikli komik zeki bir insanim bir tanisma bulusmasina ne dersiniz?" diye mesaj atmassam namerdim (silah çıktıgından beri tam olarak)


(foto14:kagitlarin arka arkaya hizli gecirilmesi ile cizgi film olusabilir.. bazen olusmaz. mantikli resimler olmali)

southpark karakerlerini (ki bu hakketten bir donem boyleydim. tişortum falan var cantam da ayni.. saclarimi kestim artik bakmasi zor oluyor bir baris manco degiliz sonucta) profillerine koyanlardan tiksiniyorum. ilk baslarda sempatik gelmis olabilir.. yapmis olabiliriz yani gülmüsüz etmisiz.. ama artik o kadar siradan ki.. bunun yerine bence kendinizi karagozden bir karaktere benzetebilirsiniz..


(foto13:ayaga genelde düsmanlar bakar)

conversin olayini biri bana anlatabilirse delirecegim sevincten aklimi oynatacagim.. niye bir insan kendi ayaginin özellikle converse giymis ayaginin fotografini ceker ki? hayir converse bir sinifin sembolu olsa anlayacagim.. emocusu da tikiside bakkali da martin mekılayi da hepsi converse giyior.. muhtemelen "sevdigimi yuruturum" manali bir acilim.. emin degilim bilemiyorum.. en cok bunu anlayamiyorum su hayatta.. yalan soyledim baska anlayamadigim seyler var.


(foto16:gençler sınavlarin stresini seviyeli muhabbetlerle atiyorlar)

böyle parti ortamlari olsun, disko olsu, muhabbet olsun ama daha cok sosyomat zirvesi olsun oralara akan insalarin goguslerinde etiketlerle cektirdikleri fotolar abicim bunnar.. valla yorum yapmaya üsendim.. en asil duygunun insanlaridir (hayir ben hala olay yerinin parmakla gosterilmesine gülüyorum)

tamam dövme dedigin hadise eninde sonunda sov amaclidir. kimse dovmeyi kendisine kalsin diye yaptirmaz fakat internet sitelerinde avatara koymak cok garip ve hatta komik olabiliyor


(foto17:sol elimizde 5 parmak vardır fakat beşi de birbirine benzemez)

bir kere bana pek bir heyecan katmiyor bu dovme tutumu.. dovmeli dombili arkadaslari bildigimde veya dovmeli akıl yoksunu arkadaslari bildigimden. ama yine de ozellikle benim yaptıgım gibi yazılı mesajlı dovmelerde bir feedback alabiliyorsunuz sanirim.. "pardon orada ne yazıyor. cok yakısmıs dovme" seklinde..
dovme yapılmasına simdilik karsı biri olarak (tamamen maddi yonlerden ayrica abdest tutmuyor deyip bir taksici edasi ile yaklasayim konuya) avatara dovme koymak cok gereksizdir. beybe gereksizdir..

Pazartesi, Haziran 13, 2011

balkon konuşması

http://www.gazetevan.com/images_up/balkon-konusmasi-izle.jpg

dışardan gelen sesler iyiden iyiye artmaya başlamıştı. ses geçirmesin diye onca para verdiği pimapen dışarısının sesini neredeyse komple içeri alıyordu. bir adam seçim zaferini bangır bangır kutlarken o çayının üstüne çay kaşığını koymuş, "sabahtan beri içiyoruz yeter artık" diyip gülümsemişti. keyfi yerindeydi. birazdan balkona çıkıp dışardaki halka açıklama yapacaktı. o sırada telefonu çaldı. arayan dayısıydı

"sen arayıp sormuyorsun ama ben arayayım dedim." diye açtı başladı dayısı. "tebrikler yeğen, bak dayını dinledin nerelerdesin" diye de olayı bağladı. dayısının tüm bu haytalığına rağmen, seviyordu yine onu. okeyde 5000lirayi bakkala kaptırdığı zaman kızmıştı bir ara ama sonuçta dayıydı..

telefonu kapadıktan sonra etrafındakilere baktı. "şimdi şöyle bir soğuk bira olacaktı" dedi içinden ama tövbe etti hemen. tüm yaşamı boyunca münafıkların eğlenceleri kıskanmıştı zaten. ve kıskandığı için de haset yapmıştı. şarap tokuşturmayı, şampanya patlatmayı çok etkileyici buluyordu ama yapamazdi. o yapamadiği için diğerleri de yapmamalıydı..

"hadi" dedi "zengin kalkışı yapalım". balkon penceresi açılır açılmaz bir gürültü yükseldi dışardan. onca senedir bunu yapiyordu ama hala heyecanlanıyordu. "zaten her seferinde heyecanlanmasan bu iş yapilmaz" dedi içinden sonra "tırt tiyatrocu gibi konustum ha" diyerek güldü kendi kendine.


http://m.friendfeed-media.com/1c006fb98fc4f32726c730dbbf44e826c50d12b1

ilk adımı atmıştı ki corabinin ıslandığını farketti. emineye "oldu mu bu şimdi?" diye baktı.. "çok tozluydu bey sen de çıkacaksın diye yıkattırdım" diyebildi sadece karısı. üzülmüştü. karısının üzülmesi onu da üzmüştü. yanda duvara dayanmış bir çift malibu terligi buldu. ayagina geçirdi. ve mikrofona doğru yürüdü. seçimi kazanmıştı ama ıslak çorapları onu rahatsız ediyordu...

Cumartesi, Haziran 11, 2011

haftanın şarkısı 71 : aptal






garip bir bokluk var üzerimde. kendimi kimsenin sahiplenmek istemediği bir kristal kurukafa gibi hissediorum. (şu noktada kendi kendime kafami karıştırdım.. hangi manyak kendisini kristal bir kafatasi gibi hisseder ki? börtü olarak hisset böcek olarak hisset arkadaş bu ne delilik)

şöyle ki son zamanlarda tanıdığım ve önem verdiğim 2 kadindan ikisi de kendi sözcükleri ile beni "mükemmel" "harika" "işte budur" buldular ama hiç birisi de almadı kendisine.. o çekim, o istek hissedilmemiş.. işte tam bu noktada kristal kafatasina geliyoruz, mükemmeldir işçiliği, harika gözükür, ama kimse evinin salonunda kristal bir kafatasi bulundurmak istemez..

kızların bu "tutku" peşinde koşma hadiselerinin bir noktada (ki o nokta 32 yaş olabilir) sona erecegini düşünüyorum.. yani allah aşkina kim tutku ile, çekicilik ile devam edebilir ki yaşamına? kaldı ki 65 yaşındaki bir kadına 70 yaşında bir adam olarak çekici gelmek istemem ben. o noktada işte "işte budur" olmak hoş olabilir ama şimdi değil işte.. üzülüyor insan. bu kadar iyi olup da, istenmemek üzüyor adami. ha tabi kaçan kovalanir dusturuyla, 4s kuralıyla bir şekilde atlatılabilir bu. kötü davranabilirsin değerince, kolay ulaşilabilir olmaz, gizemli durursun. ama istemiyorum ben artık o tarz oyunları. buyum işte. istedim mi istiyorum (çizdim mi bir kalemde..)

eskiden böyle değildi ama. pat pat aşık olurdu kadınlar. öyle devam edecek sanıyordum her şey. aşık olunacagim çok sevilecegim, seni seviyorum diye fisildancak kulagima. ama olmadi. değişti birden herşey. umarim "çekici" bulmayan güzel kizlar da bir noktada pişman olmazlar, "bir zamanlar iyi bi adam istedi beni" diye üzülmezler.. (kibirim öldürcek beni)

Pazar, Haziran 05, 2011

haftanın şarkısı 70 : train song





tvnin başında oturup son derece gereksiz şeyler izlerken birden reklamlarda bu üstteki şarkı çalmaya başladı. şarkıyı biliyordum da hiç öyle dikkat etmemiştim. büyü gibi sihir gibi geldi tüm o reklamvari dünyanın içinde.. sonra şarkıyı buraya koyayım haftanın şarkısı yapayim derken türlü hayallere daldım..

trenler hiç eskiden olduğu gibi romantik şeyler değil artik. hızlı tren, hızlandırılmış tren derken tüm o tren garlarının ayrılış ve kavuşma hikayeleri yokolup gidiyor. dünya hızlanırken kimse hayati yaşamaya firsati olmuyor. insanların günler süren, haftalar süren yolculukları içersinde hiç bir halt yapmadan sadece kendileriyle ve etrafla başbaşa kaldığı günler yok olduğundan beri trenler romantik, ugruna model yapilan, şarkılar düzülen şeyler değil. kim metro hakkinda, tgv hakkinda bir şarkı yazar ki zaten?

dediğim gibi hayat hızlandıkça, bir yerden bir yere çabucak gittikçe, ve sevdiklerimizle irtibati kesmedikçe hayati yaşamayı unutuyoruz. kendimizi dinlemeyi, uzaktaki dağlara bakmayı bir nevi küçük sunay akınlar olmayı bıraktık. hayat bu kadar hızlı olmamalı, bir yerden bir yere gitmek bu kadar kolay, sevdiğinle iletişime geçmek bu kadar basit olmamalı..

belki o zaman tekrar mutlu oluruz..

Çarşamba, Haziran 01, 2011

bezelye


bezelyeden o kadar nefret ediyorum ki, vucudum bezelye yediğinde onu mikrop sanıp saldırıya geçiyor ve ateşim yükseliyor.. haklı ama. bu bezelye dünyanın en abartilmis besinlerinden bir tanesidir.. o kadar fazla yemegin icinde bulunmasini ben vicdanima yediremiyorum. bir bezelyenin bir sekilde benim rus salatamda, kumpirimde, pizzamda,pilavimda olmasina yüregim dayanmiyor..

botanikte meyve olarak tanimlanan bu piç kurulari, yemeklerde sebze mahayitinde kullanılmakta.. sanırım bu türlü mutfaklarda türlü yere sahip olmasinin nedenini insan oglunun mutfagina en erken giren sebzelerden biri olmasina bagli. "selamun aleyküm, biz asurlariz ve orta asyadan geliyoruz, tarim diye bir şey bulduk bakin bu da bezelye!" demis adamlar resmen.. bismillah bezelye bulunmus. öyle arsiz, öyle dandik bir besin anlayacagiz. çat diye evcillestirilmis..

bugun topraga ekseniz, 60 gün sonra "toplayin beni" diye bagiracak bu yuvarlak şeyler, 7 li gruplar halinde kozalarinda durmakta ve insan oglunun bogazindan gecerek onlarin insulin salgilamasina neden olmaktadirlar.. zamanında şeker in şimdiki gibi kolay elde edilebilir bir şey olmamasi, bu yaratiklarin alenen insan irkina garezi olan ve onlari düşük şeker şokuna sokup öldürmeye calisan canlilar oldugu kanısına ulastiriyor beni. ama işte sen bu haini, bu namussuzu al mutfaginin olmazsa olmazi, her yemege katilasi bir bakliyati haline sok.. yazıklar olsun!

hoş 1600lerde bi ara ingiltere ve fransada bu yeşil katilleri cig olarak yemek "deliligin ve moda'nin sembolu" olmus. ne kadar barok, ne kadar bohem varsa ellerinde torba torba bezelyeler ile dolanmislar icabinda birbirlerine fiske ile bezelye atar olmuslar.. şükür ki bu moda bir noktadan sonra insan oglunun "ne yapiyoruz arkadas biz! maymun muyuz?" diye kendisini sorgulamasi ile sona ermis.

ama tüm bu bezelye yeme modasina imrenen, ama rahip oldugu icin gencligini doyasiya yasayamayan mendel gizli gizli bezelye yerken, birden deney yapmaya baslamis, ve bugun "gen" diye dabir ettigimiz kücük mini minnacik sevgi parcalarini bulmustur.. buradan bile bezelye denen yaratigin insanoglunun katli için üretilmis bir besin oldugunu gorebiliriz! bugun genler bulunmasa, ari irk konusunda bir muhabbet donmese ikinci dünya savasinda o kadar insan ölür müydü efendiler! sorarim size!!

yani benim kumpirimin, pilavimin, pizza'min tadini bozmasi bi yana insanliga da kast etmis bir canlidir bezelye.. hatta kampanya da yapicam anasini satiim "let's kick peas out of cousins" yetti be!

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

yalanmış "sen mutlu ol ne olurların" ajda!

ulen çok garip bir olay bu konser verme işi.. neye göre belirleniyor acaba? yani mesela "ses sanatçılari ve müzisyenler odası"'nın tarife çizelgesi falan mi var? "1 sarki 10 bin lira, 2 sarki 17 bin lira, fön 12 lira, boya 30 lira" şeklinde kulislere asılı mı ki bu? Asagidaki şekilde mesela?

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgCk5RIPQu-5HHVZ-L8BT9hecN03OChGn2E3sCSppnKOuO9SO1mgwaMTfy-hkm7lXQJ81vmUPR2v6mKmSZ7KUaHdj6RKcL3CjTKDTVbZ4eILK65egwa3fJ71Fm8-_rhK2V6vVIo2gwQhioA/s320/Namli+fiyat+tarifesi.jpg

ilk kez yaz dönemine çalışırken yakalandığımız için bin bir şaklabanlıkla kazandığımız parayi ajda pekkan'ın arenadaki konserine gömelim dedim izmirde..

açık ve net söylüyorum ki bu gözler robert plant gördü, rolling stones, metallica falan gördü ama hiç birine ajda pekkan'in istediği parayi vermedi.. 87.5 nedir arkadaş? yani yukardaki tarifeyi hanfendi "her yaşa 1 lira isteyelim" gibi algilamis olmali.. bu hesaptan yola çıkarak geçen gün dediği "100 yıl daha yaşamak istiyorum sırf müzik için" lafını , "160 yaşında konseri 160 liradan kakalariz" olarak algilayabilirim ben..

olmadi ajda yakismadi sana.. sen ki bu yaşına gelmişsin artik halk konserlerine vereceksin kendini. gönüllere gireceksin. zeki müren paşa gibi aspendosta kitlelere açılacaksin ama yooook hanfendi hala cukkasının peşinde.. yahu vehbi koç bile bir çorap götüremedi be yanında ayıptır!

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgDUtm1M6iIQJgB8s3U9vRh36BTgtHF8OsSuQ43-jx-7alT7gn7DXLkZq9wDHRwPtS20bpCDpNhXjtBeZM7IkSwLJrmhlw3DTQV5EmVa9BX4sUTBaISUH6HY9Rs7YPeBYGIJi0Af77u7PY/s320/%C3%A7orap

konserini basmak istiyorum ajda pekkan'ın.. en "çerçeve değil resim arıyorum" yerinde açıcam pankarti "yaşıtların kabristanda sen hala sahnedesin" şeklinde.. ya da ne bileyim "kefenin cebi yok" falan diycem.. şu yaşımda bana bir ajda pekkan konserini çok gördün, şu yaşımda bana "yuh ajda pekkan'a o kadar verilir mi" dedirttin ya yazıklar olsun!

Cumartesi, Mayıs 14, 2011

haftanın şarkısı 69 : battez vous

http://m.friendfeed-media.com/cea2c5dde3801376bfd50c932c32ac36431aaa6a



tam "orjinal her şeyi dinledim, ipodum ölü ozanlar derneğini doldurur gibi doldurarak geri kalan ömrümü geçirebilirim" derken hiç beklemediğin yerden birileri çıkıyor bir şeyler söylemeye basliyorlar.. bu iki yaşıt hanım kızımız da fransanin son derece alternatif sokaklarindan taşıp gelmiş kulaklarimiza les inrockuptibles ekseninde girivermiş.. eh kuyruklu

yıldız misali şarkının bizim devasa müzik güneşimize çarpmamasını beklemiyoruz tabii ki.

brigitte abba'nin 70lerde yaptiğini üstüne hiphop ve elektronik katarak, biraz da radiohead sosuna bulayarak yapiyor diyor sarisin olan.. "biz her kızın kolay olduğunu ama herkese kolay olmadigini göstermek için müzik yapiyoruz" diyor kumral olan.. sarkida da nihayetinde ondan bahsediyor zaten.. kizlar herşeyi istiyorlar bir erkekten.. kibar olmasina da, onun için başkalarını dövebilmesini de.. kadife sesiyle şarkı söylemesini de, eline silah alip ona asilan erkeği ayağından vurmasını da.. ve bir ışık gördüklerinde eğer uyuz bir türkan şoraylık yoksa kanlarında kolay oluyor her şey..

oysa bir sır vereyim, biz erkekler ne kolay kadınları seviyoruz, ne zor olmaya çalışan kadınları.. siz kolay kadınları sevmediğimizi biliyorsunuz da zor olmaya çalıştığınızı anladığımızı farketmiyorsunuz.. ve biz asla ama asla zor olmaya çalışan kadınlar için savaşmıyoruz..



Salı, Mayıs 10, 2011

kadın bloggerlar biscolata da erkek bloggerlar şey mi?




yukarda resmini gördügünüz kitle internette tiriviri blog yazan bir grup genc kizimiz.. aman şöyle duygulandim, sevgilim böyle yapti muhabbeti paso.. hadi en iyisi şunu aldım, bunla birlikte giydim diye yaziyor.. şimdi bu kizlarimizi nimetten sanip, tas gibi erkeklerle tanistiran kuruluslar var.. allah biliyor kiskandim.. o yüzden kisa ve öz konusucam..

aşağıda resmi bulunan iki hanim kizimizi türkiyeye getirin, benimle tanıstırın, istediğiniz şeyi yazayim.. ali ağaoğlu mu getirdi ashley greeni "ali agaoglu evleri şöyle güzel böyle süper" diye yazarim, yilmaz özdil mi koydu olivia wilde i yanima, ondan kral yazar yok her gün bir yazisini buraya yazmayan ne olsun..


eminim ki bana dahil olacak, onlarca erkek blogger bulabilirsiniz.. hem biz daha acik sözlü daha cevval şeyler yazariz arkadas.. 100 tane sap sırf bu kizlarla bir kac saat geçirdi diye ömür boyu size methiyeler düzer (ayrıca sahsen ben olivianin bana dokunduğu yerlerimi yikamam.. lakin o bambaska bir konu)

Cuma, Mayıs 06, 2011

hep 3 eksik

http://m.friendfeed-media.com/41227d7440110657d5e3ae91025d38994f45c68a

tam 39 sene önce bugun. ne bir eksik ne bir fazla gün sayısıyla bugün.. ama o günden sonra 3 eksik.. hep eksik..



bu dogal secimde bir sorun var aslinda.. yani derler ya, canlıların zekisi kalır, ortama uyum saglar ve neslini sürdürür derler ya hani, hani derler ya dinazorlar ortama uyum saglayamadı ama kuşlar sağladı ondan yok olup gitti derler ya, hani öyle savunurlar ya, degil işte öyle.. kim ödlekse, kim kahpeyse o kaliyor 20. yüzyilda ve sonrasinda.. sincaplara işlediği gibi, papaganlara işlediği gibi işlemiyor evrim insanlara.. yürekli olan, cesur olan, namerdin suratina tükürmekten cekinmeyen neslini devam ettiremiyor.. ödlekler, ödlek çocukları ve onların çocukları 3 kişi eksik dünyada yaşıyor..

biz ki denizlerin çocukları olmasi gereken bizler, hakkımız yendiğinde dolduramıyoruz sokakları, "kahpelik etmeyin" diyemiyoruz sesimizi yükselterek hakkımızı yiyenlere, yasaklıyorlar, kapatiyorlar, susturuyorlar, o siteye girme, bu şekilde sokağa çıkma, orada içme diyorlar ve biz denizlerin, hüseyinlerin yusuflarin çocukları olan bizler çıtımızı çıkartamıyoruz..

sadece asmadılar o yürekli insanları, "dur be ağa" diyenleri, onları alıp gen havuzundan, bizim gibi ödlekleri yetişdirdiler..



yenildiler.

yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.

tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
o dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
o, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.

Çarşamba, Mayıs 04, 2011

head and shoulders mentollu sampuan


bir gün peygamber efendimiz hz. muhammed (s.a.v.)'e ashabi kiram'dan birileri bir cuma namazı sonrasında yanaşmi ve şöyle demiş

"ey muhammed (s.a.v.) sen ki bize cenneti anlattın ayrıntılarıyla, ama cehennemi anlatmadın çok. o kadar sıcak bir yerde duş nasıl oluyor onu merak ediyorum ben" demiş

peygamber efendimiz (s.a.v.) hiç tereddüt etmeden

"cehennem öyle bir yerdir ki, kuvet diye buzdan bir kap kullanır, kese diye kirpi kullanır, su diye kezzap akar, ve şampuan diye "head and shoulders mentollu" kullanılır"

işte bu kıssada da anlatıldığı üzere kabus gibi bir şeydir head and shoulders.. bunu bulan arkadasin doktor mengelenin yegeni oldugunu, ya da el kaide'nin biyolojik silah arastirmalarindan "beceriksiz" yüzünden kovuldugunu falan düşünüyorum. zira hiç bir manyak, hiç bir sadist olmayan kişi böyle bir şeyi insanliga kazandırma fikrini doğuramaz..

bir kere yanıyorsunuz.. alevleniyorsunuz. hele ki banyonun çıplak ortamında akan sampuan kopugu testis yoresine ulastiginda aç bir kurt gibi uluyorsunuz.. gözlere mi kaçtı? yandınız.. bu sampuan auswitchz de olaydı yahudilere bile verilmez, "öldürüyoruz bari eziyet etmeyelim" mantigi ile imha edilirdi..

yaziklar olsun bu sampuani bulana, yaziklar olsun marketingini yapana, yaziklar olsun ekonomik boy şeklinde ucuz ucuz pazarlayana.. ama eşeklik bendeeee en büyük eşek benim.. aldin madem kücügünü al kilolugunu neden alirsin be adam..

velhasil allah kaldıramayacagi dert vermezmiş kuluna.. bir şekilde bitirecegiz bu sampuani da.. güzel günler görecegiz.. mis gibi sampuan koktugumuz pamuk gibi oldugumuz günesli günler..

Pazar, Şubat 27, 2011

haftanın şarkısı 68 : just the way you are





kadının yaratılışının üstünden geçen 3 günden sonra belirtilen bir gerçeği belirtmekle başlayayim yazıya: "kadınlar erkeklerden farklı".. mesela biz erkekler bir kadını gördüğümüzde "aman tanrım, muhteşem bir şey, gözlerimi ayıramiyorum ondan. ve onu istiyorum. allahım onu o kadar çok istiyorum ki şu an onun için ölebilirim.. ondan bir saniye bile ayrı kalmak istemiyorum, her yere onunla gitmek onunla yaşamak istiyorum" diyoruz..

kadınlarsa aynı kelimeleri "ayakkabilar" için kullanıyor..

tüm bunların yanında biz bir kadına düşündüklerimizi söylediğimiz anda inanılmıyor. bunun ajda pekkan'ın genç beyinlere soktuğu "palavra palavra" nosyonu ile alakası olup olmadığına emin değilim ama, allah aşkına eğer biz içinizden birisini beğenirsek, sözlerimize inanın.. hiç değilse gözlerimizdeki ışıltıya bakın önce bi sonrasinda karar verin.. çünkü biz aslinda sizi beğenirken, bazen hiç bir şey beklemiyoruz, bazen sandiginiz kadar hizli gitmiyoruz..

yukarda resmi bulunan sevgili charlotte.. tamam mı prensesim (kelimenin tam anlamıyla) tamam mi sultani yegahim.. bak bruno kardesim de aynı telden girmiş.. üzme bizi.. üzme ruhumuzu..

Pazartesi, Şubat 21, 2011

aşk tesadüfleri sever





belki binlerce kez işlendi bu mevzu, iki insan birbirleriyle karşılaşırlar, aşık olurlar, ve yanıp kül olurlar.. humprey bogart oldu kimi yerde, kimi yerde arkada bundan sonraki milyonlarca aşka arka plan müzigi olacak bir "aşk hikayesi" çaldı.. hülya koçyiğit önder somerin yakut gözleriyle kaldı kartal tibeti beklerken, ve kör oldu cüneyt arkın aşkıyla..

zaten tanrı herkese farkli hayatlar sunarken, belli kaliplar dışına da çıkmıyor. herkes kendi hayatini özel hissederken birbirimizin hayatlarını yaşadığımızı farketmiyoruz. aynı şekilde göç ediyoruz bir şehirden bir şehire, aynı şekilde üzüyoruz babamizi, ve aynı şekilde özlüyoruz günlerimizi. ve aynı şekilde aşık oluyoruz, tam göğsümüzün orta yerindeki şeyle, onun atışını ritmi bozuk olsa da, sonuna kadar hissediyoruz. dudaklarımız aynı değiyor birbirine, aynı rakıyla sarhoş olup hülyalara dalıyoruz..

ve tüm bu işlerin içerisinde kendimizi bir peri masalinin içinde bulmak istiyoruz. rastlantilarla yoğrulmak, bir bulent ortaçgil şarkısını birlikte söyleyebilmek. zaten aynı yağmurda ıslanmış, suda yıkanmış iki insanın birbirini sevmemesi mümkün degildir şu hayatta. (bkz:eylül akşamı/@azuth)

ve işte hayatta genelde her şey bir yarim kaliyor, bir mutsuz son oluyor. çok az insan mutlu sonlarla bitiriyor mucadelerini ki orada da filmleri bitmedigi için illa mutsuzluk yaşanıyor. zira tanrının bir oyunu ki, biz hiç bir zaman mutlu olmayı beceremiyoruz sonsuz kadar. mutluluk dediğin şey iki gülüşte geçerken, mutsuzluk fiziksel aciya bile dönüşebilecek kadar kalıcı oluyor. hal böyleyken hayatta mutlu bir son imkan dahilinde degil. işte bu yüzdendir ki filmler ancak mutsuz sonlarla gerçekçi olabiliyor..

bu dünyada yapilan aşk filmlerinden hiç bir eksigi olmayan, hatta çok daha fazlası olan filmin tek olmamış tarafi, 3. adamı antipatik göstermek olmuş. hayatta bazen iki insan mutluyken, gercekten iyi olan, ama iyiliginin yetmediği insanlar mutsuz olurlar ya işte o adamdi filmdeki 3. adam. seven, aldatmayan,sahip çıkan ama aşık olunmayan adam.. bu kadar antipatik olmayı haketmiyordu..

hülasa filmi izleyip bitirdikten sonra tek soru kalıyor akıllarda "mutluluk güneş ışığı kadar geçici, mutsuzluksa karanlık kadar ebediyken, insan niye dram izler?"

Salı, Şubat 08, 2011

the king's speech


şu filmi bayila bayila izledim bir türk olarak.. ama muhteşem yüyzyil tartismalari üzerinden gidersek, şu ingilizlerde azcik türk kanı olsa, hadi onu geçtim o ingilizvari genişlikleri olmasa "bizi savaştan, binbir badireden çıkartan evdadimizi alalede bir kekeme gibi gösteren filmi kiniyoruz" derlerdi. ama bir allahin kulu çıkıp böyle göstermemiş..

dahasi kraliçe oturup da "babamı sinemada agliyor gormek, üstelik zamanında love actually, bridget jones un günlügü gibi filmlerde aşk peşinde koşmuş bir adam tarafindan oynanmasini görmek kanıma dokundu" demiyor.. bu ne hoşgörü, bu ne kendini bilmezlik? ben burada onlar için de konusuyorum:

"şerefsizin evlatlaridir o filmi yapanlar. ecdadimizi acziyet içerisinde gösterebilecek kadar yoksunlar ingiliz kanindan."

teşekkürler.

Cumartesi, Şubat 05, 2011

haftanın şarkısı 67 : love me please love me




Hayatımın değişik evrelerinde inanilmaz şeylere çok saçma paralar yatırdım.İlki 1996 avrupa kupası albümü için harcadığım paralardı. O gece feneri paul ince'in hayirsiz yüzünün bulunduğu karta 150000 lira vermiştim (ki o zamanlar camel sigarasi 25000 liraydi). Klinsmanlar davor şukerler derken, aileme iyi evlat olarak kazandığım tüm parayı bunlara vermiştim.

Sonra biraz daha büyüdük, yine kart oyunlarına merak sardık. Magic the gathering denen bence dünya üzerine gelmiş en kral oyunlardan birisine inanilmaz paralar sayıyorduk. Ama öyle böyle değil. Hani filmlerde kendini kaybetmiş, para saçan adamlar olur ya, biz de zamanın alsancak'ında excaliburda, konak'ında studyo ümitte öyle paralar saçıyorduk.. izmirde yaşanan izmirde kalir ayağına bir günah ortaklığına soyunmuştuk.. yaş 16 falan bir de.. tam deli çağımız..

şimdi de işe girmişken, 1-2 ayda ihtiyaçlarımı gidermişken paranin batmasi gibi bir sorun neticesinde pilak işine girdim.. pikabi, amfiyi aldik, sira onlardan ses çıkartacak pilaklara gelince işin aslinda çok tanidik bir terane olduğunu farkettim: "kim ki bir hobiyi abartir, orada onu becermek için bekleyen onlarca kişi vardir"

benim yillardir beş kuruş vermeden dinlediğim beatles albümlerine yüzlerce lira fiyat biçmiş arkadaşlar.. torrentten yaklasik 2 saatte çekilen diskografiyi, plastik kokusuyla dinlemenin maliyeti neredeyse 1500 lira..

ama ne yapicaz bulaştık bir kere.. eve gelip, tüm yorgunlukla coraplari cikartip, ciplak ayakla yere basip, aynı şekilde yere uzanip tüttürürken, kulağa gelen "love me please love me" şeklindeki cizirtili sesin mutluluğunu kimse veremiyor zira bu günlerde.. bir gun yere koyduğum başımın yanında, bir baş daha olup, sigarami paylaşmak dileğiyle bu yaziyi da burada bitireyim..

Salı, Ocak 25, 2011

haftanın şarkısı 66 : aqua de annique - hey okay





çok küçükken yani böyle 140 boyunda 10-11 yaşındayken, bir kıza aşık olmuştum.. ilkokulda 2 önümdeki sıraya oturuyordu ama nasıl aşığım anlatamam.. sıraya "kalbinde yer yoksa sevgilim, ben ayakta da giderim" kıvamında şeyler bile kazıyorum, aşkımdan silgi yiyemez bir şekilde ayı maya silgilerimin musa tarafından yenmesine bile kızamıyorum..

işte o sıralar bir anket defteri edindim. bir iki erkeğe verdikten sonra tak diye bu kıza "senin de doldurmanı istiyorum ama içine kusma" diyerek verdim (o zamanlar aşkımızı saç çekerek, ayar vererek gösteriyorduk) işte kız deftere "en sevdiğin şarkı" kısmına "tarkan-unutmamalı" yazmıştı.. allah allah gari. gittim hemen ezberledim şarkıyı, kız kolidorda önümden geçiyor mesela ben başlıyorum aynen kasetten "incitmemeli sevenleri, degerlerini bilmeli..deli gibi yurekten sevmeli" ama kız geçip gidiyor yahu, hiç iplemiyor.. ama ben aynı gazda bahçede top oynarken yüksek desibelden "hatirlamali sevgiyle anmali". ama anlamiyor kara vicdanli, görmüyor işaretleri.. ilkokul bitince o bir yana ben bir yana dağılıyoruz, şarkı da yadigar kalıyor..

bu yaşa geldim, aynı moddayım anasını satayim, anket defterinin yerini facebook almis caktirmadan bakiyoruz "vaaay demek pierces seviyor" "vaaay demek anneke ha" diyorum.. inceden yanından geçerken mirildaniyorum "got a secret can you keep it" diye..

hülasa eğer ki bende gönlünüz varsa bu şarkiyi mirildanin.. haftalardir dilimden düşmüyor zira, dinlemeden evden çıkamıyorum.. hoş şarkının sözleri bir noktada canimi sıkıyor, yani muhakkak bu anneke orospusuna bi çocuk aşık olmuştur ve ona "ben duygusal ilişkiden yanayim, duygu olmayınca seks yapamam" falan demiştir.. sonra sen git tek gecelik adam için şarkı yaz.. yazıklar olsun..

Pazar, Ocak 16, 2011

haftanın şarkısı 65 : zaz - je veux





İş hayatina başlamadan evvel çalışanların iş yaşamları hakkında anlattıklarında gerçekliğine zinhar inanmadığım iki terane vardı:

1- Ailem beni bu mesleği seçtiğimde, destekledi
2- Sevdiğim işi yaparken para kazanmak harika

Şimdi 3 aylık çalışma sonrasinda geldiğim nokta "ailem bu meslekte beni desteklemiyor" ve "adamların bana niye para verdiğini anlamiyorum"

Annem devamlı olarak "devlet memuru ol kpss ye gir. garanti iş evladim. salla başını al maaşını" demekte.. oysa öyle bir durumdayim ki, kurumsallikla esnaf arasinda duran harika bir yerde calisiyorum.. elimde ince belli cay bardağı ile, pencereyi açıp "oraya yanaşma kaptan, kamyon gelecek" diye bağırmam eksik bir tek.. binanın önüne tavla atıp tüm gün tavla oynayıp arada maillere bakarak mesaimizi doldursak kimsenin tek bir şey diyeceğini sanmam.. gel gelelim ailem hala "devlet işi çok rahat" modunda.. yahu bildiğim tüm dilleri konuşabildiğim, üstüne üstlük küfür etmenin acaip eğlenceli bir şey olduğunu farkettiğim (dünya dillerinde dahi) bir işi yapmak kadar keyifli bir devlet işi olabilir mi? yemişim maaşı çok olmuş devlet işinin..

şarkı da ondan bahsediyor zaten, istemem diyor lumuzinleri, paralar, mucevherleri, bana eğlence, huzur gerek.. doğru düzgün bir şey yazamadim şarkı hakkinda, istediğim randımanı alamadım ama süper şarkı bence.. (gülüşmeler)

Perşembe, Ocak 13, 2011

titrerim mücrim gibi (mücrim umarim bir kertenkele değildir)






garip bişi ama bu.. ilk ne zaman yanlizlik hissettiğimi hatirlamiyorum mesela.. çünkü yalnizlik dediğin benim doğamın parçası bir şeydi.. ama sanırım ilk kez kendi başıma tamamen yabanci bir yerde bir hastanede tüm kivircik saçlarimla kaldiğim anda ve çevrede en azından oynayabilecek hiç bir haltın bulunmaması ilk yalnızlığımı hissettiğim an.. aslına bakarsan şimdi geçirdiğim bir aydınlanmayla tüm o kamusal cocuk oyuncaklarının çocuklarının yalnizliklari ile baş etmelerine yararlı şeyler olduğunu farkettim..

bir de mesela yüzyıllık yalnizlik kitabını okurken o kadar kalabalik bir sülalenin ne kadar yalniz olabileceğini idrak edememiştim.. benim yalnizligim auster'in "yalnizligin keşfi" kitabindaki gibiydi hep çünkü.. hep bir pişmanlik vardi yalnizligimda hep bir "ulen bir damlacık olsa ama olsa" kanaatkarligi vardi.. tüm o kırılan oyuncaklar içinde en çok kendi kırdığım oyuncakları belki de sırf bu yüzden istedim (gayet liberal özel oyuncaklara bunlar.. kaydırak gibi değil)

şimdi böyle duruyorum da, insanlar benim yapmadığım neleri yapiyorlar da istediklerine sahip oluyorlar anlamiyorum. ben yalnizlik içinde kavrulurken onlar nasıl "şu anda çok mutlu bir ilişkideyim bir hayat arkadaşım var" diyebiliyorlar.. acaba onlar çivileme mi atlıyorlar, hiç öyle bakmadan "başta soğuk ama girince ısınıyor" dedikleri bir hayatlari mi var? sevgili bulmak bu kadar kolayken yalnizliğa ortak bulmak neden bu kadar zor? önce sevgili mi geliyor yoksa önce arkadaş mı? kafamda acaip saçma sorular varken anca istikbalime bakabiliyorum ve mücrim gibi titriyorum..


aklimin bir köşesinde de kiytirik mehteran, "dilde sen yürekte sen, gönüldesin yaştasın, joplin,hendrix,cobain,morrison'un öldüğü yaştasın"

Cumartesi, Ocak 08, 2011

haftanın şarkısı 64 : mon amour mon ami / çapkın kız






Eski şarkılarda aşkı kovalamak inceden bir dedeler havasi veriyor ama düşünmemeye çalışıyorum bunu.. İnsanların hiç yaşlanmayacağını düşünüp şarkıya veriyorum.. yine de gönül yazarin bir zamanlar seksi olduğunu düşünmek çok zor. tanrı'nın yaptığı en büyük dandikliklerden birisi bizi yaşlanacak kadar uzun ömürlü tutması. ikisinden birisini tercih edebilirdi oysa;
40-50 yıllık bir ömür ve insanlar hala derileri sıkıyken ölürler
80 senelik bir ömür ve tüm insanlar nebahat çehre gibi olurlar

ama tabi bu eğlenceli olmazdi değil mi sinyor?

şarkılardaki sonsuz gençliği bir kenara birakirsak ben yaklasik bir 10 senedir bu "yaşlandığımızda pörsüyeceğiz" bilgisi ile yaşıyor ve ona göre seçiyorum öpeceğim insanları. yanında olduğumda mutlu olmadığım, dünyadaki en iyi arkadaşım olmayan kadını sırf megan fox olduğu için öpmedim hiç (i'm sorry meggy but i need to admit this) ve bu yüzdendir ki öptüğüm her kizi özledim.. çünkü en başında arkadaştık, hem de dünyanın en yakin arkadasi, sıkı dost ha anlarsınız işte birlikte zillere basip kaçmak, kan kardeşi olmak falan dostum (oh bebek)




ama işte her şey umduğun gibi ilerlemiyor.. çapkin kiz çıkıyor birden, aynı anda iki erkeği sevebileceğini düşünerek, aynı melodiye devam ediyor:

"çok sever çabuk unuturum
hergün başka sevgili bulurum
dansı eğlenceyi severim
aşka inanmam, sevgiye kanmam
hiç kimseye bağlanmam"

Hülasa sevgiliden ayrılmak/sevgili bulmak kolay da insan arkadaşından ayrilamiyor / arkadaş bulamıyor öyle pat diye..

bu arada nasıl bağladım kafamdakilerle şarkılari birbirine.. yıllar geçtikçe beğenmeye başladım yazdıklarımı.. vay canına nasil da kibirliyim..

Pazar, Aralık 19, 2010

Mustafa Kemal'in gittiği kıyafet balosu

Tarih kitaplarinda Mustafa Kemal'in fırlamalığı hakkında anlatılan yegane şey onun askeri ateşe olarak sofya'ya gitmesi ve orada bir maskeli baloda yeniçeri kıyafetine bürünmesidir.. İşte bu baloda boy boy Mustafa Kemal'i yeniçeri kıyafetleri içerisinde görürüz ama kimse diğer davetlilerden bahsetmez.. İşte o meşhum balonun diğer iki davetlisi aşağıda.. Tarihin bir karanlığına daha ışık tuttuysam ne mutlu bana




Cumartesi, Aralık 11, 2010

av mevsimi: etmiyelim sevdalık, edenler yaşamadı







bu ülkenin garip bir halkı vardır, neşet ertaşı da bülent ersoyu da belki aynı derecede seven, küfür ederek sevgisini belirten, ülkenin en muğlasında bile kalbinin bir tarafına kazım koyuncunun hasretini kaziyan.. gördüğünü duyduğunu, güldüğünü, ağladığını unutmaz bu toprağın insanı. rızkını da almasını bilir, rızkını verene şükretmesini de.. cebinde 5 kuruşu olmasa da vefası vardır böğründe ve onu asla yitirmez.. haydi kalk gidelim der de, elin nişanlısına ilişmez..

trişkadan bir mevzunun üzerine öyle karakterler ve öyle bir sanat inşa etmiş ki yavuz turgul filmi izlemin üzerinden üç gün geçse de hala sindiremiyorum filmde olanlari.. dört yaşına dönmüş gibi durup durup "baba şimdi öldü mü o adam?" diye sormak istiyorum, almıyor içim, kiyamiyorum, şener şenin çaresizliğini, cem yılmazın deliliğini, melisa sözenin harbiliğine kapılıp gidiyorum.. 90 sonrası çekilen her türk filminde olan "dungeon and dragons oynarken rol yapmaktan patlayan velet" modlarında insanların varlığını önemsemiyorum hiç, çetin tekindor'un şivesinden öte tüm hal ve tavirlarina yapışıp kalan adanalığınla kapatiyorum bu saçma rol playi..

ama mevzu allah için çok daha iyi olabilirdi.. emekliliği gelmiş ve son vakasını ele alan polis ile deli dolu mel gibsonları senaryolarda görmek istemiyoruz artik. seri katil muhabbetini geçtim de türkiyede "se7en" filmine "pixar animasyonu" edasi verebilecek onlarca süper yazar varken, hala ve hala böyle klişe konulara değinmek yavuz turgula yakışmamış. karakterlerin hepsini ince tığ ile ilmik ilmik örerken, her bir karakteri efsaneleştirirken ana mevzuyu japon pazarından almış.

ama belki filmde kendisinin de atif yaptigi üzere shakespeare e özenmiştir. onun hikayelerindeki gibi sonunun baştan bilinmesini böylelikle konuya değil insanlara odaklanmasını istemiştir insanların kim bilir? sonu bilinirken bir yolun etrafa daha çok bakarsın ya, öyle bir şey istemiş sanırım..

tüm bunların yanında, çok özlemişiz be en deli fidanımızı.. suyunu içmediğim, yemeğini yemediğim diyarların fırtınasını, kazım koyuncu'yu..

Pazartesi, Aralık 06, 2010

yıkılmamak/yenilmemek değil, birlik olmaktır esas zor olan!


# tüm bu olaylar hakkında "hamile hamile niye kalkıp gidersin kızım" diyerek kızın aklını, duruşunu, cesaretini eleştirenler var.. ben bu tarz düşünceyi, böylesi bir vicdan karartmasını, protesto için sokaklara dökülenlerin illa ki dayak yiyeceği gerçeğini kanıksamayı tüm kalbimle reddediyorum..

demokratik haklara dayanarak yapılan bir gösteri ikinci dünya savaşında bir cephe değildir.. demokratik haklara dayanarak yapılan gösteriler güle oynaya gidilen, avazın çıktığı kadar bağırılan ve geriye sağ sağlim, tek parça dönülebilecek yerlerdir..

böyle bir vicdani karartma değil midir otokrasinin hedefi. halki sindirmek sokaklardan uzak tutmak için oturtulmak istenen düşünce budur işte tam olarak "meydanlar savaş yerleridir, bir şeyleri içine sindirememek, bir şeyler hakkinda bağırıp yönetenlere bir halk olduğunu hatirlatmak cesurların, güçlülerin işidir sadece.." hangi ara bu kadar kör olduk, hangi ara bu kadar bedbaht bir ruh haline büründük bilmiyorum..

seneler, on seneler önce uzak diyarlardan hep birlikte bağırıyorlardı "birlikte bir halki kimse yikamaz" diye.. gerçekten yikamadi kimse.. tek bir kürdanın çat diye kırılıp, onlarcasının asla kırılmaması gibi kaldılar dimdik ayakta.. ama bugun farkediyorum ki mühim olan yıkılmama eylemi değilmiş o cümlede, mühim olan birlik olmakmış..

keşke avrupalı gençler gibi örgütlenebilsek.. aralık ayının 2. hafta sonunda elimize ses çıkartan eşyaları alıp dökülsek yollara.. dövmekten yorulacakları kadar çok olsak, sokaklarda yürüyemeyecek kadar hasta veya hamile olmamıza aldırmadan dökülsek yollara, sırf insanların bu algısını değiştirmek için, sokakları tekrar bizim yapmak, elimizi kolumuzu sallayarak dolaşabileceğimiz, haykırabileceğimiz bir yer yapmak için.. sosyal medyada fotografını değiştirmekten zor değil aslında paltonu giyip ayakkabini bağlayıp sokaklara dökülmek.. çünkü dedim ya, mühim olan yıkılmamak değil birlik olabilmek hayatta..

Cumartesi, Kasım 27, 2010

Anayaso




"bu şarkı; doğu anadolu'nun daha da doğusunda hakkari dolaylarında, kış aylarında zap suyu adı verilen üstü köprüsüz deli dolu akar bir çayı geçerek hasta bebeklerini doktora ulaştırmak isteyen ve ceplerinde türkiye cumhuriyeti nüfus kağıdını taşıyan insanların, çocuklarını boz bulanık zap suyunun çağıltıları içinde yitirmenin öyküsüdür."

plağın kartonunda bunları yazmış zamanında moğollar.. şimdi anadilde eğitim konusunda, "okul andı" tartışan biz beyaz türklerin bilmedikleri, hatırlamadıkları şeyleri tekrar bildirmek hatırlatmak gerek, dil bilmediği için, yol bilmediği için, varlığını türk varlığına anlatamadığı için, derdini doktora, hakime, hükümete anlatamayan nice insanın mezar taşı duruyor doğuda.. "anadilde eğitim gelirse ülke bölünür" diyenler "andımız okunmazsa çocuklarımız anarşist olur" diyenler vicdanlarını koydukları yerden geri almalılar..

Pazar, Kasım 21, 2010

haftanın şarkısı #60 sean connery - all my life






üniversiteye girişimin 3. senesiydi ki iğrenç bir adam olmuştum. üniversite hakkında tespitler yapıyordum okulun girişinde elimde sigara. hume, hegel veya ne bileyim efendim j. j. rousseau kendi görüşlerini dünya üzerindeki tespitlerini bu şekil yapsalar apayrı bir fikir hayati sürebilirdik muhtemelen:

"her şey bir tezden (sigaradan bir nefes) ve antitezden oluşmuştur.. (çaydan bir yudum) bu ikisinin birleşemesi sentezi oluşturur anlatabiliyor muyum. vay vay vay vay eteğe bak abi şunun.. ama vardır tokmakcısı ya.. bize yedirirler mi olm.. neyse ne diyordum sentez!"

bu şekil.. hoş şimdi düşündüğümde bu fikir adamlarının aksini yaptığı konusunda bir kanıt da yok elimizde fakat bu bambaşka bir konu.

işte o günlerde ilk haftalarda okula ilkkez gelen çocukları seyirtir ve acemiliklerinde kendimi bulurdum. kendi yanışlarıma bakar, sevdamın hasretini onların sıla özleminde yaşardım. yersiz yurtsuzluğun, bir yere benim diyememenin huzursuzluğunu hisseder, sonunda babam olurdum, sonunda anam olurdum! (bu son cümle, eskaza bloguma düşmüş güzel ve şiir sever kızlar içindi. el felan sallıyorum!)

ama anlayamadığım bir nokta olurdu 3 hafta içinde bu adamlar inanilmaz bir şekilde yeni arkadaşlarıyla kaynaşırlardı. ulen 3 haftada ben daha "saat kaç bilader" ayarına gelemezken yeni tanıştığım biriyle adamlar direkt karı kız muhabbetine girebiliyorlardı.

hayat bana yeni insanlarla tanışıp arkadaş olma gereği doğurmadı hiç bir zaman. o yüzden de alışık değilim bu duruşa. pat arkadas olayim, hop beraber içmeye gidelim yapamadım hiç bir zaman. 11 yaşında arkadaş olduğum çocuk bu bayramda yine yanımdaydı işte..

ama insanların kimyası elementlere benziyor biraz. insanlar büyüdükçe ısınan elementler gibi daha kıpır kıpır oluyorlar ve birbirlerinden uzaklaşıyorlar. kimisi amerikaya gidiyor, kimisi kanadaya, hiç olmadı istanbula gidiyor diğeri.. 7 seneni dipdibe geçirdiğin ve 15 senedir her şeyini anlatabildiğin adam tamamen kimyasal bir şekilde ancak bayramlarda senede bir olabiliyor yanında.. ve sen hepsini apayrı sevsen de, hepsi için canını verebilecek olsan da, "yalnız izmirliler ve ağaçlar doğdukları yerde ölürler" lafımın hakkını vererek burada bekliyorsun onları. izmirin neredeyse her köşesinde anın olan adamlarla gidip yeni bir yerde daha anı yapıyorsun (asansor güzel yermiş)

hayat beni yeni insanlarla çabuk tanışan, kaynaşan birisi yapmamış olabilir ama mükemmel dostlar, kardeşler verdi, bunun için de teşekkürler (bu kısmını da mercedes sosa bilen alternatif kızlar için söyledim.. merhaba!)

Perşembe, Kasım 18, 2010

takatim yok




10 sene olmus bu sarki cikali, simdi neredeyiz sarki ciktiginda neredeydik diye soruyor insan kendisine.. o lise siralarinda vakitler geçmezken anlamamistik belki hayatlarin nasil geçtiğini, ancak arkadaslar dagildiginda, samimi gülücükler azaldiginda, babamiz kalp krizi geçirdiğinde anlamaya başladık her şeyi..

her geçen insan yeni bir yara açtı kalpte ve her geçen gün o yaraları saracak insanların sayısı azaldi, işte sigara molalarinda konuştuğun adamlar asla yerini tutamadı dersin ortasında kafana buruşturulmuş kağıt atan serserlerinin yerini, ve hiç bir kadının elinin sıcaklığı olmadı "onun" elinin sıcaklığı kadar.. attila ilhan'ın şiirlerindeki pia'yı tanıdık da, en yalnız içilen rakının mezesi oldu anılarımız ve doğduk her bir yeni yılda yeniden, ama hiç bir zaman babamız kadar büyümedik.. kaç kadını aradık sarhoş olduğumuzda, dahası kaçından gelen cevap bizi mutlu etti ki?

hayat bir bir geçerken, aslında geçen bi bok olmadığını, sadece özlemlerin arttığını keşfettiğimizde utandık kendimizden hala mutluluk istediğimizde.. babamızı özlerken bilmem kaç dudağın orospusu bardaklardaki alkolu yudumlarken farkettik ki bildiğimiz tüm hayatlar, asla gerçekleşmeyen hayallerle, asla gerçekleşmeyen ebedilikle dolu..

bugun benim doğum günüm, hem sarhoşum hem özlüyorum.

Pazar, Kasım 14, 2010

Vampir vampir dedikleri, iki diş bir deri!

bugun ki şarkı jace everett die bir şantöre ait.. "true blood" diye siradan vampirli bir dizi olmasa sarkidan haberimiz olmayacakti tabi. şarkı dışında dizi ilk 2 bölümünde sarmadı beni. bir bölüm daha şans verip kendisini yayindan almayı düşünüyorum..

yahu ne kadar vampir kulliyati varsa, yani bram stoker'in drakulasından, vampirle görüşmeye, blade'den, true blood a paso bir sikiş ve sokuş ortamı vardır.. boyna ama! orada sag duyulu birisi cikip "arkadaslar hiç oluyor mu? ölü diriyi siker mi?" demiyor ben ona üzülüyorum.. bu terakkiperver vampir cemiyetinin kendileri ölü olsalar da, nefes almiyor olsalar da kuşları ölü değil arkadaş.. uçanı kaçanı götürürler, hatta sırf bu uğurda romanya gibi cennet vatanı bırakıp londra'ya gelip "burda kızlar kendileri teklif ediyormuş???" diyen vampirler bile vardır..

bu yüzden ben samimi bulmuyorum vampir konseptini. zira ölü olsam aklım fikrim fuhuşta olmazdı benim. hadi diyelim 100 sene seviştin ettin, eh bilader insan bıkar yahu. çok afedersin icabında elizabethlerin kralını götürmüşsün, sinema cikmis, ilk sinema yildizina hallenmişsin hala ve hala karı kız peşinde, liseli etegi peşinde koşmassın yahu. ölüysen ölülüğünü bilirsin.. misal zombileri bu konuda takdir ediyorum ben.. adamlar direk ölü amaçlari belli, duruşları belli "selamun aleyküm, beyin varsa yiyelim, beyin yoksa kaçalım" modundalar.. oyle vampir gibi terbiyesizlikte, fuhuşunda degiller..

hayir bir tane mi libidosu düşük vampir olmaz arkadaş! bir tane mi "yok hafiz abdestim var benim hiç girmeyeyim" diyen vampir olmaz.. yazik vallahi.. cok yazik!

oysa bak canım zombiler hiç öyle değiller.. işinde gücünde adam. karnı aç rızkının peşinde.. öyle aman şununla sevişeyim, bunda fenerleri söndüreyim yok. nasibinin peşinde koşan adam benim her zaman takdirimi kazanır arkadaş!

Zombiler ölmez!!

Cuma, Kasım 12, 2010

Trompet

Trompet

alem ilk maaşıyla elektronige yonelik iphone gibi ürünlere dadanirken, ssk primimin yattiği ilk ay deli cesaretiyle gittim aldım bu sarı ekipmandan.. serde bulunan çingenelik bir yana, nihayetinde tribun bandolarına özenen bir futbol severdim ben. hayallerimde bu sazı üfleyip taraftarı çoşturan,takımı en bedbaht anında ateşleyen bir adam olacaktım. şu amerikan beyzbol filmlerinde maçı kazandıran elamanı omuzlarıa aldıkları gibi alacaklardı beni omuzlarına "yaşa varol sen trompetçi" diyeceklerdi..

fakat 3 hafta geçmesine rağmen bu ekipmanı bırak dogru düzgün calmayi, daha dogru düzgün üfleyemedim bile. zira antreman yapmak için dayali döşeli 3 oda bir salon aile evleri kendisine hiç uygun değil.. daha önce bas gitar çalan biri olarak bas gitar çalışmak ne kadar kolaydı oysa.. bom bom caliyordun amfiye bağlamadan, kimsenin ruhu bile duymuyordu.. fakat aliyorsun bunu dudaklarının önüne "booom" diye çok afedersiniz çocuk gibi agzınızdan osuruk sesi cikartiyorsunuz ve tüm mahale ve komsu muhtarliklar inliyor bunun sesiyle.

sanirim o noktada bu aygıtın dügmesiz olanının niçin savaşlarda hucum marşı çalmak için kullanıldığını anladım. zira susturamiyorsun. alçak üfleyeyim aman kaynananm uyanmasın diyemiyorsun. çalışacaksan bangır bangır çalışacaksin.

internetten falan bakindin susturucu denen nesneler var. ama onlar da 90dolar arti kdv gibi bir fiyata "trompetini çalan kucagimiza oturur" edasinda satılmakta.. hayir benim aygit 300 dolar mi ne arkadaş, ücte birini senin susturucuna "ben çalamadım sen sustur" diye vermek, araba alıp 3 te bir fiyatına yan koltuğa oturtacak kız almaya benziyor (hoş yengeye yapılan yatirimlar toplandığında eş değer bir mebla çıkıyor ya neyse)

tüm o trompet ustalarının inanılmaz anlayışlı komşularının olduğunu düşünüyorum bu yüzden.. miles davis, herbie hitchcock falan bana cikip "tüm basarimi eşime aileme borçluyum" demesin.. siz tüm başarınızı albay emeklisi feridun beye, genç yaşında dul kalmış naimeye, kapıcı ihsana, tapu kadastroda memur fikret bey ve ailesine borçlusunuz.. bana laf anlatmayın..

velhasıl yine de her şeyiyle güzel bir enstruman. sesini kisma tuşu olsa daha güzel olacak ama şu haliyle şöyle yanık bir şekilde "artık sevmeyeceğim bütün kabahat benim" diye öttürebiliyorsun ya, ya da o günler gelecek ya bana yeter.. (ayrica duvarla alet arasina bir yastik koyarak gayet sesini kısabiliyorsun.. ama cok randimanli değil tabi)

Perşembe, Kasım 11, 2010

pardesü

yaptigim arastirmalara göre bunun komser kolombo misali giyilenlerine perdösü, yasli teyzelerin giydiklerine de pardesü diyorlar.. zira "pardesü dünyasi" gibi yerler var internette ve bunlar sonra 50 yilin moda rengi olan "deve tüyü" renginde pardesüler satmaktalar..

mesrutiyet zamanında dilimize ve yasantimiza girmis bir kiyafettir pardesüler.. "par plusieurs"(yagmur için) kelimesinin dönemin jacobenleri tarafindan söylene söyene pardesü haline gelmiştir..(en nihayetinde bu ülke 30 senelik portif soforleri tarafindan işletilir) o donemlerde "redingot" daha cok tutulmuş olsa da zamanla özellikle 30lardan sonra pardösü almiş başını gitmiştir..

işte o aralarda nedense yaşlı teyzeler "pardesü" giymeye baslamislar cesitli ortamlarda kendilerine apayri kamuflaj yaratmislardir.. yani mesela bir hastaneye gittiginizde pardesü giymesseniz kimse sizi ciddiye almaz.. üstünüze falan oturabilirler. zira onun ekosisteminde pardesü kraldir..

genelde soluk pastel renkleri mevcuttur. acik griler erkekler veyahut modern kadinlar tarafindan tercih edilse de yasli teyzeler "deve tüyü","zeytin yeşili","soguktan donmus kibritci kiz parmagi moru", "iç organ bordosu" gibi renkler her dönem revactadir.. cok cok marjinalseniz, ne bileyim efendim indie kültürü ile beslenmis trip hop muzikler ile yasliliginiz gecistiren bir postmodernistseniz "goblin pembesi" ve "leylak moru" gibi renkler giyebilirsiniz ama gerek hastanelerde gerekse dügünlerde pek hos karsilanmayacaginizi ben simdiden size soyleyeyim..

Pazar, Kasım 07, 2010

babası ise tıp eğitimi almasını istiyordu

şimdi yavaş yavaş bir meslek sahibi oluyoruz, kariyerimiz bir şekilde yönleniyor ya, açık söyleyeyim bundan 1 sene evvel böyle bir fikir yoktu kafamda.. dahası üniversitede bile başka bir şey okumak istemiştim bu denk geldi.. ama sanırım 72 düvel de durum böyle. insanlar planlarını değil, planlarına en yakın olanı gerçekliğe bürüyorlar.. bu "babası ise onun x eğitimi almasını istiyordu" kalıbı da böyle..

bu mevzu açıkcası kitap kapaklarından fazla, kitabın tümünden az biyografilerde kullanılan klişe repliklerden bir tanesi.. illa ki ünlü birilerinin babası oğullarının/kızlarının saçma sapan bir eğitim almasını isterler.. mesela benim cilgin bi babam olduğu için ilerde muhtemelen şöyle yazilacaktir:

"tavernaların prensi azuth daha sonra avusturyada müzik eğitimi almaya gitti. babasi ise onun astronotluk egitimi almasını istiyordu"

boyle sacma bir sey soz konusu.. yani allaskina mesela voltaire'in babası hukuk egitimi almasini istemis.. nereden ogrenirler ki bunlari sasiyorum.

-"bay voltaire oglunuz ünlü bir yazar, sizden neler ögrendi neler yapti aciklar misiniz paris postasi mikrofonlarina.."
+ valla oğlumdur diye demiyorum ama çok süper çok mükemmel bir cocuktur. ama yukarda allah var ben hep istedim ki hukuk egitimi alsin. simdi devrim falan olunca bissuru hukuk işi cikti "efendim haksiz yere öldürüldü bizim akraba" diye dava aciyorlar ediyor. ben dedim bulur rizkini, torunlar yapar bize. yapmadi eşoleşşek. babası hariç (gülüşmeler). gitti edebiyatta yükseldi. rabbime çok şükür olsun ki iyi para kazaniyor simdi. gecen sene sayesinde hacca gittik. allah bir kere degil bin kere razi olsun (müslüman olsa voltaire in babasi cok acaip olurdu bence)

benim babam ne eğitimi almamı istiyordu acaba.. kesin kozmonot eğitimi falandır.. hell yeah!