Pazar, Aralık 20, 2009

Zeki Ökten



dünyanın en güzel filmi mi bilmiyorum, ama dünyamın benim kişisel sinema cennetimin en güzel, en yalansız, en gerçekçi, en abartısız filmini bana armağan etmiş büyük, kocaman dev gibi bir adamdır zeki ökten.. bugun yıllarca buralara yazıp çizerken, elimin kalem tutmasından para kazandıysam, tüm bu uğraşım içinde aslında hep çöpçüler kralının anlatımının naifliğine ulaşmaya çalıştım.. hem o yalınlığa, hep o kimsenin beyaz veya zifiri siyah olmadığı, herkesin gri olduğu o tonda yazmaya çalıştım. zeki ökten de tüm sinema hayatı boyunca çöpçüler kralının izindeydi aslında.. hikayelerini anlatırken, toplumun güncel yaşamından uzakta durmadı hiç bir zaman. zeki ökten'in filmlerinde olan şeydir bugun beni ben yapan (aynı ekol'den rifat ılgazın da adını anmak istiyorum burada.. madem beni ben yapanlardan bahsediyor, olayı şahsileştiriyorum).. ve eğer film izlemeyi seviyorsam, haftada en az 5 film izlemeye çalışıyorsam bunun en büyük mümessillerinden birisidir zeki ökten, ve sonrasında ertem eğilmez... o yüzden içim acıdı birden bu pazar sabahında, kala kaldım..

şimdi tek dileğim o cennet diye vaad edilen yerin, insanların yer yüzündeki hatiralarini unutmadıkları bir yer olması. ve umarım orada kemal sunalı ve yılmaz güney'i bulur zeki ökten. mükemmel insanları da yanına alıp, cennetin yaşantısı, işleyişini arka plana koyup mükemmel kişi hikayeleri anlatırlar biz oraya gitmeden önce.. biz de izleri cennet sinemamızı, cennetin tam ortasında kocaman kahkahalarımız ve dup duru göz yaşlarımız ile..

rahat uyu büyük adam.. biz filmlerini izlemeye devam edeceğiz ölene kadar.. emin ol..

Cuma, Aralık 18, 2009

hey

burayı takip edenler arasında, sarhoş olup mesaj attığım, ama beni iplemeyen bir kaç insan var! farketmiyorum sanmayın! akıllı olun!

Perşembe, Aralık 17, 2009

Sideways


hani bir zamanlar tv de "geleceğe dönüş'ün" çizgi filmleri oynardı ya (80lerin cocuğu iseniz atlamanız mümkün değil bunu) onun bir bölümünde doktor elmıt bravn'ın veletleri babalarının beynine girerlerdi küçülüp. aslında yapış yapış ve elektrik akımından inanilmaz tehlikeli bir bölge olması gerekirken feci eğlenceli görsel bir arabirimle donatılmış gibi dolanırdı bunlar beynin odalarından odalarına. işte o odalardan bir tanesi "dr'un yarım kalan projeleri" odası gibi bir şeydi. bi makine yapacakmış, yarım kalmış,bir kitap okuyacakmış bitmemiş, bir yere gidecekmiş aklının bir ucunda kalmış falan filan.. işte bu "sideways" filmi de benim beynimin "yapılacak deyip yapılamayanlar" bölümünde oldu 2004 yılından beri.. (lafı oradan, buraya getirdiysem elif şafak beni görmeli!)

garip bir film sideways. gavurda evlenmeden önce bir bekarliga veda hadisesi vardir ya onun üzerine kondurmuşlar.. kel ve dombili (sincaba benzeyen ayrica) "paul giamatti" yakın bir arkadaşının bekarlığa veda organizasyonunu düzenler.. işte adam içecek sıçacak bu da ona pezevenklik yapacak bir bakıma. olay bu.. bu konsepti aynen bize uygulamaya çalışanların başına çok kötü şeyler geliyor:

İZMİR'de klima ustası M.K., düğünlerinden bir gün önce, arkadaşlarıyla evinde bekarlığa veda partisi düzenleyeceğini söyleyen nikahlandığı gelin S.R.’yi, eski sevgilisiyle bastı.

http://pastoralia.missionaltribe.org/files/2009/01/giamatti.jpg
Hani şu "batının ilmini alıp kültürünü almayalım" düsturu vardır ya, işte o alınmaması gereken kültür budur arkadaş! olmuyor işte şık durmuyor, beceremiyoruz.. neyse film bu minvalde ilerliyor. arada şarapçılık, üzerine son derece yerel bilgiler verse de (allaşkına hayatımızda kaçımız kuzey kalifornia şaraplarından içeceğiz ki?) düşündüğüm kadar doyurucu bir film olmadı benim açımdan.. ama yorganın altında, sakin bi kış gecesinde çok da sıkılmadan, heyecanlanmadan, korkmadan, üzülmeden etmeden izlenebilecek bir film olmuş..

hoş benim "cut" ımda (azuth's cut) sincap'ın arkadaşı aslında hayal olur, kendi kendine dolanırken biz tüm filmi iki kişi dolanmış gibi izlerdik. son sahnede de "olm adam kendi yiyormuş her bir boku" diyip kalırdınız.. ama işte her yönetmen ben değil.. ayrıca kabul insanın canı şarap çekiyor. gittim doluca aldım hemen bir şişe kırmızı..

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Aman tertip can tertip

gündemi geriden takip eden "oral çalışlar" yazıları gibi olacak ama ancak fırsat bulabildim.. bir hafta önce bugün bir süreliğine sivilde son kez gördüm arkadaşlarımı. "her türk asker doğar" düsturu gereği gidip paşa paşa birliklerine teslim oldular cumartesi günü. ben de arkalarından bakakaldım.. hiç bir zaman askere gitmeyecek olmanın verdiği rahatlıkla (hemofili olduğumdan askerde pek rahat edemeyeceğim için almıyorlar askere) girdim saatlerce internetlerde nerelerde ne yapacaklarını, çok üşüyüp üşümeyeceklerini, talimlerinin nasıl olacağını, neresinin zor neresinin kebap olduğunu okudum durdum..

şunu düşünüyorum da, arkadaşlarım için böyle endişeleniyor, çaresiz hissediyorsam kim bilir çocuğum için ne hissedeceğim? 30 sene sonrası derdim oldu.. asla ama asla bu yüzden erkek çocuğum olsun istemiyorum.erkek çocuğum doğduktan sonra bir gün psikiatr koltuğunda "onun askere gidecek olmasından öyle çok endişe ediyorum ki mamasını bile ısıtmadan verip onu askere hazırlıyorum" diye yakarabilirim. böyle olmasını istemiyorum.. "sayılı gün gelir geçer" rahatlığına ermem gerek böyle günlerde..

itiraf ediyorum ki, arkadaşlara hediye olarak aldığım şafak kartlarından bir tane de ben aldım.. fotosunu nette bulamadim ama anlatayim. katlandiginda cüzdan kadar bir eni boyu olan bir kagit parçası düşünün açıldığında 30 santim falan oluyor. 4 tane yüzü var işte. önlü arkali bi yüzünde vatanla ilgili, hasretle ilgili bir şiir, takvim, karalanıp şafak sayılacak rakamlar, bir tane daha şiir var. öteki tarafinda ise aysun kayacı, gizem özdilli'nin falan fotoları var. tertip'e yardımcı olsun diye askerde..

tüm bu salaklık içinde her türk asker doğmamalı bence. nasıl ki her türk kimyager, atom mühendisi, iktisatçı olarak doğmuyorsa asker de doğmamalı işte. ben kiyamiyorum yoksa arkadaş, adnan üşür diyorum, eser yapamaz diyorum, ozana ters bir şeyler söylerler sinir olur, kamil düşebilir, murat acıkır diyorum.. arkadaşlarıma daha kıyamazken baba olursam ne olur bilemem..

Cuma, Aralık 04, 2009

paranormal aktivite

http://bighollywood.breitbart.com/files/2009/10/paranormal-activity-dwrks21.jpg

aile tarihimizde bazi karanlik noktalar var bizim. benim cok kücük olup da "ilerde hatirlamaz bu" denilip olaya dahil edildigim durumlar.. mesela annemle babamin inanilmaz bir kavgasini hatirliyorum. diger akrabalarin konuya dahil oldugunu, o kavgadan sonra inanilmaz romantik bir ailede kaldigimi hatirliyorum. inanilmaz can sıkıcıydı.

bir de akrabalarimizdan ikisine bu iyi saatte olsunlarin,ismi lazim degillerin dadandigini hatirliyorum.. cok ufaktim ama dehşet şeyler yaşanmıştı. duvarlara golgeyle yazilarin yazilmasini, ayagin altina arapca yazilar yazilmasini, servis edilen çay tabaklarinin içinde goruntuler belirmesi hikayelerini dinleyerek büyüdüm. hayla meyal de hatirliyorum o toplu histerileri. tek kişinin gördüğü deliliklerin disinda kollektif olarak halusinasyon gorme durumlarini. kapilarin aniden kapanmasini, bag arası diye bir yerlere gidip büyü actirmalari, mezarlardan kum almalari etmeleri.. ama nasil korktuysam kücükken bu olaylardan silmiş hafizam.

ama bu lanet olasi filmi izledigimde birden bütün anilarim yeniden canlandi. garip olan birbiriyle alakasiz kültürlerde birbiriyle bu kadar benzer şeylerin yaşanmasi. garipten ziyade ürkütücü kiliyor işte. burada musallat gibi filmler cekilip "8 yaşında aşık olmuş bu buna, hamamda görmüş musallat olmuş" denilirken orada paranormal activty'e dönüşüyor iş.. baksan mevzuya direk ayni. bir tane zamazingo var kiza hasta oluyor peşini birakmiyor türlü manyakliklar yapiyor..

filmin senaryosu o yüzden feci gercekci. olayi bildiginiz tanidiginiz icin, o kapi acip kapamalarin, kizi neden ayagindan tutup sürüklediginin nedenlerini bildiginiz icin (bunu yapamaz eger cok ama cok güclü bir şekilde kendisine inanilmiyorsa.. fiziksel zararsa hiç bir zaman veremez kuran a göre) daha da ürkünc kiliniyor hadise..

hülasa bugun tuvalete gitmek tüm isiklari acarak yapilabilecek bir eylemse benim icin bunun sorumlusu bu filmdir.. bundan bir kac sene evvel gecenin bi köründe youtube dan "poltergeist" videolari izleyip nasil korktuysam bokuma kadar bugun de o şekilde korkuyorum işte.. bravo!

Cuma, Kasım 27, 2009

Tuna Kiremitçi kitabımı imzaladı heyuuuu!


Dün arkadaslarla oturup Hometown'da bira içiyoruz. hayatım boyunca hangi sokağın hangisi olduğunu çözemedim ama ya gazi kadınlarda ya da muzaffer izgü'de işte. izmirde garip bir şekilde böyle bir hiyerarşi kurulu. ilk içmeye başladığınızda genelde sardunya sokağında takılıyorsunuz, yaş ilerledikçe daha beriye geliyorsunuz. en yaşlılar eko'da oturuyor mesela.

her neyse bir adam geçiyordu sokaktan, ama yanındaki inanilmaz güzel kadindan dolayi aleni olarak bir adamdi ve hiç bir vasfi yoktu benim için. sonra arkadas dürtükledi "bak tuna kiremitçi'nin çakması diye".. bir aşağıya bir yukari gittiler, kimse bunlari tanimiyor, ben kadinin poposuna odakli dikizliyorken geldiler hometown'a girdiler. orada katekulliye geldim ben, kendimi birden "pardon siz tuna kiremitçi misiniz biz arkadaslarimla iddia'ya girdik de" derken buldum kendimi.. ama tabi bunu buraya yazdığım gibi söylemedim. aleni bir tribun delikanlisi gibi "bilader, tuna sen misin? kiremitçi olan?" demiş olabilirim zira o dev cusseli gobekli, benden cirkin duran adam ürktü benden bi. her neyse evet oyum deyince, ben hop masaya geri döndüm. dedim böyle böyle. cebimde de kitap var, futbol ateşi (fever pitch) tak bir kalem çıktı ben yine kendimi tuna'nın önünde sarışın kızın gözlerine bakarken buldum "imzalar mısınız lütfen" i sanırım "imzala lan ben hatuna bakicam" diye algilamis olacak ki bir ürkek imza atti, adimi bile sormadi, kiza da ingilizce "you know nick hornby?" gibi bir şeyler zirvaladi. emin değilim, kizin gözleri güzeldi ama..

author'un bu tuna kiremitçi, cezmi ersoz gibi insanlar için inanilmaz bir saptaması var. adam senden cirkin olabilir, adam senden kötü konusuyor ve yaziyor olabilir, ama adam devamli yazdigindan, bir de böyle kizla konusurken birden nasil yapiyorsa lafi bulutlara, yildizlara, gokkusaginin renkleri ile kizin gözlerine getirebildiklerinden böyle enfes kizlarla takiliyorlar.. hoş iclal aydin enfes sayilmaz..

her neyse, son olarak kendime not düşeyim, ilerde bir gün yazar olursan, asla ama asla baskasinin kitabini imzalama. bunu "nick hornby'se imzalarim" diyerek hiç yapma. inanilmaz taşak konusu oluyorsun.. (sırf bu taşağı yapmak için imzalattik kabul, "ulan herif imzalar mi baskasinin kitabini deneyelim bakalim" dedim mesela, imzaladı)

Çarşamba, Kasım 25, 2009

izmir: bir günah keçisi ( ya da şeytanın avukatı)

http://static.panoramio.com/photos/original/14817974.jpg

bir kaç haftadır yazmıyordum buraya. yazasim da gelmiyordu açıkcası gerçek hayatın gerçek sorunları varken ve micro bloggin ile meramimi anlatirken buraya yazmak sacmalik gibiydi. ama pazar günü olanlardan sonra bir kaç şey karalamanin yerinin geldigine inaniyorum. bir izmirli olarak, dahası izmir sovenisti oldugumu acikca soyleyerek, asagidaki yaziyi yaziyorum. her ne kadar koseye sıkışmış bir kedi uslubu gütsem de, kendi görüşüm olmayan şeyleri sirf izmiri savunuyorum diye savunmamaya calistim. böyle bir dandikligim var cünkü. sevdigim bir şeyi birisini korurken birden kendimi,kendimin savunmadigi şeyleri savunurken buluyorum çünkü..

izmir, dogdugum büyüdügüm ve ölecegim şehrim.. bugunlerde inanilmaz bir şekilde günah keçisi yapilmaya çalışılan, ülkemin tüm huzursuzluğunu, tüm rahatsizligini üzerine vurduğu, ülkenin genel manyakliğinin patlama noktasi oldugu için aşağılan ve izmir'e hakaretin prim yaptigi bir ortama dönen bir şehir benim izmirim.

izmir kötü yönetilen, yönettirilen bir şehirdir yillarca, ve geçmişin (19. ve 20. yüzyilin) en büyük limanlarindan birisi olan izmir cumhuriyet tarihi boyunca, ihmal edilmiştir..

çünkü izmir her zaman iktidar'in karşısında olmuştur. toprak çeker derler ya, izmir'in topragi da insanini iktidara, yaygin görüşe ters kilmiştir her zaman. ve bu her zaman övünülecek bir şey olmamıştır. ilk hristiyan olan roma kenti efestir garip bi denyolukla. önce bak diyerleri olsun degil mi? yok ilk biziz, oteriteye ipnelik olsun ya.. mesela menemen'de kubilay şehit edilmiş, serbest firka'nin mitinginde fethi okyar'in ayaklari dibine mitingden onceki olaylarda ölen bir cocuk birakilmiş "eger seriati getirecekseniz bunun gibi şehitler vermeye haziriz" denmiştir(1) sonrasini biliyorsunuz zaten.. milli şef ismet inonu zamanında sehrin zenginleri varlik vergisi ile uzaklastirilirken sehirde yatirim yapacaklar kalmamistir. cünkü bu donemde gayri müslimlerin vergisiyle zenginlesen haci agalar hep istanbula ve adanaya gitmişlerdir. demokrat parti zamanında da izmir yine chp'nin kalesi olmuş, ve bu yüzden şehir demokrat partinin otoyollarina bile kavusamamistir. dahası dp'li valinin isteği ile yolları tramvaydan arındırılmış modern izmir düşüncesi ile yalilar yıkılıp apartmanlar yapılmıştır bu zamanda. (2) planli ekonomi zamanında da siktir edilen şehirdir izmir cünkü devamli olarak iktidar partisi disindakilere oy vermiştir. karaoglan basa gectigi vakit izmir birden demirelci olmustur mesela.. doğal gazın en son geldiği şehir de şehri dumanın sarması da hep bu yüzdendir işte. ve işte bu yüzden izmir cumhuriyetimizin mahrumiyet sehirlerinden bir tanesidir.

yillar yili yerel belediyeler valilerle catisirlarken, izmirde işler sarpa sarmış ve merkezi hükümetlerin hiç bir kiyagi izmirde işlememiştir. metro ihalesi olsun, izmir'e yapilacak barajlar olsun hep son akp hükümeti tarafindan izmirde engellenmistir. veyahut izmirde konusulan yaygin gorus budur. tüm bunlara ragmen izmir anadolunun diger bir cok sehrinden mürevvehtir. ben türkiyenin yarisini gezmis biri olarak soyluyorum ki izmirden sehircilik anlaminda daha güzel olan eskisehir ve adana'dan baska bir şehir yok. istanbul ve ankara da buna dahil. türkiyeyi gezmeden izmirin sokaklari soyledir, izmir şoyle pis bir şehirdir demenin manasi yok. ne yazik ki türkiyenin genel görünüşü bu, dikmen de var, dudullu da var, gültepe de var. izmire ait ve sadece izmirde varolan bir manyaklik merkezi mevcut degil. yani olur ya urfadan baska bir yerde yenmez bu kebap derler ya, izmirden başka bir yerde olmayan bir şey yoktur konu yerleşim birimleri, sokaklar, trafik, şehircilik sorunlari oldugunda..

şimdi son olaylara gelelim. izmir böyle bir merkezi hükümet karsitiyken, merkezi hükümetin yaptigi acilimi desteklemesi beklenemez sanırım. bundan 100 sene once "seriat isteriz" diyen kalabalik bugun dtp kervanini taslayabiliyor. ama tüm bunlar türkiyenin genel konjukturu ile alakali. izmir'in bu kadar göz önüne gelmesinin nedeni dtp'nin mitinglerine izmir'den baslamis olmasi. daha once bir miting olmus da sorunsuz gerceklesmis degil yani. ilerde ne yazık ki daha büyük seyler olacak buraya yaziyorum işte, barıştan bahsedenler sivri çıkışlar yaptiklari sürece, barıştan bahsedenler "biz apo bayraklari acmadik" diyerek yalan soyleyebildikleri sürece, barıştan bahsedenler barış olmasin diye didindikleri sürece bu böyle olacak. tüm bunlari es geçip "izmir şöyle ırkçı yuvası olmuştur, izmir böyle nefret edilesi bir yer olmustur" diyenleri anlayamiyorum. hele ki izmirliler kendileri soylüyorlarsa bunu allaskina bir tren bileti alsinlar ve türkiyeyi dolassinlar. izmir mevcut türkiye durumu içinde, bizim gibi gerçekten barıştan yana insanlar için ehven-i şer durumda bir şehirdir. bunu ahmet türk'de, dtp'de çok iyi biliyor zaten. o yüzden tüm miting'lere izmirden başlama karari aldilar. bana kimse izmir'in kürt nufusu olarak en yogun illerden birisi oldugu palavrasini atmasin, manisa'nin oran olarak daha fazla kürt'e sahip bilinen bir gerçek..

hülasa izmir'i rahat birakin artik. türkiye'nin genel durumu bu dostlarim. sevmiyoruz bunu ama geldigimiz nokta ufak bir kivilcimda patlayabilecek insanlara dönüştürdü insanlarimizi. hep yenilen'in biz oldugunu, bu yenenlerin de bizle dalga geçtigini düşündügümüz anda pencerelerden vazolar atmaya basliyoruz arabalarin üzerine. ve o arabalarin icindekiler sapik kurbanlara dönüşüyorlar birden arabalarini insanlarin üzerine sürerek.. allah sonumuzu hayretsin çünkü tüm türkiye içerisinde izmir'de bu olaylar yaşanıyorsa başka şehirleri düşünemiyorum bile.

(1): bekir berat ozipek, "serbest firka'nin murtecileri",
(2): cama yazılan tarih, izto yayınları

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Up


yaklasik bir ay evvel babam kalp krizi geçirmişti. bir istanbul gezisinde, annemle beraber, yanında sadece annem varken. gelme dediler yanimiza iyiyiz biz, gelicez hafta sonu. geldiler de bir şekilde. iyileşirken babam, geçmiş olsuna gelenlere kendini degil, 28 senelik karısının neler yaptigini, onu nasil kolladigini anlattı. hatta bir gün, annemi birlikte gormeye gittikleri ablasina bile "biz mükemmel bir gelin almişiz abla" dedi..

birlikte yaşlanmak, 28 senenin 28'inde birlikte olmak.. birlikte ev almak, her saniyeyi birlikte doldurmak.. işte bu film, bu mükemmel film o dört ayakli hayat masasindan, ikisi gittiginde geri kalan ikisinin macerasidir.. bu film, yarim bir kalbim macerasidir.. vay efendim cocuk filmiymiş de, balonlarla ev uçuyormuş da.. yahu benim annem ile babam'in ilk birlikte izledikleri film, vecihi'nin ucakla eve girdigi film.. balonla ucup gitse yarim bir kalp, neyi değiştirir ki bu?

özeniyor insan, üzülüyor insan.. notebook filminde de, ne bileyim efendim, şu sean penn'in 11 eylül filminde de böyleydi bu. herkesin elindeyken bir insanla ömür boyu yaşayabilme şansı, cogu insan ufak tefek şeylerle itiyor bunu. oysa ki dünyanin en güzel şeyi olsa gerek, 30 sene 40 sene aynı dudaklari öpmek..

eger ki internetten filmi izleyecekseniz, fransizca dublajli versiyonunu kolaylikla bulabiliyorsunuz.. kare ceneli, yalniz adamin "charles aznavour"'un sesinden konustugunu "mon livre d'adventure" un kapagini araladigini gorebiliyorsunuz ki bu mükemmel bi keyif.. "daha dün 20 yasindaydim" (hier encore) diyen adamin kalbini onarmaya calismasi inanilmaz bir keyif sunuyor..

Pazar, Ekim 25, 2009

Simon Boccanegra

http://www.operacollectors.com/catalog/Simon%20Boccanegra%20WP%20prog-libretto%201881%20Cover_W.jpg


guiseppe verdi 1857'de bir opera yazar. adini da kolayciliga kacarak, bas karakterin ismi koyar.. hop temsilini yaparlar hemen. o zamanlar verdi artik tanınmış bir adamdir, ne yazsa gitmekte, kazandigi parayi da meyhanelerde, barlarda diskolarda kariyla kizla yemektedir verdi..

fakat bu simon boccanegra tutmaz. hic sevilmez. tiksinir insanlar "bir daha verdi mi tovbe, allahim ömrümden ömür calindi, zaten tifodan olmeden ancak 40 sene yasiyoruz" diyen italyanlari duyan verdi "yandim allah" diyerek, baska bir adama gider.. biraz ceki düzen verdilerse de operaya, mihrap hala yerindedir ve hala anlasilmaz, hala sıkıcı, hala klişeler yüklüdür..

kisaca özetlemek gerekirse oyun cenova'da tam olarak tarih vermek gerekirse 1300 gibi gecmektedir... simon boccanegra bir korsandir (othello misali.. zaten negra arap demektir) nasil ve neden oldugu oyunda soylenmemekle birlikte paolo denen bir arkadas simon'u dükaliga onerir. demokratik bir rejim cenevizlilerde uygulandigindan halk simon'u ufak bir gazla sececektir. fakat simon kabul etmez bu teklifi "yok agam, yok beyim" der.. ama paolo cakaldir "eger kabul edersen, yasak ilişkin maria ile seni birlestiririm. hani babasinin sana vermedigi, senden bir piç dogurunca zindana kapadigi kiz maria vardi ya o" der.. simon da kabul eder..

gel gelelim maria rutubetli bir yere kapatildigindan (ne babalar var işte gorun) ölüverir zindanda. simon duka olduktan sonra ogrenir bu hadiseyi. tamam der kayinbabasina, dusmanlik olmasin. kayinbabasi "senin yüzünden öldü evladim" der baska bir şey demez "ancaaak" der "piçini bana verirsen, torunumu yani onu yetistiririm bi dedenin sevkatiyle" şimdi burasi biraz daha sikko "senin torunu kaybettik biz, pisa da bir kadina vermiştim baksin diye, ölmüş o kadin" der bi de utanmadan simon.. şahsen ben ilk izledigimde "yalan söylüyor hergele" demiştim içimden. yalan degilmiş..



sonra 2. perde olur, ve 25 sene geciverir birden. verdi bu gecen 25 seneyi, sakaklara atilan pudra ile anlatir ancak. kimse bi halt anlamaz.. ikinci sahnede amelia diye bir kiz cikar, adorno diye bir adamin asigidir.. of gercekten cok sıkıcı ve dandini bir mevzusu var. meerse amelia, simon'un kiziymiş, sonra simon'u paolo zehirler, (nedense?) paolo isyancilarla birlikte olmaktan boynu vurulur (niye? nasil bi motivasyonla bilinmez), simon da zehiri ictikden 1 perde sonra ölebilir ancak, ve sonsuza kadar ölü yaşar.. adorno da yeni kral olur..

oyunun en sahane yanlari, bence sahnenin disindan, mümkünse antreden gelen halk sesleridir.. özellikle maria öldügü an tüylerim diken diken oldu benim. ama dedigim gibi mevzu inanilmaz sikko, sekspirin tragedyalarindan esinlenmiş gibi ama olmamis olamamis.. tüm oyun boyunca italyanlarin neden siyasi bütünlüklerini geç sagladiklarini ve sonra da "aman onu kolonizeleştiremedim bunu şey edemedim" diyip dünya savasina meylettiklerini görmüş oluyorsunuz. oto boka macera yasamis italyan soylulari..



verdi yasasaydi tavsiyem şu olurdu zaten: "abi her perde icin ayni konular yaz, ana bi konu etrafinda olsunlar yine. csi lar gibi.. millet perde aralarinda kaciyor cünkü!"

izmir devlet opera ve balesi'nin 24 ekim cumartesi günü sergiledigi temsile deginelim biraz; orkestra sefligini "hans joachim gallus" yapiyor ki gormedigi koroya bile etki edebilecek şekilde bir karizmaya ve yetenege sahip olmali kendisi.. orkestrasyonu acaip basarili buldugumu belirtmeliyim..

simon boccanegra rolunde "eralp kıyıcı" çok hoş bir oyun sergiledi. kostumundeki bling blingleri acaip sevsem de bir noktada agzinda salyalarini tutamamasi bana i am sam filmindeki sean penn rolunu hatirlatti.. yine de enfesti.. simon'un karsisinda maria'nin babasi, amelia'nin dedesi, simon'un kayin pederi rolunde ispanyol tenor lorenzo mock arranz bir kaç sahnede kilosunun vermiş oldugu bel agrilarini hissettirse de yine tenor tenordur abi. bugun ülkemizde kac tenor var? sahip cikmaliyiz ispanyol olsa da..

bir tek amelia rolundeki ayşe tek'i ben abarti buldum. yani belli ki "anasinin babasinin gözünde güzel" kontejyanini yiyen bir arkadasimiz bu oyun geregi.. oyle "ben herkeslerden güzelim, duru halim bile bulent ersoy'un makyajli haline basar" bakislariyla oyun oynamalar, adornoya kas goz yapmalar, yapmacik yapmacik tavirlar! havan kime amelia! hayir bir de gereksiz yerlerde erkek işine mudahale "aman babacim, yapma babacigim!" yakismadi. o kadar diyeyim ben..

kostumler, ışık, dekorlar devlet operasindan beklenildigi gibi kusursuzdular yine.. muhtesem işler yapiyorlar bu dekorcular. ülkedeki herkes isikcilar, dekorcular, makyajcilar, kostumculer gibi işlerini iyi yapsa gayri safi milli hasilamiz 5 senede almanyayi gecerdi.. na buraya yaziyorum..

onun disinda alt yazilar pek senkronize degildi.. sanki axxo alt yazilar bulunmus ama oyun fxm cikinca olmamis gibi.. onun düzeltilmesini istiyorum ben.. zira günümüzde kac kisi bagira bagira konusulan bir italyancayi anliyor ki?


velhasil bunca özveriye, bunca güzel sahnelenmeye ragmen, über dandik bir opera olan simon boccanegra izmir halkini baydi arkadas.. 500 kisi temsilin basinda izleyici olarak yerlerini almis olsa da, ara sonrasinda bu sayi 250 ye düstü, biterken de 150si yanindaki tarafindan "uyuma allahin cezasi" diyerek dürtüldü..

bir sonraki temsili yine de izlemek isterseniz carsamba günü gidebilirsiniz..

Ayrılıkçı Simav Halk Cephesi

http://www.ydolaylar.com/resim/simav1.gif
(şu gifin güzelligine bak! hey yavrum hey!)

ashc olarak kisaltilmasini ön gördüğüm örgüttür. şimdi hikayemiz şu: koyleri ile birlikte 72 bin nufuslu şirin bir kütahya köyü olan simav, tami tamina 147 kilometre uzakliktaki kütahya'dan ayrılıp (merkezdeki ziraat bankasina uzaklık bu) 85 kilometre uzakliktaki uşak'a bağlanmayı istiyor. fakat şöyle bir durum var ki, kutahyanin nufusu zaten 250 bin.. simav en büyük ilçesi.. eger ki simav kütahyada ayrilirsa kütahyayi il yapmak için hiç bir neden kalmayacak. bu yüzden devletlimiz buna karşı çıkmakta "olmaz deyu" ayak diremektedir..

işte bu noktada ayrılıkçı simav halk cephesi oluşuyor. dağa çıkmayı planliyorlar ama simav düz ayak bir yerde oldugundan sorun oluyor. bolu gibi olsa sorun yok ama işte simav.. bu memlekette çok isyankar çıkmıyoras buralarin hep düz olmasindan kaynaklaniyor bu.. en siddetli yer şekli istanbuldaki kanlicadan daha alçakta..

velhasil simavlilar, gordukleri kütahyalilara pandik atarak, kendilerini uşak'a bağlatacaklardir.. boyle bi ayrilikcilik işte.

Cumartesi, Ekim 24, 2009

Haftanın şarkısı #40: it's not unusual

kimin kalbini kirdigimi bilmiyorum pek, yani o kadar çok şüpheli var ki bu konuda, onlarin arasinda birisi muhakkak ki bana bir laf soyledi, bir büyü yapti onun lanetini taşıyorum son 1 senede.. çünkü son bir senede kime yanassam, kime kanım ısınsa, 2. bulusmada şu laflar dökülüyor agzindan:

"ben de sanırım bir kaç ay sonra yurt dışına gideceğim.."

o vakit ellerim titremeye basliyor, sigaradan zar zor aliyorum, birden saclarimin dokuldugunu, zayifladigimi, gozlerimin kiristigini hissediyor ve emekli maaşlarının durumunu düşündüğümü "bunca yillik ogretmene bu maasi reva görüyorlar" şeklinde öfkelenip hükümete saydiracak bir öfke birikiyor bende..

sanirim bu konuda bir film vardi. "good luck chuck" adinda.. orada da adam, aynı benim derdimden muzdaripti, ne zaman bi kadinla sevisse, kadin bir sonraki ilişkisinde aradigi beyaz atli prensi buluyor ve evleniyordu..

şimdi gelin benle birlikte olun demiyorum ama, öldükten sonra mezarimi türbeye çevirin diyorum.. "pasaport dede türbesi" gelsinler, sandukamin orasinda burasinda oynasinlar, bi subanike bi fatiha okusunlar, gobek atsinlar gitsinler.. yurt disina giden, vizelerle dolmuş pasaportunu kapan geri gelsin yatirima. biraksin o pasaportunu.. benim yaşam sonrasindan beklentim budur.. (bi de gelen kizlar topuklu cizme ile gelirse mükemmel olur.. o da benim dede olarak fantezim olsun..

sarki tom jones'un bir şarkisi bu arada. ama arkadaslar latin olarak almislar acaip sahane bir sekilde coverlamislar.. siradan degil bebegim diyor tom jones sarkida, yani yurt disina cikiyormussun, çık ben alistim manasinda..

Çarşamba, Ekim 21, 2009

bornova bornova: memleket filmi

insan kendi memleketini filmlerde gorunce apayri mutlu oluyor. daha izlemedim ama hemen koşup izleyecegim. insan boyle bir filmin, prömiyerinin bornovada kücükken gidilen yazlik sinemada (otopark olsa da) ya da en azindan izmirde olmasini dilerdi ama işte ince düşünme eksikligi var ülkemizde..

Link: Bornova Bornova (2009)

Pazar, Ekim 18, 2009

Otello: Arap olmayan baletin intikamı!


Loading image ...
bu opera ile bale ile ilgilenen, bunu çok süper mükemmel bir şey olarak gören insanlarin kendim dahil manyak olduğunu düşünüyorum. ben opera salonlarinda bir insan tanimadim ki akli melekeleri yerinde olsun. hatta mesela kızılay kan merkezlerinde kan vermeden önce sorarlar ya "son 3 ayda garip işler yaptiniz mi?" "buraya yazdiginiz her şeyi sizin vicdan azabi cekmeniz için yaziyoruz, o yüzden 2 hafta içinde esrar icip icmeyeceginizi soyleyeceksiniz bize" gibi sorularin yanında "opera'ya ayda bir gider misiniz?" sorusunu da barindirir evet diyenlerin kanını almam..

tüm bunları söylüyorum ama haftada bir operaya olmadi baleye giden bir adam olarak bu sene de sezonu açtığımı bunu da "otello" adlı bale ile yaptigimi itiraf etmeliyim. öncelikle yanımda oturan toplam yaşlari 250 olan teyzelerin omzumu okşayarak "afferin cocugum genc yasta operaya geliyorsun" demelerini tasvip etmedigimi bildirmek istiyorum. blogumu okuyan ve dün operaya giden ninesi olan insanlar varsa lütfen bir süre konusmasinlar.
http://www.webeeo.com/resimler/makale_resimleri/000/028/28642/izmir-o.jpg
oyun, şekspir'in bir tragedyasi. okumayanlariniz varsa gitsinler okusunlar yazinin devamini okumadan önce (oh bebek) yoksa ben özet geçececegim. bir arap var, nami diğer otello. bu üstün bir savaşçı, belli bir yaşina kadar savaştığı mekanlarda taş gördü mü deviren, baş gördü mü kesen bir adam olmuş. sonrasinda gidip venedikli bir kadına sevdalanmiş. tam hasiple nasip gibi hayalar cekip gerdeğe girecekken, bizim osmanlı "hadi kıprusu alalum leventler" diyip akin düzenlemeye karar verince bizim otello da kibris'a gitmiş..


http://www.artilya.com/files/image/otello-balesi-314x164.jpg



tabi desdemona cabbar kadin. "bakkala gidip gazete alacagim babacigim" diyip kibris'a kaçıyor.otello'nun yanına.. desdemona'da melek gibi bir kadin. direk zaten otello'nun subaylari iago ve cassio desdemona'nayi"yenge de erik gibiymiş " diyerek değerlendiriyorlar.. bu casio ve iago ikisi subay olsa da iago biraz celimsiz, casio ise acaip yakisikli. allem ediyor kallem ediyor iago cassio ile desdemona'nin birbirleriyle aşne fişne, bunu da cassio'nun cebinden cikan desdemona'nin mendilini otello'ya göstererek beyan ediyor.. ama yok tabi öyle bir şey. iago mendili çalıyor, cassio'nun cebine sokuyor falan. yani oyunun esas hadisesi "iago" denen hergele.. otello namus davasına gidiyor desdemona'yi öldürüyor.. öyle olunca mutsuz oluyor tabi. sonra iago "şakaaaa" diyip çıkınca bir gerginlik olsa da sonrasini anlatmayayim ben..

velhasil bu bir tiyatro oyunu, bunu bale yapinca iş çığrından çıkıyor. balet ve balerin arkadaslar yanlis anlamasinlar ama nihayetinde maksimum 25 hareket var balede. kuğu gölü gibi trişka bi mevzuyu bale ile anlatabiliyorsun ama, şekspirin otellosu gibi komplike bir hadiseyi bale ile anlatmak cidden bir deha istiyor, ve bu dehayi ne yazik ki tanri bizim ülkemize bahşetmemiş.. bale ile vucut dili ile şekspir oynamak tv'de gezelim görelim programinda "isparta'nin her yeri gül kokuyor" demekle eş değer neredeyse. evet çok güzel olmuş oyun, ama imkanlar sınırlı. nihayetinde şekspir'i şekspir yapan dialoglari.. yani nasil diyeyim, dünyanin en mükemmel balerini gelse vucut diliyle şunu diyebilir mi ki:

"opmustum seni oldurmeden once,oyle olacak yine...olduruyorum kendimi can vermek icin opusunde"


bununla birlikte sahne dizayni, kostümler mükemmeldi. tüm oyun boyunca çok az kadın iç çamaşırı gördük ki bence bir bale'nin en önemli noktası bu. ben oraya don görmek için otursam, revü'ye giderim baleye değil zira.. arap bir otello bulamamalari, eğer ki izdob'un kadrosunda "samuel jackson" yoksa kolay degil. ama allaskina yahu, sayın "kıvanç ekin" tüm bir yaz varken önünde, insan biraz esmerleşir. en azindan fedon gibi olabilir yahu! bembeyaz bir arkadaştı otello'yu oynayan.. (hoş balerin arkadaşın dediği gibi tek temsil bu değil kıvanç beyin oynadığı, yüzüne gözüne ayakkabi boyasi misali bir şeyler sürsen olmaz, zira hem arap baci moduna girer, hem de inanilmaz terliyorlar.. teknik imkansizlik diyelim işte. her tiyatronun otello için bir siyahi arkadaşa ihtiyacı var ama..) desdemona ise tam aksine bence desdemona'dan bile güzeldi. sahsen benim hayal ettigim desdemona biraz daha tombuldu mesela. ama sanırım bale oldugundan, baskül ailesinden bir üyeye bale yaptiramayacaklarindan desdemona böyle citi piti bir kiz oldu. çok da güzel olmuş velhasil, son sahneden önce sadece işitme engelliler dili ile durumu anlattigi anlar acaip dramatikti, gözlerim dolacakti yanimdaki benim omzumu seven teyze olmasaydi. sarilir aglama der diye korktum..
http://www.gundemgazetesi.net/images/news/4854.jpg
oyunun sonundaki portatif küvet, dekorun içbükey yapisi falan enfesti. ama dediğim gibi baleyle, hele aradaki iki satir konusmayla olmamış bu iş. ki oyun sonunda "valla hiç bir şey anlamadim" diyen insanlardan da bu anlaşılabiliyordu.. ben mevzuyu bilmesem ben de anlamazdim nihayetinde. zira bir takim insanlar çilgin danslar yapiyor, bati yakasinin hikayesindeki gibi birbirlerini iktirerek dans ediyor onun da "aslen dövüş" olduguna inanmamizi bekliyorlardi.. mesela mendil'in otello'ya gösterilmesi sahnesi pek vurgulu değildi, ya da mesela iago ile desdemona'nın yaveri "emilia"'nin aslında karı koca olmasi anlatilamamıştı. sanki iago gelip mendili zorla caliyormus gibi gösterildi. oysa benim hatirladigim, emilia kocasina istemeyerek de olsa veriyordu o mendili..

yine de iago'yu oynayan Timur Varlıklı veya Sertan Yetkinoğlu (kimin cumartesi matinede oynadigini bilmiyorum. biliyorsaniz söyleyin lütfen zira ben bulamadim) kesinlikle mükemmeldi. Adam bale de yapsa mimiklerine kadar oynadi. gerçi bi ara bianca ile takilirken adile naşit'i düşünmek zorunda kaldi ama olur o kadar.. sarışın ve adının ne olduğunu bulamadiğim emilia'nin da en yetenekli dansçı olduğunu söylemem gerek..

benim eleştirel yorumum 6.3/10 bu oyuna.. ama gidin izleyin izmirdeyseniz. öyle çok bir para degil (tam 15, öğrenci 7.5 pazarlikla 5)

Cumartesi, Ekim 17, 2009

Haftanın şarkısı #39: Groove Alla Turca - Nihavend Longa

yıllar yılı, yaz biterken benim de bir şekilde tüm şalterlerimi indirip kurt cobain'in mtv unpluggeddaki durgunluğuna benzememi okulların açılmasına bağlardım. nihayetinde koskoca yaz tatili bitiyor, ve eline osurup onu koklatan "hayrettin"'in yanına dönüyorduk.. (hoş ben yazlik bebesi olmadım hiç. hayatimin en güzel tatili atv'de ikindi vakitleri alaaddin'in gösterildiği senenin yaz tatiliydi.. o da ne güzel bi cizgi filmdi hey yavrum hey!)

bu sene de sektirmedi. hayrettin veya muadilleri yok etrafta ama ben yine annemi arayip "ya şu yeşil hırka vardi o nerede" moduna girebiliyorum. bir kere üretimim düşüyor.. kendi başıma yaptigim performans değerlendirmelerimde gördüm ki yilin en üretken zamanı nisan'in ikinci haftasi ile haziranin 3. haftasi arasindaki bölüm. bu bölgede inanilmaz üretkenim. geçen sene tiyatro oyunu yazdim hatta o süreçte düşünün artik (heykellerin etekleri: camille claudel..) ama ilenç olsun son bahara durgunlaşıyorum tamamen.. hiç bir şey yapasim gelmiyor.. bir tane fake hesap açtım facebookta.. oradan mafia wars ve restaurant city oynuyorum tüm gün.. "nette göremedim seni" diyenler oluyor "vallahi mafia warsta adam dövdüm, sonra 31 cektim(kendimi şımarttım demeli gerçi) yattim uyudum" diyemedigimden "işlerim yogun bu aralar" diyip kestirip atiyorum..

ama düzelticem bu yazgıyı diyerek hop bir arkadasi aradim "gel operaya gidelim" dedim. kabul etti. gittim biletleri almaya. izmirde opera bale konakta ykm'nin hemen arkasindadir. bilet satan da şevket abi diye bir abi vardir. adını yanlış bilmiyorsam. o abinin bilet sattigi yerin bir kapisini ben görmedim cumle hayatimda. zaten yasli bir abimiz muhtemelen o orda dururken bina üstüne yapildi. her neyse dedim böyle böyle, otelloya gelicez biz. dedi 1 kişilik yer var yer kalmadi.. ama dedim hani biz 2 kişiyiz sıkışırız, olmaz dedi.

"117 senelik şanli izmir elhamra operasinda bugune kadar iki kişi ayni sandalyeyi paylaşmamiştir ama sana vereyim sen gel, arkadasin zaten operayi cok izlemek istese senle gelirdi" diye verdi inceden gazi..

ben de aldim bileti anasini satiim napiim. dayanamadim. sonra arkadasa da "bilet kalmamis canim ya ama disari cikalim iceriz" dedim. gidip birazdan tek başıma opera izleyecek yeri geldiginde alkislayacak koca memeli sopranoya icimden "ahmetlere bak ahmetlere" diyecegim için çok mutluyum..

işte benim de sonbahar açılımım ancak bu kadar oluyor.. bu nedenle haftanin şarkisi nihavend longa'nin burhan ocal yorumu.. groobe alla turca diye müthis bir albümden.. bu nihavend longa oldum olasi şark kurnazligini, şark neşesini, kolaydan köşeyi dönmeyi anlatir bana.. nihavend longa bu topragin müziginin dev bir sutunudur haliyle. hell yeah!!

Pazar, Ekim 11, 2009

Haftanın şarkısı #38: Ayten Alpman - Sensiz Olmam


(bu sene altin portakal'in yabanci film bölümünde bir zombi filmi de yaristi.. sanırım)

bu altın portakal tam 45 yilda, türk sinemasını gazlamış, yeşilçam'i yeşilçam yaptı eyvallah.. ama kontağı 80 darbesi ile kapamış be arkadaş.. hala o günlerde sanıyor kendisini. öyle olunca festival huzur evini andiriyor gün be gün. 45 sene önce orada olup, kalabalığı selamlayan adam var yahu orada. en son filmini 93 yilinda yapmış, kaliteli bir sanat filmi olmuş çağın gerekleri neticesinde, ama iş yapmamış işte.. o adam antalya'ya gitse ne olur, gitmese ne olur artik.. halk doymuş ki onun beyaz saclarina..

ama sen altin portakal'i biraz değiştir, kanun değil sonuçta bu. "iş bu anlaşma ile boğazlar türkiye devletinin kontrolune verilecek, ve antalya film festivalinde sadece yeşilçam filmleri yarışacak" gibi bir şart yok. senede bilmem kaç tane dizi çekiliyor. ver onlara yavaştan altin portakal. senenin en iyi dizisi de, en iyi bölümü de, en iyi erkek oyuncu, kadın, ne bileyim efendim bir ton ödül koy dizilere. sonuçta zamanında yeşilçamla işliyordu bu çark, şimdi de dizilerle işliyor.

eminim ki tarik akan'dan daha çok seyirci ve ilgi çeker kivanç tatlıtuğ. filiz akın'a hayat boyu başari ödülü vermekten daha çok konuşulur bergüzar korel.. velhasil birisinin altin portakal organizatorlerini "yeşilçam eski yeşilçam değil bilader!" şeklinde uyarmasi gerek.. acı ama gerçek ne yazik ki..

bu arada çalan şarkı ayten alpman'ın 67 tarihli bir şarkısı. tarık akan bir çok kizi tavşanlar gibi bafilledikten sonra gülşen bubikoglu'na aşık olmasi, akabinde gülşen'in "sen güvenilir bi herif değilsin tarik. beni o kizlar gibi tokmaklayamazsin" demesinin akabinde tarik depresif olur. işte o anlardan birinde bu şarki çalar.. insan hakketten o zamanlarda kalmak istiyor. ama sonuçta biz festival düzenlemiyoruz degil mi?

Ara Güler


kör topal cumhuriyetimizin taçsız krallarından biri olan bu adami, nezih tavlaş'in yari biyografi yari roportaj kitabi foto muhabiri ile bir kez daha tanima şerefine eriştik.(çok ciddi bir giriş oldu.. sanırım) heyyyoooo!! madem bu erişenlerin içinde kendimi mustehzi bir yere sokabiliyorum, o zaman bir kaç laf etmeli hakkinda, dermişim. (ciddiyeti bozmaya çalışıyorum bu noktada)

öncelikle bu adam çok sever vatanını. hatta o demiyor, ama muhtemelen biliyordur ki ali şeriati'nin mükemmel bir lafi vardir her insanin aklina kazıması gereken "düşünebilen kimse, kendi toplumsal ve kültürel gerçeklerine uygun bir dünya görüşüne sahip olabilen insandır." (ali şeriati'yi okuyunuz. kendisi devamli olarak elinde sopa olmayanın tanında olmuştur. sonra taraflar değiştiğinde, zamanında elinde sopa olmadığında desteklediği adam sopaya kavuştuğunda ilk önce ali'yi dövmüşlerdir)

işte ara güler tüm hayatını bu düşünce doğrultusunda yaşamıştır. kitabin bir yerinde william saroyan ile 1975'teki roportajini anlatirken şöyle diyor (ki kanımca ömründe en çok etkilendiği adamların, mesleki olarak etkilendiği adamların dışında olarak, en büyüğüdür saroyan) : " sokaginizin kücük insanlarini tanir misiniz? komsunuz kücük ayakkabi boyacisini, dondurma saticisini, deri ustasini, terziyi. william saroyan tanir hepsini. hem de tüm dünyaları ile. tüm dünyalıdır bu adam. onun bakışı ile insanlara bakmak, dünyayi ikinci kez kesfetmekten daha üstün bir şeydir. çünkü saroyan en küçük şeyin en önemli şey olduğunu öğretir bize.". toplumunun gerçeklerini bilme ve tanıma hadisesini o kadar abartmıştır ki kitapda "ulan trenler bile bir yere gidiyor biz oturuyoruz.." demelerinin akabinde sivas'a gidip oradan bir kilo kaymak alip, diyarbakir'a gidip tatlinin üstüne koyup yediklerinden bahseder. tüm o yollari alkol eşliğinde gidince ayıldıklarinda diyarbakirda olduklarini farkedip, oradan ödüllü bir roportaj ile dönebildiklerinden de dem vurur. (hoş burada, at yarışçı mantığı var. "bak bak hergelelik yaptik yine de kalktik süper roportaj oldu" demeye getiriyor. ulen sen bi bok çıkartamadığın zamanları da söylesene)

işte ara güler'in tüm sanat yaşantısı budur. artistlerin, ünlülerin fotograflarini bile cekerken onlarin dünyasinda olmak, onlarin kücük ayrintilarini göstermek ister. dustin hoffman'i bir artist olarak fotograflamaz mesela, koca burunlu olarak burunlu olarak fotograflar. picasso'nun "100 lira vermeyelim buna şimdi" diyip, çek yazdığını, zira çeklerin üzerindeki picasso imzasina kimsenin kiyamayip çekleri bozdurmadığını böylelikle picasso'nun parasının cebinde kaldığını bilmeden fotoğrafını çekemez onun. hatta bir gün lisa minelli'yi kalaylamıştır bu uğurda. "sahnede çek işte fotomu" diyen lisa minelli'ye "şipşakçı mıyım ulan ben!" diye çıkışmış, oracikta vermiştir ayarı..

ara güler her ne kadar zengin çocuğu olsa da tirnaklari ile kaziyarak, kendi başına öğrenerek ara güler olmuştur. kimse ona şunu şöyle yap, bunu böyle et, şuraya git, burayi hallet dememiştir. ve o yüzdendir ki kendisine bu tür şeyleri isteyerek gelen insanlara kizar. zeka bu dünyada saygi duyulacak tek şeydir onun için ve aptallara, debil'e kesinlikle saygi duymaz. öyle pek iyi bir adam da değildir yani. ona yardim edeyim, bunu kalkindirayim, şu sevinsin. ona göre her koyun kendi bacagindan asilmalidir. ha iyilik yapilir ama kendini zarara sokma pahasina değil..

velhasil kaldirim taşı büyüklüğünde bir pirlantadir ara güler. ne boynumuza asip dolaşabiliriz, ne de kaldirima döşeyebiliriz.. ama eşsizdir.. bu ülke bir daha ara güler görmek için muhtemelen bir 100 sene bekleyecektir.

ben istanbulda çalışırken, her akşam akşam yemeklerini ara cafe'de yerdim. işte o günlerin birinde çekildi bu fotograf. kendisi bir gün bana gelip "her akşam burdasın, beni öldürmeye mi geliyorsun?" diye sorana kadar gittim ara cafeye. birlikte foto cektiremedik işte korkumuzdan. ama şener şen ile birlikte çektim fotosunu.. hell yeah!

Perşembe, Ekim 08, 2009

Haftanın Resmi. Henri Cartier Bresson - Zıplak!

http://paulturounetblog.files.wordpress.com/2007/08/henri-cartier-bresson04.jpg
abi bir işin soyutunu yapabiliyorsan, ne bileyim "gerçekçilik akimi", "modernizim ekseni", "kedicilik menşeyi" gibi şeyler çıkartabiliyorsan ben o yaptiğin işe sanat diyebilirim rahat rahat. fotografa sanat demeyenlere de nanik yaparim. fotograf bal gibi sanattir. ha enayi bi sanattir o ayri. resim yapmak, heykel yapmak gibi zor bir şey değildir. bir ton masraf, ter dökmezsin basarsin tuşa hop akar gider. daha iyi makinen olursa daha da kolaydir basmak tuşa ama muhim olan neyi ne zaman çekeceğini bilmektir kanımca..

yukardaki fotograf, bu sanatin en şahanelerinden "henri cartier bresson" adlı bir insanın 1932 yilinda paris'te çektiği bir fotograf. cep telefonlarindaki 3 mp'lik kameralardan bile dandik bir kamera ile böyle bir foto çıkmış meydana.. "ziplayan adam pariste" adını vermiş fotografa da. adi hakkinda çok düşünmediği belli. zaten net işte, adam zipliyor daha ne konuşuyoruz ki? bresson büyük adam ama.. "louvre müzesinde ilk fotograf sergisi açan adam" gibi bir titr'i var. daha büyüğü ancak "monalisa'nın üzerine işeyen ilk insan" gibi bir şey olabilir sanırım..

ama işte fotoğrafi güzel yapan şey seni bambaşka yerlere götürebilmesi. sanatın tüm entelijansini siktir edin, bir takım insanları, bir takım yerlere götürebiliyorsa o resim/şarkı/kitap/fotograf o işte bir sanat yapitidir. bu kadar netim bu konuda..

Ce blog est un anarchiste

IMF karşıtı protestocular polisle çatıştı, Taksim savaş alanına döndü

aldığım eğitimi bir yana bırakalım, bir çok banka veya finans kurumunda çalışmamı da bir kenara bırakalım, bu blogun yazarı anarşist bir hergeledir ve bu istanbulda dün yaşanan banka parçalama eylemlerini yürekten desteklemektedir. 2-3 gün süren gösterilerde yaralanan vatandaşların, ve ölen insanın da anarşistlerin değil devletin değil polisin bok yemesi olduğunu vicdanı ile bakan rahatlıkla görebilir bence..

ama basın garip işte.. bir ton havale parasi verdiğinizde, "yillik masraf" diye sormadan para kesildiğinde, borçlara faiş faizler uygulandığında, dünya krizdeyken kazanan tek sektör bankacılık olduğunda ayıp değil onlara göre, camları kırıldığında çok çok ayip? hasiktir oradan acaip basin..

"efendim o bankalar içinde kalan insanlar, çalışanlar çok korkmuş".. bankalarda, şubelerde çalışan birisi olarak şunu diyeyim ben size, o bankalarda şubelerde çalışan insanların yüzde 95 i boktan insanlar. 700 lira maaş alip sex&city yaşamlar yaşıyorlar..

sevmiyorum üretime katılmadan kar etmeyi, sevmiyorum "piyasaya para pompaliyoruz" ayaklari ile tefecilik yapilmasini.. ve işte bu yüzden, bu blog anarşisttir!

Haftanın şarkısı #36 & #37: Father and Son & Feeling Good

bilimin bize verdiği süper cevaplarin ve geceleri rahat uyumamızı saglayan haplarin yaninda veremediği şeyler de var. mesela ne zaman nasıl büyüyoruz.

bundan 8 sene evvel babam ilk kalp krizi geçirdiğinde çok feci hissettiğimi hatirliyorum. dünyam yıkılmıştı ki dünyam ailemden ibaretti. tek cocuk olmanin özelliklerinden birisi dünyanizin iki tane kocaman kaplumbaganin sirtinda olmasi. kardeslerin sagladigi "atlas" vari dünya tutuşunu siz elde edemiyorsunz. o kaplumbagalardan birisi "yeter" demeye calismis, ama yine çağdaş bilim buna izin vermemiş ve hayat devam etmişti. ama gerçekten kendimi felaket hissetmiştim. ellerimi başımın arasina koyup saatlerce durduğumu ve bir yandan da agladigimi hatirliyorum.. hoş bir soda şişesinin üzerine oturup ölmeyi beklememiştim yine de..

bu gecen haftalarda yazdigim babamin ikinci enfarktusunun bana öğrettiği bir şey oldu. o da resmi olarak büyüdüğümü farketmem. (resmi gazetede yayinlansa böyle şeyler daha şenlikli bir cumhuriyetimiz olabilir) ulen adam ölüyor orada, tamam ben felaket bir endişe içindeyim ama o 8 sene önceki dünya yıkılması durumu yok. bir tevekkül hasil oldu "ne yapalim böyle işler sırayla" diyebildim bir an. şu yazilmamiş ama bir şekilde herkes tarafindan öyle olmasi düşünülen, öyle olmasi uygun görülen hadise vuku buldu "önce ebeveynler gider buradan" ya da el yazisi güzel diye dandik düşüncelerini okuyabildimiz çiçero'nun dediği gibi "savaşta babalar oğullarını, barışta oğullar babalarını gömeler" (o dönemlerde çok sahane fikirleri olup okuma yazma bilmeyen insanlar olduğuna eminim)

hayat size, ebeveynlerinizi kaybettiğiniz zaman yaşayacaginiz aciyi, kolunuzu kaybetmekten, serce parmaginizi koltugun ayagina carpma durumunda yaşayacaginiz aciya çeviriyor.. acı yine büyük ama işte hayat devam edecek, biliyorsunuz..

velhasil bu "sirayla" kismi şükür ki ertelendi. hala birlikte güldüğüm, benim okuduğum kitaplari ben yokken araklayip okuyan, benden çok seven, yemek yapip bize yediren, komikli bir şey izlediğimde, kafami çevirip o gülüyor mu diye baktığım, en büyük galatasarayli, ve sallanan koltukta uyumayi seven ve tansiyonu benimkinden küçük çıktığında "nasil koydum" bakışı atan, kocaman bir babam var.. eh kendimi mükemmel hissediyorum haliyle.. yorum yazan, geçmiş olsun diyen herkese teşekkürler..


bu arada iki şarkı. ilki cat stevens.. "father and son" bu ingilizler bir şekilde babalar hakkinda en şahane sanat eserlerine imza atmişlar. şu daniel day lewis'in oynadigi "in the name of father" aklima geliyor zaten ne zaman babami düşünsem mesela..

ikinci şarkı da koyu tenlilerin en güzel kadını nina simone'dan "feeling good" güneş bile insanin mutlu olduğunu bildiğinde, şarkı söylemekten başka bir şey kalmiyor diyor neticede.. ki bu zorluklarla geçmiş ömründe ne kadar az mutlu gün yaşamıştır nina simone.. ben söyleyeyim "12" (kusuratli verdim farkettiyseniz)

Perşembe, Ekim 01, 2009

Yine bana dair


bloga öyle net bir şekilde hayatimdan parcalar yazmak gercekten hoşuma gitmiyor. bir insanin bloglarda "bugun sevgilimle birlikte oldum bana süper bi süpriz oldu 2 tane pipisi varmiş" gibi yazilar yazmasini "bugun kazanım ölmüş, ama neyse ki doğurmuştu" gibi günlük tutmasini mantikli bulmuyorum..

ama şu an o kadar mutsuz/yalnız/sinirliyim ki ve durumu anlatcak pek kimsem olmadigindan oyle çaresizim ki ancak buraya yazabiliyorum.. yoksa bir insanin neden akli melekelerini yitirdigine birebir tanik olacagim aynanin karsisina gecip..

öncelikle şöyle diyeyim. bu aralar başıma beni mutlu etmeyen seyler ardi ardina gemlekte. bu ying yang dedikleri şey mevcutsa, bir ara cok fena mutlu olmam gerekiyor.. gecen hafta cuma günü sevgilimden ayrilinca, evde yalniz mesut otururken dün aksam gibi annemi aradim. kendileri istanbulda babamla turistik seyahatteler. istanbulun ne kadar yatiri varsa gitmişler maşallah. ama dün gece bana annem:

"sakin ama sakin panikleme, gelmeye calisma ama baban kalp krizi gecirdi" dedi. sali günü 3 civarinda kriz gecirmis. çok bir şeyi yokmuş, stent takilmiş, gayet yürüyebiliyor tuvaletine kendisi gidebiliyormuş.. bundan 8 sene evvel de kriz gecirdiginden durumun nasil olabilecegini, kotunun ne oldugunu biliyoruz.. eh eş dostu falan aradim ettim biraz yardimimi dokundu doktoruyla konustum, gelme etme dediler ama yannız başınayım sonuçta.. tek çocuk olmanin en boktan yani bu.. boyle felaketler sirasinda devamli yalnizsiniz. bir orman gibi kardeşçesine durumu bir kaktüs gibi dikenliymişcesineye dönüşüyor. yanındaki 2 kaktusun birden yok oldugunu gorunce günesi direk beynine yiyorsun "ulen ben hazir degildim, buna gore su depolamadim" diyene kadar buharlasiyorsun işte..

her neyse. gecen hafta ayrildigim icin hemen eski sevgilimi aradim tabi. herkesden evvel onu aradim. cünkü ben bu kiza seviyorum demişim anladiniz mi? öyle boktan bi kelime soylememisim yani seviyorum demisim, olmuyor nasil olsa gidiyorsun ayrilalim demişim, ne bi hirlama olmuş, ne bir gürleme olmuş "ok mi ok ayrilalim bye" denmiş.

dün konustum, ettim. hos msnde konustuk, ben sms ile rahatsiz etmemek icin durumu anlatmistim ama aramamistim işte. o da aramadi.. eyvallah ne bileyim.. aramayabilir..

ama bugun, yahu bir kere nasil oldun diye bir şekilde sor degil mi? saat 2300 gibi mesaj attim ben buna "iyi misin" diye, dedi "iyiyim" 10 dakika sonra mesaj attim "böyle yapinca sana olan sevgimi bitiriorsun en ihtiyacim oldugu zamanda arayip sormayarak" dedi ki, "bitmesi gerekiyor demek ki"..

bir takim sahislar buna makul diyebilirler ama ben anlamiyorum. gercekten. sevgililik bitince insanlik da mi bitiyor? nasil bir kötülüktür bu? ben seninle sevgili oldugum icin kimseyi aramamis, kimsenin yüzüne bakmamisim, arkadaslarimla disari cikmak yerine yeri gelmiş senle disari cikmisim, sen bu durumda "bitmesi gerektigi icin aramadim" diyebiliyorsun..

kim ne derse desin bilmiyorum ama ben bunu hemandeki iskelator bile yapmaz diyorum. gölgelerin gücü adina falan da, heman'in babasina bişi olsa "abi kavga baska insanlik başka, kaldi ki ben insan degil bi iskelator olsam bile durumunu anlarim" diyebilir.. ki demiştir de..
http://www.diziler.com/gallery/47330801e2f24eebebb9ded622ff3e7799e758b3m.jpg
böyle insanlarin gercek anlamda var olmasina, dahasi benim onlari sevmeme sasiyorum.. "seni seviyorum" demek ne kadar anı anlatan bir şey bazilarinda..

numarasini silmesem cok fena seyler soyleyecektim. sadece bir beddua ile "umarim basina kötü seyler gelir" demekle bitirebildim. onun icin de pismanim gerci. özür dilerim buradan..oysa 3 kere arayip halimi sorsa, evlilik teklif etmeyecektim..

ayrica benim babam sanırım onu dovecek! cünkü benim babam çok saglam birisi ve kocaman elleri var ve beni üzenleri döver.. gerçekten dövebilir. ayrica sordugunuz her soruya da dogru cevap verir bir kere! ama yine de söylemicem ben kalbimi çok kırdığını. dövmesin gerek yok yatsın o iyi olsun yormasin kendini bi daha sadece.

Salı, Eylül 29, 2009

acıkmak

http://www.crabbiemasters.com/images/printables/crabbies/Hungry-bw_c.jpg

acıkmaktan gerçekten nefret ediyorum.. hatta acıktım yine... yazıklar olsun bana! daha sabah yedim! yazamadım bak bir şey. aç ayı oynamiyor işte (hoş aç ayı oynamazsa oynamazın, blogger bir ayı değildir!)

Cumartesi, Eylül 26, 2009

Haftanın Şarkısı #35 - Herşey bitmiştir artık



Rana alagöz'ün bir şarkısı bu. 72 bilemedin 73 yilinda salmış ortaya. mühim olan bir sene sonra "herşey bitmedi bitemez" diye devam etmesi. her şarkici ayni fikri takibi yapsa, bu dünya daha şık bir yer olurdu..

Her neyse, şu çok gezen mi bilir çok okuyan mı kıyası vardır ya, hergelenin teki çok okumuş da çok görenden daha çok bilmiş, vay efendim orası öyle değilmiş bilmem ne kitabinin bilmem ne cildinin 3. paragrafinda demiş ki "o olay nah öyle olur".. Ben de bundan bi 15 sene önce kandım bu dustura, okudum ettim boyna, yazdım çizdim, yaşamayı sınırladım, sevdim evimi, bir kere sevince tam sevdim, ilişkiler hakkinda bir ton konuştum, çoğu doğru, çoğu bir yerlerden okunmuş..

eh şimdi şöyle oldu bu "vaay çocuğun ağzı laf yapıyor, demek ki yediği önünde yemediği arkasında bir insan. hem etrafinda da bir çok kız var baksana".. Kitaplardan aldık çunku gazi, nicolai hel gibi iş atmayi ogrendim, arturo bandini gibi çok afedersiniz çakmayi, romeo gibi aşık etmeyi, kamuran gibi takılmayı... ama işte kaz'ın ayağı öyle değil. teoride süper olunsaca, pratikte hababam sınıfının şefket altuğ'su kadar acemi ve beceriksiz kalıyorum.

yani mesela hikayeyi tamamen yanlış kurguluyorum. benim ilişki die betimlediğim şeyin bir başlangıçı var, sonrasinda yükselen bir ritmde konusuluyor, arkadas olunuyor "ahah cok komiksin ya" evresi var mesela, orası aşıldıktan sonra sevgili olunuyor, sonrasinda sevgililik bir noktada bitince, aynı yoldan geriye gidiliyor.. yani böyle bir tepe gibi.. durun çizicem:


bu bana acaip mantikli geliyor. cünkü kanimca aşk dedigin şey pi sayısı gibi bir şey. "3" deyip kestirip atabildiğin bir şeyin ilişkisini niye yaşayasin ki? ama realitede öyle değil işte, ben hala muhteşem gatsby gibi ilişki ararken, olay kücük bir aşk tepeciginden ziyade antalya falezlerine benziyor. yumuşak bir iniş beklerken birden kendinizi denize düşmüş buluyorsunuz ki inanın bu çok can sıkıcı..

can sıkıcı olduğu noktada insanin tipik davranışı başkasına bok atmak olduğundan yapistiriyorsun yaftani, "bak işte başka birisiyle takiliyor, muhakkak ki sevisiyor biririsiyle, söyleeee buldunmu aradigin aski soyle" falan diyor, icabinda kenan dogulu sarkisi bile söyledigim oldu gecen gün:

sanki umrunda belkide onunla
sevişiyor çılgınca
yine de kalbim hep onunla
sen benim masum biricik meleğim..

(bu arada acaba kenan doğulu hala o güneşli dövmeyi üzerinde taşıyor mu? bir dönem güneşli kolye takiyordum anasını satiim. zira o mavi ceketli klibindeki cocuga benzetiyorlardı beni. hey yavrum hey)

daha çok ilişki yaşamaliyim sanirim. 3 senede bir 3 ay ilişki yaşamak çok acemi kılıyor beni... kitaplardan öğrendiklerimizi gerçek hayata aktarmaliyim.. hem hergele ben değil miyim ki okullarda daha çok gezi olmalı diyen.. kendim evde oturursam halim nice olur.. hoş rana alagöz gibi "baktin ilişki bitti lalalalalala" demek de fena degil..

ama çok özledim ulen!

Perşembe, Eylül 24, 2009

fizik yazıları: anti madde

http://i.usatoday.net/tech/_photos/2009/07/24/g-forcex-large.jpg

bu anti madde dedikleri nane, koca koca adamlarin, dünyanin en saygin üniversitelerinde, en saygin hocalar tarafindan yetiştirilen insanlarin, sirf hikayedeki bi acigin kapanmasi icin inandiklari şeydir.. yapmayin allaskina, hiç anti madde diye bir şey olur mu?

öncelikle şunu söyleyeyim, ne gören vardir bu maddeyi, ne duyan, ne elleyen, ne yutan vardir. hatta izi bile yoktur bu maddenin. "vaay buradan anti madde geçmiş izler daha sicak" diyebileceginiz bir nokta bile yoktur. karadelik gibi degildir yani. onu da goren, eline alip "agirmis" diyen yok ama varligini izinden tespit edebiliyoruz. ama dedigim gibi anti madde'de böyle bir şey bile söz konusu degil.. ha teoriden yola cikilarak, `cern`de antimadde yaptilar, ellerine saglik, da işte dogada yok arkadas bundan!

ama teorinin biri bin para, neymiş samanyolu'nun merkezinde varmiş, orada kaynıomuş allah allah! bilmeyenler için söyleyeyim ki, samanyolu'nun merkezinin varligindan bile emin degiliz.. etrafinda inanilmaz bir toz bulutu oldugundan, ne bir ışık, ne bir mikro dalga, ne bir radyo dalgasi, özetle hiç bir dalga bize oradan ulaşmamaktadir. samanyolunun merkezi hakkinda bilgimiz "na şurada" demekten öte degil. hal böyleyken "orada çokmuş, irmaklardan akiyormuş anti madde" demek, jules verne'in `ay a seyahat` kitabindaki ay dekorasyonundan öte bir şey gibi gelmiyor bana..

şu üzerine kütüphanelerce kitap yazilan `büyük patlama`nin, olusumuna sahip olsak "cay doldurup geliyorum" dememizle tüm eglenceyi kaciracagimizi biliyoruz. yani birden olmuş işte. o birden oluş durumu 1 saniye falan sürmüş ama o bir saniyede neler olmamış ki? işte o neler olmamışı "bir anda" fikrinden kurtarmak icin bilim adamlari "plank zamanı" diye bir hadise bulmuslar. her saniyeyi 10 üzeri eksi 43 lük bölümlere ayirmişlar. o vakitte neler oldugunu izah etmisler. her döneme de isim vermişler. işte burasi patliyor, burada şey oluyor, boyutlar burada kayboluyor falan filan.

işte o dönemlerden birisi `hadron` donemi. bu hadron doneminde madde ve anti madde birbirine carpiyor. ve birbirlerini öldürmeye basliyorlar. yok ediyorlar düpedüz. eşini bulan puf gidiyor. buraya kadar mantikli. yani hiçlikten bir bok oluştu, o halt da daha kendine gelemeden yokolmak üzere.. bana burasi mantikli geliyor arkadas.. mantikli gelmeyen tarafi, anti madde'nin bir şekilde daha dayaniksiz olmasi neticesinde elimizde sadece madde'nin kalmasi. yahu bu anti madde komple madde'nin antisi. nasil olur da daha dayaniksiz olur arkadas. aklin hafizalan aliyor mu senin bunu? yumurta mi bunlar birbirine vuralim da biri kirilsin, kiran da "hop üttüm yumurtani" desin?

bilim adamlarinin buna bir yanıtı yok işte.. anti madde diye bir şeyi ürettik mi? ürettik.. yani olabiliyo öyle bişey. biz üretiyorsak big bang kralini üretir o da aşikar, ama neden kayboldu? kim ona "siktir git buradan, burada evren kurcaz" dedi bilinmiyor, trip atip bir anti evren mi olusturdu o da bilinmiyor. ama bilinen bir şey var ki o da öyle bir şey varsa yani anti evren diye bir şey bu çooook manyak bir şey olurdu.. oh bebek..

Salı, Eylül 22, 2009

Blogger uyuma, yazarına sahip çık!

blogger'da bir kaç gündür bir sorun var, ne zaman bir şey yazma hevesim gelse blogger'a giremiyorum, girene kadar da hevesim kaçıyor. o yüzden işler düzelene kadar ara veriyorum..

siz bu süre zarfinda sakın gremlinlerin üzerine su dökmeyin! rakı'da dökmeyin. hoş merak ediyorum, rakı döksek acaba yine manyak olurlar mı? işte senaryolarda eksik olmayacak arkadaş! ne bilcem ben rakı dökülünce ne olduğunu?

Salı, Eylül 15, 2009

LOVER BOY SCENE - DIRTY DANCING (HIGH QUALITY)

birilerinin, 3g yi ne bileyim efendim, bilmem kaç kilometre hiza falanca saniyede cikan arayi bulmak yerine kansere care bulmasını dilemek cok mu ahmakça?

nur içinde yatsın kabarık saçlı idolumüz..

Pazar, Eylül 13, 2009

ikinci içeceği isteyebileceğini/içebileceğini farketme yaşı


yıllar önce sanırım ekşi sözlükde nazmiye demirel yazmıştı bunu. ne olursa olsun biz internette yazılar yazan, yazılar okuyan çocuklar orta sınıf ailelerin çocuklarıyız. zira zengin ailelerin çocukları nette pek takılmıyor bunu biliyoruz. (ki o yüzden dostum pucca, netten zengin manita yapamayacaksın üzgünüm) yani hepimiz bir lokantaya gittiğinde tek meşrubat içme kodeksi ile büyüdük. bize öyle öğretildi işte, "sen ne içeceksin?" sorusu babamiz tarafindan bize soruldu, biz de o masanın kenarindaki "fanta, kola, şalgam, temsili ayran" dörtlüsünden kolayı istedik hep.

o kolalarda hep yemekten evvel geldi ki o çocuk, cocuklugunun verdigi haytalikla hemen hüpletsin kolaları başlasın zengin piçi gibi "babaaeeaaeaa bana kola al" şeklinde zirlamaya.. ama yoo dostum yoo hiç birimiz şişko nuri misali değildik, hiç birimiz ikinci kolayı isteyebileceğimizi düşünmedik. "aman çabuk içtim kolami, biraz durayim sonra bitireyim" dedik hep. (ki şişko nuri fıstığı istediği her an ev ahalisi tarafindan "piçe bak ya" diye karşılanırdı)

ama işte zaman geçince, büyüyünce , kendi paranı, hiç olmazsa hunharca harcayacagin ve nereye gittiği maliye tarafından sorulmayacak baba parasını harcama noktasına geldiğimizde yemek yerken birde aklimiza dang eder "ulan ağzım kurudu be" diyverirsiniz hop istersiniz ikinci meşrubatı.. "bu muymuş?" der içerdeki uzun beyaz sakallı bilmiş amca.. bir tabu yıkılmıştır.. masumiyet böyle böyle kaybolur işte.. her şeyin ilkinde olduğu gibi havayi fişeklerin atılmasını falan bekleriz, ama yedigimin dünyasında havayi fişekler zengin sünnetlerinde atılır ama siz ilk ikincimeşrubatiniziiçerken/ilkkezmilliolurken/ilktrafikkazanizda/ilkkezkizinailesiiletanistiginizda atilmaz..

o değil de ikinci meşrubatı isteyeyim derken ikinci meşrutiyeti istemiş olsalar ne komik olurdu. "amaaan ne sikko tarihimiz var eki eki" diye gülüşürdük.

bu arada foto yildirimkonukevi.com diye bir siteden. adamlar nette bile içecekleri yan yana dizmişler..

Haftanın Şarkısı #34

hayatta her şeyin karşıtlarıyla mümkün olduğunu öğrenmem, kabul etmeliyim ki, yemeğe gidilen lokantada ikinci meşrubatı isteyebileceğimi öğrenmemden sonra olmuştur.(ki bu ikinci meşrubatı isteme konusu üzerinde durulması gereken önemli bir mihenk taşıdır) her gecenin sabahı, her yokuşun bi inişi, her yediğim acı biberin bir çıkışı olduğunu öğrenme sürecim gerçekten mutsuzluk verici/harap edici/kahredici olmuştu.

ki yine aynı zamanda tanrının iyi niyetinden şüphe etmeye başladım. ya da bazı şeyleri değerli kılmak, daha güzelleştirmek için çok kötü bir yol çizmişti koca adam. acı yoksa kazanç yoktu, veya kazanırsak illa ki kaybedecektik. hiç bir lale devri, nedim ölmeden geçilmeyecekti. (ve failatu failun)

tüm bunları bilmek beni çok tek düze bir hayata itti. çok mutlu olmadım hiç bir zaman ama mutsuz da olmadım. yani mesela dayak yememek için taksiciyi "ebe neatlarim" apartmanına cagirmadim hiç. öyle bir dayak işlem hacmi yaratmadim.

ama işte olur ya bazen böyle işiniziyaparken/etrafi toparlarken/dersçalışırken/filmizlerken çabucak bitirip başka bir şey yapmak için delirirsiniz, içinizi yer bir his şeytan dürter. hah işte bu da tanrinin genlerimize kaktırdığı bir manyaklik. arada insan stabil durumunu bozuyor bu durumda. gülaydı sanırım o kadını anlıyor "bir gün bir çılgınlık edip seni sevdiğimi söylesem" lafının hakket çılgınca olduğunu düşünüyorsunuz (hele ki bakkala söylenmişse. adnan amcaya seni seviyorum demenin çılgınlıktan öte olduğunu düşünüyorum)

eğer yokuşu inmek/inmemek ama muhakkak ki inmek sizin elinizdeyse bunun zamanı önemli oluyor.. ne zaman üzmeli insan kendisini? kendisi mi inmeli yokuştan yoksa düşmeyi mi beklemeli?

dünyanın sonunun 4 ay sonra gelecegini bilsem, hep intihar edeceğimi düşünürdüm. 4 ay sonrasını beklemeden, ama insan sevince bu manyaklığı yapamıyor (hayır adnan amcayı sevmiyorum, gerçi oya aydoğan gibi seviyormuş yapip çokonat yiyebilirim. hoş o zaman da biri gelip "nereden geldi bu çokonatlar sana verdiğim parayla çokonat alamazdın ne yaptin!" diyip küçükemrah'a bağlayabilirdi)


şarkı green hornes ve holly golightly'den (holly kismini uydurmuş olabilirim) "there is an end" demişler ki ben de bu konseptte yazimi yazdim farkindaysaniz. böyle de bi mini çakalim...bu arada masada boş bardaklar 3.3 hoşunuza gitti mi? nasıl olmuş yeni dizayn?

Cuma, Eylül 11, 2009

Versiyon 3.2

http://4.bp.blogspot.com/_ZBMaein5UB0/Sc0bvvzmu5I/AAAAAAAAAoA/-uyVbjJfX4M/s400/wt49cd18a26f138-thumb_medium2.jpg
İnsanlarin neden yaptiklari şeyleri güncelleyip, etrafa tekrardan yaymadıkları hakkında hiç bir fikrim yok. Bunu sadece araba firmaları becerebiliyor. 89 yilinda bir araba çıkartıyor adam, o zamanlar 2 beygir oluyor bu araba, sonra 1910 da motor takiyor (2 beygir'in gerçekten beygir olduğunu farketmeniz uzun sürmedi umarim) ne bileyim efendim yıllar geçiyor, lastik takiyor, az kasaya şekil veriyor, modernize ediyor arabayi ama araç hep aynı araç olarak kalıyor. Modeli adı hep aynı oluyor.
Ama işte başka hiç bir sektörde bu iş gerçekleşmiyor (çetin altan'ı apayrı bir yerde tutuyorum). En basitinden cep telefonları. Kimse eskiden mükemmel olan cep telefonlarımızı modernize etmiyor. Mesela benim ilk cep telefonum t65'i nasıl beğenirdim ben. ama renkli ekranlı değildi, kamerası yoktu, interneti girmiyordu. Yapsalardı o teknolojiyi direk aynı telefonu alırdım hiç gerilmezdim. (hoş apple, iphone/ipod/mac serilerinde dediğimi uyguluyor)

İşte bu nedenle blogun şeklini şemalini değiştirmem gerekti. Ben şekli şemali beğeniyordum ama benim isteklerime karşılık veremedi, randıman alamadım. Fotoğrafları acaip büyük yapmam gerekiyordu mesela, ayrıca sanırım o şekil beni sevmiyordu, benden nefret ediyordu turuncu renkler! hem bi kere "featured content" zamazingosundan istedim. öyle yukarda değişsin dursun. gerçi karanlık bir şey oldu bu da çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama elden ne gelir? hoş bu yeni sahibi olduğum bir şeyi beğenmeme dusturu annemden geçen bir şey. kadın aldığı şeyi eskitene kadar "kirmizisini mi alsaydim yoksa?" diye dolaniyor etrafta ki aynı naneye ben de sahibim (bu da evlatlık olmadığımı kanıtlıyor bence! neymiş efendim "biz seni çingenlerden aldık ondan tek cocuksun, tek cocuga paramiz yetti" yer miyim be?)

yorumlarda nasıl olduğu, nelerin eksik olduğu konusunda feedback verirseniz acaip sevinirim, gelişim gösterecek tabii ki gün be gün. bi kere rengi kullandıkça açılır gibi geliyor.. açılmalı

Pazartesi, Eylül 07, 2009

sör dedi ki "vodafon"



tugay'in oynadigi reklamda gercek bir türk oldugunu, ve bir türk'ün senelerce yurt disinda yasasa da degismeyecegini rahatlikla gorebilirsiniz.. arkadas gitmis, metrodan inmis, yolun üstünde posta kutusunun üzerine laptop koyan bir insani gormus.. normal bir avrupali "allah allah" der gecip gider degil mi? yok ama tugay türk ya "huuop bilader ne iş? ne bu?" demiş adam da "internet" demis..

tugay birakmamis sazani atlamis hemen "ee kablo yok wireless yok".. hoş burada dikkat etmeniz gerek "wireless in olmadigi yerden nasil internet" derken yüzünde bi gülücük var "kimi sikiosun bilader, anadolu cocugu yer mi yalanı!" duruşu. hani "bakma böyle durdugumuza az buz cakozluyoruz" tavri.

şimdi orada adam "sana ne bilader laptopumun kahyasi misin" dese tugay'in diyecek lafi yok ama adam ingiliz sörü oldugundan "vodafone" diyip kestirip atmaya calismis.. tugay da "vay vay vay vay adamlar neler yapio be arkadas, ne bu? celik mi bu posta kutusu.. adam bunu celikten yapmis ya inanmazsin.. kirmiziya boyamis bi de. bravo vallahi bravo!" diyip uzaklasmis..

takdir ediyorum merakli türk genlerimizi..

Pazar, Eylül 06, 2009

ayça_22 oturumu açtı

türk internet aleminin en büyük sorunu nedir diye sorsalar bana, verecegim cevap ayça_22dir arkadaş. şu hanım kızımızı bi başgöz edemediler de hala her sitede ona kamera açıyor, buna oturum açıyor. ulen bi rahat birak insani. benim aklim fikrim oynaşta değil ki, iki tane film download edip uzaklasicam sen niye bana cam acip "siktir et filmi beni izle" mealine getiriyorsun ki olayi?

teşekkürler ayça ama kamera teklifini kabul etmiyorum. kib!

Cumartesi, Eylül 05, 2009

Haftanın Şarkısı #33






yaklasik 34 senedir internette bir şeyler yazmaya calisiyorum. kimi dönem hiç üşenmeden bir çok yazi yazabilirken, kimi dönem de insan yılıyor. bunun onlarca nedeni var aslinda. mesela izlenen filmler, okunan kitaplar, yaşanan şeyler insanda daha çok yazma isteği doğuruyor. tüm gün çalışırsan, yapman gereken işin dışında bir şey yapmazsan tıkanıyorsun. Ama benim durumum başka.. Ben mevsimlik işçi gibi bahar aylarında gaza gelip, sonbahar aylarında susan bi adamım. 34 senedir bu böyle. Ağustos- eylül aylarını her zaman boş geçtim.. Tamam yalan söyledim. en fazla 6 senedir internette yazıyorum..

Oldum olası sonbahardan nefret etmişimdir zaten ben. Kış dediğin yalnızlıktır çünkü. Pencerelerin kapanmasıdır (pencereler kapanınca evin içinde yalnız kalırsın, sokağın sesi gelmez artık, soba üzerinde kavrulamayacak kivamda bir çekirdek aile olunca sessizliği daha çok hissedersin), gecelerin erken gelmesidir, hava karardıktan sonra gelir baba işte eve, yere çıplak ayakla bastığın için babandan azar işitmektir, banyodan sonra üşümektir, çok ama çok üşümektir. En başında kış dediğin çorap giymektir yahu (hatta patik giymeye zorlanmaktır)

Kimse kusura bakmasın bana son bahar yağan yağmurlari, yaprakların düşmesini, keanu reeves'in "oh sweet november" diyip diyip charlize theron'a cakmasini, mandalin yemeyi hatirlatmiyor.

bir de ramazan var tabi. ramazan bizim eve her türlü tatliya gül suyu atilarak geliyor. güllaç yapiliyor, sütlaç'ın üstüne gül suyu atiliyor, gul sulu corba falan yapiliyor ki akliniz almaz.. bi de bu ispartalilar kendilerinden geçmiş durumdalar gül suyu markaları konusunda. "gülşah gülsuyu","gülizar","gülnihal" ve hatta "güliver gülsulari" gibi markalari var. geçen fox tv'nin tgrt'den kalan kasetlerini yayinladigi anlarda gördüm. arkadan konusan abinin ses tonu ile "bu ispartalilar güleç insanlar.. gül yapraklarini yumruk yaptiklari avuclarinin üzerine koyuyorlar, sonra diger ellerini o yumruklarinin üstüne vurup böyle böyle gülün yagini cikartiyorlar" gibi bir şey söyledi. öyle bir manyaklik anlayacaginiz..
tüm bu dram içinde benim de yazasim gelmiyor işte. her sene bana kış gelmiyor da sanki dünyama bir meteor carpmak üzere gibi geliyor. eh dünyama meteor carpacaksa bir şeyler yazmanın ne anlami var arkadas? sahile gidip meteor'un dalgalarini beklerim yıllardır konusmadigim babama sarilarak (güzel filmdi deep impact.. tea leoni'nin eniştesi falan türkse ve bunu okuyorsa kusura bakmasin. hastayiz kendisine falan ama evli kadin sonucta yengemizdir!)

velhasil nevrotik ortam içinde yapilacak en iyi şey kitaplara, filmlere vermek kendini.. kitaplardan "benden selam söyle anadolu'ya" su anda elimde. 19. yüzyil sonu ve 20. yüzyil başı egesinden, izmir'imden bahsediyor. rumların gözünden, bu toprağı seven insanların gözünden. sarı kışlayı, yalıları, fotika'nın kerhanesini, saat kulesini, punta'yi anlatiyor..

filmlerden ise "je vais bien, ne t'en fais pas" yani türkçesi "ben iyiyim, dalganiza bakin" şu soysuzlar çetesindeki film salonu sahibi arkadaş oynuyor. kanımca amelie, jeux d'enfants ikilisini tamamlayan bir film. gözlerinizi kocaman acip "ama yaaaa" diyerek izliyorsunuz.. bu haftanin sarkisi da bu filmin soundtrack'inden.. aaron diye bir arkadas filmdeki sari kiza söylüyor.. lili.. (keşke kitaplarin da soundtrack i olsa degil mi? bi cd de verseler. ilk chapter'i su sarkiyla, sonrasini su sarkiyla okuyun deseler)

Cuma, Ağustos 28, 2009

beynelminel izmir fuarı


izmir enternasyonel fuari ilk kez 1923 yilinda toplanan izmir iktisat kongresi ile kararlastiriliyor.. o zamanlarin beyleri, efendileri iktisat kongresini yaptiktan sonra "bu şehre bir de panayir yapalim ki gelisen türkiyenin sanayi ürünlerini sergileyelim" diyorlar.. fakat memleket o günlerde bir şey üretmedigi için ilk panayir 9 eylül 1927 yilinda karataş civarinda, simdinin meslek yüksek okulunun olduğu yerde yapiliyor. şehre bir kaç günlüğüne anadolulu esnaflar, ciftciler zanaatkarlar doluyor ve haliyle izmir halki bundan cok rahatsiz oluyor. bir sonraki yıl panayir aynı yerde yapiliyor. ama dedim ya halk bu anadolulu, egeli halktan rahatsiz oldugundan pek onemsenmiyor..

4 yil öteleniyor panayir. 1932 yilinda büyük başkan behçet uz panayiri şimdinin cumhuriyet meydaninin arkasindaki swiss otelin oldugu yere tasiyor. sergiye 302 si türk 155 i yabanci, 58 i türk ticaret ve sanayi odasi kuruluşuna kayitli 515 kuruluş katiliyor. o zamanlar fuar denmiyor tabi. fuar kelimesi cok yabanci bir kelime oldugundan panayir deniyor.

1 ocak 1936 da ise kültür park'in temeli atiliyor. aslinda kültür park adi üstünde bir kültürpark. behcet uz kültürpark'i acarken soyle talihsiz bir beyanat veriyor "izmir ve türkiye için bir kazanc olan izmir fuari ile ürünlerimizi tanitmak ve satmak istifadesinden baska havasi ilimli, güneşi ve meyvasi bol, tarihi ve eski eserlerler dolu izmir'i turist sehri olarak tanitacak ve bu yüzden de memlekete ayrica bir servet kaynagi olacaktir. büyük bir servet ve istikbal vaat eden boyle bir fuari eski dar ve büyümesi kabil olmayan bir yede birakmak dogru olmazdi onun icin 1 eylül 1936 beynelminel izmir fuari, kültürpark icinde hazirlaniyor"

talihsiz dedim cünkü, daha sonrasinda fuarin kültürpark'in üzerine cikmasiyla behcet uz, fuari devamli olarak kültürpark'tan ayirmaya calisacaktir..





50'li yillarda izmir'in modernleşme sürecinde fuar olduğu gibi kaliyor. yani göl gazinolari, manolya gazinosu ve çay bahçesi pek kendini göstermiyor. 50li yillar zaten cumhuriyetin değişim yillari. tek partiden demokrasiye geçerken ülkenin sallandigi gibi izmir'de sallaniyor haliyle. ve yavaş yavaş izmir fuari çevre illerden gelenler için bir festivale dönüşmeye başlıyor. fuar tam anlami ile rio karnavali, ispanyol boga festivalleri gibi bir şey oluyor. şehre köylüler iniyor, büyük binalari görüyorlar, ışıklar neonlar derken 60li yillar geliyor..

zeki müren göl gazinosunda sarkilar soylerken, barış manco izmirde baba bizi eversene filmini çekiyor. fuar 1 aya cikiyor ve tamamen bir festival havasina bürünüyor. ilk baslardaki sanayicinin kendini tanittigi yerli mali haftasi kivamindaki fuardan gelinen nokta cogu muhafazakar izmirliyi üzse de izmir enternasyonel fuarinin altin günleri 2 tane askeri darbe görüyor. sanatcilar izmirde kaldiklarinda, simdi nasil bodrumdan haber geciyorsa magazinciler, o zaman da izmirden haber geciyorlar

"ayhan isik, sarhos olan belgin doruk u efes otelindeki odasina bizzat kendi elleriyle cikardi"," tanju okan pakistan pavyonunu ziyaret etti: pakistanda içmek için meze yok" "vestel pavyonunda dünya kupasi görüntüleri renkli olarak yayinlaniyor. pele brezilyayi dünya sampiyonu yapiyor"





erkin koray kendisini ibrahim tatlises'in arkasina koyan göl gazinosu patronuna silahini cekip istifa etmesinden bir kac sene sonra gazinolarin yok olmasiyla birlikte fuar da yok olmaya basliyor. o neonlar sönüyor, zeki müren bodrum'a tasiniyor, kenan evren emel sayin'i makaminda konuk ediyor ama kimse fuari hatirlamiyor..

fuar eski sanayi fuari yapisina dönerken, lunaparki ile, eski günlerdeki gibi yapilmaya calisan fuar gazinolari ile sönüp gidiyor.. 2000lerin basina kadar böyle giderken birden ahmet piriştina diye bir başkan geliyor. izmir'i fuarlar şehrine cevirecegini söyleyen baskan, fuari yeniden yaratiyor neredeyse. halk konserleri, yazar bulusmalari derken birden fuar eski günlerine dönüş sinyalleri veriyor. cem karaca, erkin koray, mogollar, sebnem ferah gibi isimler fuarda kaskatli havuzda halk konserleri veriyor. insanlar neredeyse her gün bir ünlüyü gormek icin fuara gidiyorlar..

ama sonrasinda baskan vefat ediyor. fuar isporta ürünlerin satildigi, kilo ile defterlerin alindigi, havadar bir kemeraltindan baska bir şey olmuyor yine.. ve tarihini bilmeyenler, ne amacla nicin yapildigini bilmeyenler hakaret ediyorlar fuara.. "gültepeden, kadifekaleden hayvanlar geliyor, insanlari rahatsiz ediyorlar" diyorlar mesela, "ne amacla yapildigini bilmiyoruz her sene gidiyoruz ayni sey" diyorlar.. oysa zeki müren belki hala orada manolya gazinosunda "izmir yakamozu" adli kiyafetini giyip sarki söylüyor, ve metin oktayile ajda pekkan onu izlerken büyük bir aşk yaşıyorlar..




üsenmeden arsivden intirip getirdigin orhan cakiroglu'nun "izmir fuari'nda" adli kitabindan bir pasaj yazmak gerekirse:

“bu büyük ve haşmetli sergiyi görmek için yurdun içinden ve dışından gelen on binlerce insan güzel izmir’i doldurmuş bulunuyordu. bütün oteller hınca hınçtı.”

ikinci dünya savaşı’nın en kanlı çatışmalarının yaşandığı 1943 yılında, birbirine bombalar yağdıran ingiltere ve almanya’nın o yıl fuara katılan sekiz ülke arasında olduğunu biliyor muydunuz? 1950 yılında ‘marshall planı pavyonu’ açılıyor fuarda! aynı yıl fuar alanındaki açık hava tiyatrosu 10.960 lira hasılat yaparken, yavru fil mohini 40 bin lira hasılat topluyordu, tek başına! 1956 yılının fuarına ‘robot adam sabor’ vurur damgasını. robot adam tanıtım ilanlarında şöyle sunulur: “yürüyen, sigara içen, dans eden, çalgı çalan, aşık olan, her dilde konuşan harika makine adamı görünüz.” yuri gagarin, yıldızlar arasından olmasa da, sscb pavyonunun giriş kapısında, yükseğe asılan dev fotoğrafıyla selamlar fuara gelenleri, 1961 yılında…

rusya ve amerika’nın dünyaya yukardan, çok yukardan bakmak için yarıştığı o yıl, bizim fuara kattığımız yüksek bakış ankara’dan getirilen nazlı ve osman adlı iki zürafa olur! neil amstrong’un bir insanın ayak izini ilk kez ay’a armağan ettiği 1969'da ise, abd pavyonunu ziyaret edenler apollo 11'in resimleriyle karşılaşırlar! yarın fuarın son günü… ben, bu harika sergi kaçmaz, diyor ve son sözü “kültürpark”a kurulan fuarla ilgili 1954 yılında çıkan bir gazete haberine bırakıyorum: “kocasıyla izmir’e gelen ve fuarı gezmeye giden safinaz çakır isminde bir kadın, fuarda bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir. çocuğa mehmet kültür ismi verilmiştir.”




kabul şimdi televizyon var. insanlar ünlüleri görmek icin 1 sene boyunca beklemiyorlar. herşeyi tak diye internetten görebiliyor, tvden hop diye izleyebiliyorsunuz. ama ben olsam fuar için şunlari yapardim:

bi kere o sene yasanan onemli ne varsa onu fuarada getirmeye calisirdim. mesela galatasaray uefa kupasini mi aldi. direk fuara almaya calisirdim kupayi. bi 15 gün gelsin insanlar izlesinler canim. orhan pamuk'un nobeli mi? gidip goremeyenler var adami sonucta gelsin 15 gün konugumuz olsun. nuri bilge ceylan mesela, mesela sertap erener.. yahu kacimiz ömrümüzde olimpiyat madalyasi gördük ki? getirselerdi assalardi duvara, gidip bakmak istemez miydiniz?

mesela simdi 3g, görüntülü konuşma falan. cidden merak ediyor insan. kurarsin fuarda acaip bi ortam, herkes kesfeder 3g hikayesini.

böyle merak uyandiracak şeyler olmali. fuar 15 gün de olsa, artifact denilen, türkcesi sanirim "emanet" olan seylerle dolmali. cok mu zor 15 gün icin getirtmek bunlari? kocaman fuar alanimiz var, pavyonlar, havalandirmalari, güvenlikleri her şeyleri mevcut. 15 gün için ünlü bir ressam'in sergisi bile yapilabilir. insanlari fuara cekmek icin, onlari evlerinden cikartmak icin, evlerinde goremeyecekleri, yakin olamayacaklari seyleri ayaklarina getirmeli. 15 günlügüne miniaturk'un maketlerini söküp getirsen burada göstersen allaskina hangimiz gitmeyiz?

istanbullularin, ankaralilarin kaniksadigi öyle çok şey var ki aslinda izmirlilerin yabanci oldugu merakli oldugu. bunlar degerlendirilse fuar eski haline kavusur. atv haberi mesela izmirde sundursak. sahsen ben merak ediyorum öyle camli bölme taksim görüntüsü arkada falan. en basitinden..