Pazartesi, Ocak 23, 2012 0 yorum

haftanın şarkısı 80 : pete doherty - she loves you

http://www.designer-daily.com/wp-content/uploads/2011/05/wainmisterimente1.jpg





insan doğduğu anda sevmeye başlıyor olabilir.. şahsen ben küçük plastik keçimi çok sevmiştim.. kendisini kazara evin balkon penceresine şutlamam, ve camın kırılması neticesinde o yaşa kadar yediğim en şahane dayağı yemem sonucunda bu sevgi yok olmuş olsa da sevmiştim.. yalan değil..

sonrasında saçma sapan şeyleri sevmeye başlıyor. mesela ağza patlayan şeker koyup, üstüne kola içmeyi öyle çok seviyor ki her gün önlüğünü batırıp dayak yese de sevmekten vazgeçemiyor. o noktada sevgi dağarcığına "sevgin, sana ızdırap olarak dönse de vazgeçme"'yi ekliyor..

yaş ilerledikçe bir erkek, bir kadın gibi sevmeyi öğreniyor.. seviyor işte.. nedenini bilmeden, ve yiyeceği dayakları düşünmeden.. sonra bir noktada şunu öğreniyor "sevdiğin şey onu umarsızca biraktığında hayatına devam etmek zor da olsa yapılabilir".. sonuçta ne patlayan şekerler, ne uzaktan kumandalı arabalar terkederken seni, elin kızı çıkıp pat diye terkediyor seni. kala kalıyorsun başta ama öğreniyorsun.. ve sanırım tarihte ilk terkedenden sonradır insanlığın terketmeyi öğrenmesi.. peynir gibi, ne bileyim tarhana gibi bir şey olmalı bu terketmek.. birisi haspelkader, belki kaza ile icat etmiş, sonradan da geriden gelenler takip etmişler işte..

sonra bir an geliyor, ki o an olgunlukla eş değer, sevmekten çok sevilmenin değerini anlıyorsun.. gerçekten sevilmenin, o hakettiğin değerin verilmesinin anlamını anlıyorsun.. seni sadece sevdin diye sevenlerin, ve sevmen yetmediğinde, sevginden sıkıldığında kaçıp gidenlerin derdine düşmeyi bıraktığın an..

ve işte o yüzdendir ki, tüm aşk şarkıları gençlere hitap ederken, beatles'in seneler boyunca sevilmesi "she loves you/seni seviyor" demesindendir.. sen seviyorsun değil, seviyorum değil, o seviyor seni..

sevilmek güzel bir şey yahu.. değerini bilmek, bunu anlamak ve kaybetmeyecek kadar aptallığı bırakmış olmak güzel bir şey..
Pazar, Ocak 01, 2012 0 yorum

2012'de sampiyonlar liginde






fotograf maya tapinaklarindan.. bildigin dügün fotografi cektirmis adamlar.. bu mayalarin 2012 olayi ile madem ki olayın sonuna geldik, son günlerini çok güzel geçirmeli bu dünyanın.. en başında sevmeli insan.. aragon'un "mutlu aşk yoktur" noktasinda "mutsuz" bölümü 2013'e saklarsak "hani yoktu aragon hani?" diyerek lolo yapabiliriz kendisine.

tüm bu uygarligin bitişi (ki bana göre sadece kirmizi etle beslenip, kurdan bulunmadigi bir zamana tekabül eder) olayini kendimize çevirebiliriz.. mesela ben şu anda dünyanın sonuna kadar birisinin olmayı planliyorum, ve onunla cohen'in bahsettiği sona kadar dans edebilirim.. bir insanın "son erkeği olmak" (hele ki mavi gözlü bir denizse) mükemmel olacaktir.. tam o olay olduğu gün yanımda olsun, değmeyin keyfime..

velhasil herkese mutlu ve mesut yillar.. dünya'yı kapatiyorlar madem, son içkilerimizi içelim..
Pazar, Aralık 25, 2011 0 yorum

hatırla barbara

http://a1.ec-images.myspacecdn.com/images01/29/bf23883897c9c66ab0b7cf2b0307f369/l.jpg


tüm hafta yağmur yağdı buraya.. yağmur garip bir şey. tasavvufi olarak bakarsak, bir döngünün başı ve sonu.. buharlaşıp yok olup giden bir su ile, can veren büyüten bir suyun arasındaki şey yağmur.. realist olarak bakarsak da, eğer eve giderken yağarsa mükemmel, işe giderken yağarsa nalet bir şey.. yağmurda ıslanmayı sevenlerin, iş görüşmesine giderken ıslanmayı sevmemeleri gibi bir iki yüzlülük..
fransa'yi tam boykot ediyordum ki, yağmurla birlikte bu şiir düştü aklima.. sanırım yaza kadar dövmesini de yaptirabilirim hemen bileğimin yanına "et ne m'en veux pas si je te tutoie
je dis tu a tous ceux que j'aime" şeklinde bir yazıyı.. "sana sen dediğim için bana kızma, ben sevdiklerime sen derim"


hatırla barbara;



hatırla barbara,
o gün hiç durmamacasına yağıyordu yağmur brest'e
ve sen
o yağmurun altında
gülümseyerek yürüyordun
ışıl ışıl, mutlu, sırılsıklam
hiç durmamacasına yağıyordu yağmur brest'e
ve ben senlen
siyam sokağında karşılaştım
gülümsüyordun
ben de gülümsüyordum
hatırla barbara,
benim tanımadığım sen
beni tanımayan sen
hatırla,
gene de o günü hatırla
unutma
bir sundurmanın altına bir adam sığınmıştı
sana adınla seslendi
barbara
ve sen
o yağmurun altında ona doğru koştun
sırılsıklam, mutlu, ışıl ışıl
ve kollarına atıldın
bunu da hatırla
ve sen diye hitap ettiğim için sakın bana kızma
ben tüm sevdiklerime sen derim
onları yalnızca bir kez görmüş olsam bile
ben tüm sevenlere sen derim
onları hiç tanımasam bile
hatırla barbara,
unutma
mutlu yüzündeki, o mutlu şehrin üstündeki
o sakin ve mutlu yağmuru
denizin, askeri tersanenin, ouessant gemisinin üzerindeki
o yağmuru
ooo barbara
savaş
ne büyük aptallık
sen şimdi ne oldun
bu;
demirden,
ateşten,
çelikten,
kandan
yağmurun altında
ya seni kollarında tutkuyla saran adam
öldü mü, kayıp mı, yaşıyor mu
ooo barbara
hiç durmamacasına yağıyor yağmur brest'e
taa o zamanki gibi
fakat hiçbirşey aynı değil, hepsi darma duman şimdi
bu, korkunç ve mahzun bir keder yağmuru
bu;
demirden,
çelikten,
kandan oluşmuş
aynı fırtına değil artık
şimdi sadece
brest'in üstündeki yağmur boyunca,
ölen köpekler gibi çatlayan bulutlar var
ve onlar
uzakta çürüyecekler,
artık hiçbirşeyi kalmayan brest'in uzağında,
çok uzağında...
Pazar, Aralık 11, 2011 4 yorum

haftanın şarkısı 79 : ofra haza - adio querrida







Dün danimarkalı bir arkadaşla dışarı çıktık. Fasıla götürdük genci. İçsin, açılsın, derdine derman olsun istedik. Bir iki dinledi şarkıları "too much suffering/çok fazla acı var" dedi.. ah be danimarkalı kardeşim.. bilmez misin ki biz akdenizliler canımız yandığında içer ve şarkı söyleriz?

annen sana can verip
bu dünyaya getirdiğinde,
sana, seveni sevmek için
bir kalp vermemiş..

elveda, sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
benden aldın zaten..

elveda sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
bana daha acı kıldın zaten..

git ve kendine başka bir aşık bul
başka kapıları çal.
başka ateşlerde yanmayı um
benim için sen öldün..
for to me you are dead.
Perşembe, Aralık 08, 2011 2 yorum

bize her sevdadan geriye kalan

http://www.webaslan.com/img/5/2011/taraftar0.jpg

küçükken herkes kendini acaip zeki hisseder ya, 8 yaş gibi doktor olup kansere çare bulacağınızı düşünürsünüz, 11 yaş gibi zaman makinesini bulup bahislerden inanılmaz paralar kazanabileceğinizi, 15 yaş gibi girdiğiniz her işte müdür olacağınızı ve inanılmaz paralar kazanabileceğinizi düşünürsünüz.. ama en nihayetinde büyüdüğünüzde yapabildiğiniz tek şey aşık olmaktir.. ve onu da beceremezsiniz..

kadınlara da 11 yaşında aşık olduğunuz futbol gibi aşık olursunuz.. kimse kadınların getirebileceği hüznü, acıyı, kederi söylememiştir size.. tıpkı bir şampiyonluk sonrasinda, tıpkı tanju'nun monaco'ya attığı o golde futbola aşık olduğunuz gibi ilerde yaşanacak hiç bir şeyi bilmeden, umarsızca, hiç bir şeye sahip değilken içinize düşürürsünüz ateşi.. ve sonra yakar.. hem de çok fena yakar..

yalnız çıktığınız bir geceden, yalniz eve döndüğünüzde aklınıza gelen şey bordo maçında kewell'in attığı golse, ümit'in juventus'a attığı golse aklınıza sevdalı dudakları öpmekten sonra gelen yegane şey dahası tüm o acıyı, tüm o aşk üzerine yazılmış şarkıların acısını hayatınızda mutlu olduğunuz yegane anları düşünerek atıyorsanız ve o anları bir şekilde futbola bağlıyorsanız hiç bir kadın için hiç bir maçı ıskalamamanız gerektiğini de öğrenmişssiniz demektir..

her insan belki mutlu olamaz şu ahir hayatta ama her insanın mutluluk peşinden koşma hakkı vardir der ya insan hakları bildirgesi, işte o mutluluğun peşinden koşma mekanımı ben galatasaray olarak çizebilirim.. çünkü giden bir sevgili sizi bir daha görmek istemezken, ve yıllar sonra bir barda başka kollarda gözükürken, size geriye kalan sadece gerçekten aşık olduğunuz şeydir..

bir takımı tutmak bir kadını sevmek gibidir.. seversiniz, getireceği hüznü, kederi, acıyı umursamadan. belki de o ender mutlu edeceği anların aşkına her şeye gögüs gererek..
Çarşamba, Aralık 07, 2011 2 yorum

hiç müşterisi olmayan güzel dükkanların dramı: il sogno




yaşlandıkça jerry seinfeld'e benziyorum.. çok iyi anlaştığı, çok güzel bulduğu kizdan tek bir hareketle soğuyan adam olmak bir yana küçük esnaf için üzülür halde buluyorum kendimi.. seinfeld'in bir bölümünde karşı sokağa açılan, küçük ve güzel restoran'ı adam etmeye çalışır jerry.. zira üzülür bu iyi niyetli insanların çırpınmasına..

il sogno'ya da ben o şekilde üzüldüm. izmir'in kibris şehitleri caddesine çıkan can yücel sokakta bir restoran bu il sogno. italyan yemekleri yapiyor. soslari falan da italyadan getiriyormuş rivayet. yemekleri gayet güzel, fiyatlar da makul seviyede.. gel gelelim bomboş!

servis çok hızlı desem bu bir meziyet olmayacak zira tek müsteriye de bir zahmet hizli servis etsinler.. pat geliyor yemek lakin yemek yerken kafanızı kaldırdığınızda garsonla göz göze geliyorsunuz devamli.. bakin garson dedim zira tek bir tane garson var.. o da bulmaca çözüyor sizinle bakismadigi anlarda..

hesabi istediğiniz an dram basliyor.. hesabi veriyor garson, sanki baska müsteri varmis gibi uzaklasiyor. sonra masuscuktan onca mesguliyetin arasinda size zaman ayirmismis gibi biraz gecikmeli geliyor.. sonra 9 lira falan para üstü verecekse gidiyor yan dükkanlara soruyor.. çünkü dükkana kimse gelmediği için bozuk parasi olmuyor ( :((( yapicam artik )

oglum gidin bu dükkana bak. yazıktır. nerelere ne paralar veriyorsunuz, nerede ne yemekler yiyorsunuz! adamlar ne güzel ortam kurmuslar yemek yiyin diye, siz gidiyorsunuz dürüm yiyorsunuz.. ayiptir ya!
Pazar, Aralık 04, 2011 0 yorum

haftanın şarkısı 78 : solitary man







hayat bizi yalnız olmaya, bireysel iktidarligimizi kurmaya iterken, en sevmeye hazır olduğumuz anda, tek tarafli ten çekimlerinde bertaraf olup "tekillik ne güzel" dedirtirken, gidilen her düğün ve bilhassa takilan her çeyrek altın evliliğe itiyor..

bir noktada "erkekler igrenç yaratiklar" diyen kadınlar kendi cinslerinin erkekleri o hale getirdiğini unutuyorlar.. nihayetinde şair de demiyor mu zaten "olur şey değil bir insanın bir insanı anlaması diye?

her neyse lafı uzatmamak gerek, johnny cash ile birlikte "solitary man" diyelim (aslında beyonce ile all the single ladies demek isterdim ama pipim var)
1 yorum

sezercik okulda filmindeki sapık katil

açıkça söylüyorum, türk filmlerinin içindeki en manyak karakterdir..

simdi bu sezercik okulda filminin ismi tam olarak bu degil aslinda. bitirimler gibi bir ismi var ama bence boyle bir film noir e pek yakisan bir isim degil. yani en azindan ikinci yarisi için degil..

ilk yarisinda adile nasit ve belkis dilligil ile birlikte sezercik ve manyak arkadasi dombili okulda teror estirirlerken, ikinci yarisinda bunlari uysallastiran perihan savas ile birlikte deniz kiyisinda tatile giderler..

işte katilimiz bu noktada ortaya cikar.. boyle kivircik sacli, ölü bir kadinla yemek yiyen, onla konusan, onunla garip garip işler yapan, nekrofili tabiyatli bir insandir.. sonrasinda bu ölüden sıkılıp, ölüyü denize atmaya karar verir ki sezercik olayi görür.. nasil olduysa perihan savas a birebir benzeyen ölü (ki bir ölü'nün perihan savas a benzemesi zor bir sey degildir kanaatimce.. tüm hayati boyunca ölü gibi bakmis bir kadin zira) kadin bir komplo ile hortlayarak (aslen perihan savas in kendisidir, kadin ölmüştür suyun altindadir) gidip adami itirafa zorlarlar.. o an da arkadasin gosterdigi performans "en iyi yardimci erkek oyuncu oscari" alacak kalitededir..

"hayir ben seni öldürdüm, suya attim seni.. yine öldürecegim" diye delirir gider.. bereket sezercik ve dombili ekibi kurtarir perihan savasi..

hoş bence bu adami boyle manyak yapan etkenlerden birisi de "adile nasit" in resmen mayo ile oynadigi bir filmde oynamis olmasi olabilir.. yani bir insani "sapik" demeden once, onu o duruma sokan nedenlerin irdelenmesi gerektigini düsünüyorum.. bir bebekten katil yaratan toplumu irdelemeliyiz.. yani allaskina, mayolu adile nasit, perihan savas ve elektrik diregi kalinliginda bacaklari, gözlüklü bir cocuk (ki filmin baslarinda pire tozlu cicek verir ogretmen) dombili ve sezercikten olusan bir ekiple birlikte aynı seti paylasiorsun.. delirmemek elde degil..

"öldürdüm seni! kendi ellerimle boğdum!"

Salı, Kasım 29, 2011 2 yorum

sükür halimize

http://www.goodfridayappeal.com.au/site/_content/image/00116448-image.jpg

şu anda saat 11 ve ben anca eve girebiliyorum.. sabah 7:35 de cikilan evden koca bir iş günü ve üstüne yapilan master ile ancak 23:00 de noktalandirabiliyorum.. bu master bittiği noktada geçtiğim yerlerde çiçekler solsun, kediler beni görünce tıslasin, varlığımı hisseden bebekler ağlasın istiyorum.. çektiğim acılar dışardan bile hissedilsin.. üstüne üstlük bir de ayak bileğim ağrıyor..

ama halimize şükür! dimi anne? halimize şükür..

ben küçükten beri hasta bir çocuktum. yani benim kendimi bildiğim yer izmir tepecik hastanesidir ve kendimi bildikten yaklasik 10 saniye sonra köftemi çalan yan yataktaki dombili çocuk yüzünden insanları bildim.. hayatın sana "ne oluyor?" demene bile izin vermeyeceğini, hemen köfteni çalabileceğini öğrendim.. ama işte halimize şükürdü..

nihayetinde sık sık hastaneye düşüyorduk, ama öyle çaresiz bir hastaliğim da yoktu. hastaneye düşüyorsam hep inşaattan atladığım için, top oynadığım için, fayans üzerinde yokuştan kayıp düştüğüm için düşüyordum.. oysa onları yapamayanlar vardı..

garip annemin küçükten beri beni avutma yöntemiydi bu işte.. "ya bak sen böyle hastaneye yatiyorsun ama ya septik maskuviliti hastaligin olsaydi? ya kuşböğürtene tutulaydın?" diye saçma sapan hastalıklar söyler, ben de "tabi ya yazık o kuşböğürtenli çocuklara!" diye kendi kendime kemalettintuğculuk yapar o çocuklar için üzülürdüm..

sonra farkettim ki annemin bahsettiği hastaliklar bildiğin milyarda bir olan hastaliklardi. kadın bildiğin "ender hastaliklar" kitabi bulmuş, 6 milyarda bir olan hastaliklari bana "ya fikibok cikaydi bi tarafinda?" diye kitliyordu.. 17 yasinin civan anlarinda isyan ettim gari "ya 6 milyarda bir olan hastalik niye bende olsun be anne?" diye çıkıştım.. ergenlik boktan bir şey.. çıkışmamak gerek öyle..

velhasil şu halimize de şükür. nihayetinde japonyada olup, radyoaktivite ile zehirlenip, ve aynı zamanda sigaramiz bitmiş de olabilirdi ve sırtımızın en ulaşamadığımız yeri de kaşınıyor olabilirdi.. ama işte şükür halimize..
Cumartesi, Kasım 26, 2011 0 yorum

haftanın şarkısı 76 : alla beni pulla beni (lounge)







fransızlar insanların nasil olduklarını sormak için "ça va" derler.. bize de muhtemelen fransızcadan geçen "nasıl gidiyor?" sorusunun daha bir kısası, sadece "gidiyor mu?" manasına gelen versiyonu..

anlamıyorum ben bunu. bir şeylerin iyi olmasi için, "gidiyor" halinde olması mı gereklidir? şahsen ben tüm bedbaht anlarımı giderken yaşadım. bir ankara yolculuğunda, bir izmir dönüşünde hep orta doğunun en bedbaht çocuğu gibi hissettim (ki bu sanırım gazzede kiz arkadaşından ayrılmış bir filistinli çocuğu kızdırabilirdi..)

ama tabi o giderlik hali, daha doğrusu bir şeyler yapma hali her zaman keyiflidir. oturduğun yerden riske girmeden, ne mutsuz olarak, ne üzülerek yaşar gidersin. oysa ki dağları delmenin, gök kubbeyi yerlere sermenin, yani o gidişin bir güzelliği vardir(ki dağları delerek gidiş apayridir)

tüm bu olayda mühim olan bir şeye, birine gidebilmektir.. karşında ne diyeceğini bilemeyen, ona gelmeni isteyen birisi varken, ve bundan incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler yüzünden vazgeçmeyecek biri varken ve bir şey çağırırken seni "alla beni" diyerek o noktada cevap verirsin..

+ça va?
-bien e toi?
Perşembe, Kasım 03, 2011 0 yorum

otobuste insanların yaptığı yosun sallanması

bu hareket otobüste halkin yaptigi bir harekettir(yemin etsem basim agrimaz).. daha açıklayıcı olmak isterdim, veyahut turk dil kurumunun bu hareket için bir ad bulmasını isterdim ama yok efendiler..
bu hareketi şöyle aciklayabiliriz kisaca; otobuste ayakta dikilen insanlar otobusun her salınımında sanki denizin bilmem kac fersah altındaki yosunlarin her gelen akintida hep beraber salinmalari gibi salinirlar..

ben ki otobuste kulaklik takip etrafa bakinmayi seven bir insan olarak bu hadiseyi feci komik bulurum. beatles calar o sirada kasetcalarim "words are flowing out like endless rain into a paper cup"" verdim mi film hissiyatini, verdim mi romantik adamim mesajini.. oh bebek..

gecenlerde amcamin biri garibim uyuya kalmis olacak ki otobus tam hareket ederken ayaklandi "hohoyt arkaeeaaeee kapiieaa" diyerek o kalabaligi yarmaya giristi.. işte o sirada kayip balik nemo filmi aklima geldi.. yosunlari yararak ilerleyen nemo misali seslendirmek istedim otobus belgeselimi

şu şekil yosunlar gibi


"otobuste uyuyania domesticus hayvani bazi durumlarda telasa kapilarak hizlica hareket etmek ister.. işte o durumlarda yosunlari bu denli yararak ilerler"

discovery felan sifresiz olmadan evvel bayila bayila izlerdik hep.. artik bunlarla idare ediyoruz..

fakat ani bir fren olsun, hizli bir kalkis olsun veya yasli bir teyzenin teror estirdigi durumlar olsun bu yosun durumu pek gozlenilmiyormus arkadas.. ben bugun bunu farkettim.. daha cok fön makinesi ile saclari kuruturken saclarin verdigi salak tepkiler gibi bir tepki aliniyor insanlardan..

hele ki bazen isyankar yosunlar, pardon insanlar tarafindan "oha be sofor kardesim oha" diye tepki verildiginde, hakli olarak bu huzurlu salinim bozuldugunda dort gözle olacaklari izlemekte yarar var
ayakta yolculuk eden adam fotosu aradim ama bu daha über.. ayakta uyuma aparati yapmis abla. dikmis uyuor. hey masallah..


bu konu hakkinda lars von trier in "dalgalanma: otobüste yasanan dehset" adli bir film cekmesini bekliyorum. kadraja sigdirirsa insanlari, bu defa bari sigdirirsa cok sevinecegim.. lars von trier e prim verenlerle konusmayacagim bundan sonra lan.. ben 8 yasinda biraktim elimde fotograf makinasi veyahut kamera varken kadraj disinda vucut uzvu birakmayi.. laf lafi acti bak yine..
Salı, Kasım 01, 2011 1 yorum

korku filmleri

occam'in usturasi diye bir hadise vardir.. anladigim kadariyla sadece tip ogrencilerine 101 dersinde ogretilen bir hadise bu.. biz ekonomistlere ogretmediler.. kendim ogrendim ben.. onu da tv dizilerinden (scrubstan tam olarak) filan.. "cocuklar eger bir nal sesi duyuyorsaniz, akliniza ilk gelen sey, yani bir atin geliyor olmasi dogrudur.. bu da occam'in usturasidir.. yani akla gelen ilk sey dogrudur" ... vav.. ilk ders icin süpper bir hikaye bence.
bize ne ogrettiler "insanlarin ihtiyaclari sonsuz, ama kaynaklar sinirlidir" sikeyim..

öncelikle sunu soylemeliyim ki bravo occama.. bugun ben bi ustura ile dolansam "azuş manyamis" diye dolanirlar.. adam masallah adini vermis tüm bi literature.. her hangi bir tip ogrencisini bu hikaye ile kandirabilir "selam ben occam.. evet usturali olan.." diyebilir.. bu hadiseye tavim.. yani isimlendirmenin antik yundan yapilmasina..

her neyse...

benim anlatmak istedigim nokta, occam'in usturasi dusturunu kullanarak süpper korku filmleri yapilabilir.. ya da bence korku filmlerinin korku objeleri her sekilde occam'in usturasi dusturunu kullanarak yapilmalidir..

misal veriyorum: en sahane occam'in usturasi (hayatim boyunca bi daa ustura demek istemiyorum bu entry sonrasinda) ornegi ne? nal sesi ve at.. hah.. simdi nal sesi duydugumuzda, at geldigini düsünüyoruz dimi? bingo.. karakterimizi bir hastane holine oturtalim.. arkadan da basalim nal sesini.. herkes ne düsündü "buradan bir atli geciyor".. ama lan hastane burasi? hastanede at ne arar? ürkünc dimi?

bu baglamda siraliyorum...

1. ölü bebek:

bu benim hayatimda en cok korkutugum sey.. gercek anlamda soyluyorum bir sekilde ölü bebek gorursem, gazetede, internette veya filmlerde bakamiyorum. korkudan dona kaliyorum, aklim duruyor, kahroluyorum..

ilk sanirim 92-93 yiliydi gazedete, saddam huseyin'in gazla zehirledigi insanlarin arasinda gormustum bir ölü bebek.. kanimin cekildigini hatirliyorum. hayatta gorulebilecek en kötü mefta goruntusu olmasinin yaninda bebek ölüsüydü.. sonrasinda pkk'nin bastigi köylerde öldürdügü bebeler gorundu gozlerime.. gormez olaydim, bilmez olaydim keske.. gercekten travmatik, gercekten berbat goruntuler.. düsmani'min veyahut darth vader in bile gormesini istemem..

gittim arastirdim ettim.. "ulan" dedim kendi kendime "nicin korkuyorum ben bu ölü bebekten bu kadar cok" korkumun üzerine gitmek icin ölü bir bebek bulamaz, veya bi bebek öldüremezdim.. sonrasinda buldum dostlarim.. tamamen hadise occam'in usturasi dingilligi ile uyusuyor..

2. kücük kiz cocugu gülüsü:

bu gülüs hele ki bir yaz aksami balkonda otururken birden nereden geldigi belli olmayan bir kiz cocugu gülüsü duyarsam tirlatiyorum, tüylerim diken diken oluyor ama tirlatmadan evvel..

bunun yegane nedeni yillardir bilincimizi kemiren korku filmleridir dostlarim. suspiriadir ne bileyim carrie dir olmadi freddydir derken 2000 li yillara geldigimizda ayni kiz cocugunu küresel isinma ve kurakliga ragmen islatip "islak kiz cocugu" yapmak hangi akillinin fikriyse buradan alkisliyorum kendilerini. ama yine de hic bir kiz cocugu -islak olsa dahi- gülen bir kiz cocugunun sinir bozuculuguna yenilmeden duramaz..

hayir alenen katil olasim geliyor oyle anlarda.. elime bicak alip "hanginiz gülüyor lan!!" diye sokaga firlayasim geliyor.

nick hornby den alinti yaparak sunu demek isterim
"which one came first?
murder or little girls' laughs.." (turkce meali su sekilde şey edemeyen arkadaslar icin: hangisi daha önce geldi? şevkatli bir dokunus mu yoksa kücük kizlarin yüreklerimizin sevgisine sigmayan gülüşleri mi?)

3. kapali bir kapinin arkasindan gelen korkunc sesler ve isiklar (korkunc isiklar gibi.. a alternatif bir rock grubu olabilir)

ünlü filozof mick jagger'in soyledigi gibi "cinayet, bir öpücük uzaktadir" her zaman her zaman insan bilinmezler hakkinda korku duyar.. colomb amerikayi bulmadan once "ulan ya dunya düzse" demediyse gerizekalinin daniskasidir.. bu da boyle bir hadise işte.. kapali kapinin arkasindakinin ne oldugunu bilmemek, ama orada bir hadise oldugunu bilmek insani cileden cikartir.. cok ama cok korkutur.. sis'i de bu bilinmezlige dahil edebiliriz..

4. ölmüş olmasi gereken ama beklenineni vermeyen insan..

zombi olarak adlandiriyoruz bunlari.. bence cok korkunc. insanin en yakinini zombi oldu diye toplumdan dislamasini anlamlandiramiyorum ben. dahasi bunun gerekliligi hakkinda kafamda cok kotu sorular oluyor.. insanlar adaplariyla ölmeliler bence. bir noktadan sonra "ah pardon beynini yemeyi unutmusum" diye dirilmemeliler.. ayip denen bir hadise var.. daha öncesinde bunlarla nasıl mucadele edeceğimiz hakkında bilgi vermiştim..

5. bülent ersoy...

türk sinemasi korku filmlerinde suradan suraya gidemiyorsa elindeki boyle mükemmel bir degeri kullanamadigindandir.. ismi lazim degil'i derhal türk korku sinemasina entegre etmek, japonlarin "islak kadini" gibi "dombili travesti" konsepti yaratmamiz gereklidir.. bana kalirsa..

1 yorum

haftanın şarkısı 75 : da troppo tempo






foto, theodore roosevelt 'in günlügü.. karısının öldüğü gün yazdığı günlük yazısı..
Salı, Ekim 18, 2011 1 yorum

haftanın şarkısı 74 :aylin prandi - la bambola





italyanca'da garip bir hava var. söylediklerinden tek kelime anlamiyorsun ama sanki devamli "ya ama söylüyorum söylüyorum yapmiyorsun!!" tonlaması ile söylüyorlar. devamli bir hayal kirikliği içinde dil.. zaten bu şirin italyan filmleri neticesinde anlattıkları tüm şeyin "küçükken çok mutlu bir çocuktum" veya "eskiden aşk nedir bilmiyordum" tarzı şeyler olduğunu düşünüyorsun.. yani tüm bir italyanca dili hayal kirikliğini ve nostaljiyi ifade etmek için kurulmuş bana göre. başka bir şeyde anlamını kaybediyor dil.. "sayborglarin dünyayı elegeçirmesi durumunda foton silahlarimizi alacağız" gibi bir cümleyi ben bu dile konduramiyorum mesela.. olmaz eğreti durur..

velhasil bu haftaki sarkida yukarda anlattigim tüm temalar bulunmakta.. bi kere kızcağız aşık olmuş, ama herif bunu oyuncak bebek gibi görmüş, oynamış kırmış.. kız da şarkının başında aşkın verdiği şevkate sahipken, ortasında "allah belanı versin pis herif" dercesine deliriyor dikkat ederseniz.. erkek milleti değil mi! italyan da olsa pezevenk!

ha bu arada şarkıyı söyleyen aylin prandi.. kendisi türk değil.. aslında şarkıyı en güzel söyleyen de değil bana göre.. farklı yorum almak isterseniz şurada : http://www.youtube.com/watch?v=6J3CCHTic9w hoş bu yorumda da "alkolik oldum senin yüzünden, nafakayi viskiye yatiriyorum" ses tonu var..
Salı, Ekim 11, 2011 4 yorum

dünyanın en kıyak 5 işi

yorgun bir günün ardından eve dönerken insanın aklına düşmüyor değil "hem sevdiğim işi yapiyorum hem de ayın birinde maaşım tak diye hesabıma yatıyor" tarzı konuşabilmek.. bu bağlamda bence dünyanın en kıyak işleri şöyle

1. spor salonu eğitmeni:

http://4.bp.blogspot.com/-XiJt6FitAoU/Teu8dgKeIhI/AAAAAAAAAHc/v_vgx720r1A/s1600/You+desire+to+be+a+Fitness+instructor.jpg
(gerci biraz pornografik bir iş)

çok netsin. etrafta dolanıp yeni gelen insanlara "senin biraz kilo fazlan var önce biraz yürüyüş yap, kardiyo yap sonra sıkılaşmak için düşük ağırlık çok tekrar".. sonra aynen dolanmaya devam. bu dolanma da kırkpınar güreşçisi gibi devamli bir peşrev halini alabilir. eller yanda gogus disarda göbek içerde "hayde bismillah" diyip kollari sallaya sallaya.. böyle böyle tüm bir hayatı klişeler ile geçiriyorsun.. üstüne bir de istediğin zaman spor yapabiliyorsun.. devamli idmanlı olduğundan hiç değilse ekipmanları kullanırken maymun olmadığından etrafina "ehehe komikler" diye de bakışlar atabiliyorsun.. ve en güzeli de iş kiyafetlerin bildiğin eşofmanlar.. enfes..

2. defilelerde mankenlerin kiyafetlerini giymesine yardımcı olan terzi yamağı

http://www.limcollege.edu/gallery-images/1.9.5.1_DressingRoom.jpg

michael: iş buldun mu peki?
viktor: evet.. bir moda evinde mankenlerin kiyafetlerini giyip çıkarmalarına yardımcı oluyorum.
michael: vay çok iyi iş.
viktor: işte haftalık 50 frank
micheal: çok değilmiş ama her neyse işin olması önemli.
viktor: elimde avcumdaki buydu.. haftada ancak 50 frank verebiliyorum..

"what's new pussycat" filminde woody allen aynen bu dialogu izlettirir insanlara.. ben daha ne diyeyim daha ne söyleyeyim?


3. casillas'ın yedeği olmak

http://i.telegraph.co.uk/multimedia/archive/01769/real5_1769824b.jpg

real madrid'in en kıyak adamının, ne yaparsa yapsın yeri dolmayacak adamının da bir yedeğe ihtiyacı oluyor. sonuçta bazen işi çıkabiliyor bu insanın.. ne bileyim bankaya gitmesi gerekiyor, dişçi randevusu oluyor. işte o zamanlar için kendisini yedekleyecek bir insana ihtiyaç var..

casillas'ı kaleden kesme gibi bir derdin olmayacağı için çok net bir şekilde kulubede oturup çayını içip en klas yerden real madrid maçlarını izleyip, üstüne bir de maaş almak.. oh bebek..

4. film test izleyicisi.

http://videogum.com/img/thumbnails/photos/paranormal_activity_audience.jpg

böyle bir meslek var. film vizyona girmeden önce alıyorlar seni bir salona, izletiyorlar vizyona çıkmamış filmi. sen de yazıyorsun "yaşar ustanın patrona konuşması çok etkileyiciydi" falan diyerek.. tak yevmeyeni de alıyorsun. senin artık görüşlerine göre filmi değiştirirler mi, yeniden mi çekerler orası seni ırgalamıyor. sen filmi izlediğine bakıyorsun. ha çok mu uykun geldi izlerken, film çok mu dandikti tak uyuyuver sonrasında "bi bok anlamadım, uykumu getirdi film" de.. yemin etsen başın ağrımaz..

5. deniz feneri bekçisi..

http://www.lighthouse.net.au/lights/SA/South%20Neptune%20Island/Neptune%20Island%20Keeper%20naa%201.jpg

bir internet, bir battaniye ve şu sıcak saatlerde sedat'ın bindiği pikapin varsa inanılmaz bir iş.. tüm gün netten film izle, maasini almak, ne bileyim sarap falan almak icin bas git en yakin yerlesim birimine, hop çek maaşı al şarabi dön.. otur yine.. arada bir bak ampul yanıyor mu diye.. bayramlarda falan "valla bizim iş 24 saat hiç ayrilamiyorum başından" diye de salla.. oh ne ala memleket.. bir de üstüne "fener parası" denen bir şeyi tahsil etsin devlet gelip geçen gemilerden..
 
;