Pazar, Aralık 25, 2011

hatırla barbara

http://a1.ec-images.myspacecdn.com/images01/29/bf23883897c9c66ab0b7cf2b0307f369/l.jpg


tüm hafta yağmur yağdı buraya.. yağmur garip bir şey. tasavvufi olarak bakarsak, bir döngünün başı ve sonu.. buharlaşıp yok olup giden bir su ile, can veren büyüten bir suyun arasındaki şey yağmur.. realist olarak bakarsak da, eğer eve giderken yağarsa mükemmel, işe giderken yağarsa nalet bir şey.. yağmurda ıslanmayı sevenlerin, iş görüşmesine giderken ıslanmayı sevmemeleri gibi bir iki yüzlülük..
fransa'yi tam boykot ediyordum ki, yağmurla birlikte bu şiir düştü aklima.. sanırım yaza kadar dövmesini de yaptirabilirim hemen bileğimin yanına "et ne m'en veux pas si je te tutoie
je dis tu a tous ceux que j'aime" şeklinde bir yazıyı.. "sana sen dediğim için bana kızma, ben sevdiklerime sen derim"


hatırla barbara;



hatırla barbara,
o gün hiç durmamacasına yağıyordu yağmur brest'e
ve sen
o yağmurun altında
gülümseyerek yürüyordun
ışıl ışıl, mutlu, sırılsıklam
hiç durmamacasına yağıyordu yağmur brest'e
ve ben senlen
siyam sokağında karşılaştım
gülümsüyordun
ben de gülümsüyordum
hatırla barbara,
benim tanımadığım sen
beni tanımayan sen
hatırla,
gene de o günü hatırla
unutma
bir sundurmanın altına bir adam sığınmıştı
sana adınla seslendi
barbara
ve sen
o yağmurun altında ona doğru koştun
sırılsıklam, mutlu, ışıl ışıl
ve kollarına atıldın
bunu da hatırla
ve sen diye hitap ettiğim için sakın bana kızma
ben tüm sevdiklerime sen derim
onları yalnızca bir kez görmüş olsam bile
ben tüm sevenlere sen derim
onları hiç tanımasam bile
hatırla barbara,
unutma
mutlu yüzündeki, o mutlu şehrin üstündeki
o sakin ve mutlu yağmuru
denizin, askeri tersanenin, ouessant gemisinin üzerindeki
o yağmuru
ooo barbara
savaş
ne büyük aptallık
sen şimdi ne oldun
bu;
demirden,
ateşten,
çelikten,
kandan
yağmurun altında
ya seni kollarında tutkuyla saran adam
öldü mü, kayıp mı, yaşıyor mu
ooo barbara
hiç durmamacasına yağıyor yağmur brest'e
taa o zamanki gibi
fakat hiçbirşey aynı değil, hepsi darma duman şimdi
bu, korkunç ve mahzun bir keder yağmuru
bu;
demirden,
çelikten,
kandan oluşmuş
aynı fırtına değil artık
şimdi sadece
brest'in üstündeki yağmur boyunca,
ölen köpekler gibi çatlayan bulutlar var
ve onlar
uzakta çürüyecekler,
artık hiçbirşeyi kalmayan brest'in uzağında,
çok uzağında...

Pazar, Aralık 11, 2011

haftanın şarkısı 79 : ofra haza - adio querrida







Dün danimarkalı bir arkadaşla dışarı çıktık. Fasıla götürdük genci. İçsin, açılsın, derdine derman olsun istedik. Bir iki dinledi şarkıları "too much suffering/çok fazla acı var" dedi.. ah be danimarkalı kardeşim.. bilmez misin ki biz akdenizliler canımız yandığında içer ve şarkı söyleriz?

annen sana can verip
bu dünyaya getirdiğinde,
sana, seveni sevmek için
bir kalp vermemiş..

elveda, sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
benden aldın zaten..

elveda sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
bana daha acı kıldın zaten..

git ve kendine başka bir aşık bul
başka kapıları çal.
başka ateşlerde yanmayı um
benim için sen öldün..
for to me you are dead.

Çarşamba, Aralık 07, 2011

hiç müşterisi olmayan güzel dükkanların dramı: il sogno




yaşlandıkça jerry seinfeld'e benziyorum.. çok iyi anlaştığı, çok güzel bulduğu kizdan tek bir hareketle soğuyan adam olmak bir yana küçük esnaf için üzülür halde buluyorum kendimi.. seinfeld'in bir bölümünde karşı sokağa açılan, küçük ve güzel restoran'ı adam etmeye çalışır jerry.. zira üzülür bu iyi niyetli insanların çırpınmasına..

il sogno'ya da ben o şekilde üzüldüm. izmir'in kibris şehitleri caddesine çıkan can yücel sokakta bir restoran bu il sogno. italyan yemekleri yapiyor. soslari falan da italyadan getiriyormuş rivayet. yemekleri gayet güzel, fiyatlar da makul seviyede.. gel gelelim bomboş!

servis çok hızlı desem bu bir meziyet olmayacak zira tek müsteriye de bir zahmet hizli servis etsinler.. pat geliyor yemek lakin yemek yerken kafanızı kaldırdığınızda garsonla göz göze geliyorsunuz devamli.. bakin garson dedim zira tek bir tane garson var.. o da bulmaca çözüyor sizinle bakismadigi anlarda..

hesabi istediğiniz an dram basliyor.. hesabi veriyor garson, sanki baska müsteri varmis gibi uzaklasiyor. sonra masuscuktan onca mesguliyetin arasinda size zaman ayirmismis gibi biraz gecikmeli geliyor.. sonra 9 lira falan para üstü verecekse gidiyor yan dükkanlara soruyor.. çünkü dükkana kimse gelmediği için bozuk parasi olmuyor ( :((( yapicam artik )

oglum gidin bu dükkana bak. yazıktır. nerelere ne paralar veriyorsunuz, nerede ne yemekler yiyorsunuz! adamlar ne güzel ortam kurmuslar yemek yiyin diye, siz gidiyorsunuz dürüm yiyorsunuz.. ayiptir ya!

Pazar, Aralık 04, 2011

haftanın şarkısı 78 : solitary man







hayat bizi yalnız olmaya, bireysel iktidarligimizi kurmaya iterken, en sevmeye hazır olduğumuz anda, tek tarafli ten çekimlerinde bertaraf olup "tekillik ne güzel" dedirtirken, gidilen her düğün ve bilhassa takilan her çeyrek altın evliliğe itiyor..

bir noktada "erkekler igrenç yaratiklar" diyen kadınlar kendi cinslerinin erkekleri o hale getirdiğini unutuyorlar.. nihayetinde şair de demiyor mu zaten "olur şey değil bir insanın bir insanı anlaması diye?

her neyse lafı uzatmamak gerek, johnny cash ile birlikte "solitary man" diyelim (aslında beyonce ile all the single ladies demek isterdim ama pipim var)

sezercik okulda filmindeki sapık katil

açıkça söylüyorum, türk filmlerinin içindeki en manyak karakterdir..

simdi bu sezercik okulda filminin ismi tam olarak bu degil aslinda. bitirimler gibi bir ismi var ama bence boyle bir film noir e pek yakisan bir isim degil. yani en azindan ikinci yarisi için degil..

ilk yarisinda adile nasit ve belkis dilligil ile birlikte sezercik ve manyak arkadasi dombili okulda teror estirirlerken, ikinci yarisinda bunlari uysallastiran perihan savas ile birlikte deniz kiyisinda tatile giderler..

işte katilimiz bu noktada ortaya cikar.. boyle kivircik sacli, ölü bir kadinla yemek yiyen, onla konusan, onunla garip garip işler yapan, nekrofili tabiyatli bir insandir.. sonrasinda bu ölüden sıkılıp, ölüyü denize atmaya karar verir ki sezercik olayi görür.. nasil olduysa perihan savas a birebir benzeyen ölü (ki bir ölü'nün perihan savas a benzemesi zor bir sey degildir kanaatimce.. tüm hayati boyunca ölü gibi bakmis bir kadin zira) kadin bir komplo ile hortlayarak (aslen perihan savas in kendisidir, kadin ölmüştür suyun altindadir) gidip adami itirafa zorlarlar.. o an da arkadasin gosterdigi performans "en iyi yardimci erkek oyuncu oscari" alacak kalitededir..

"hayir ben seni öldürdüm, suya attim seni.. yine öldürecegim" diye delirir gider.. bereket sezercik ve dombili ekibi kurtarir perihan savasi..

hoş bence bu adami boyle manyak yapan etkenlerden birisi de "adile nasit" in resmen mayo ile oynadigi bir filmde oynamis olmasi olabilir.. yani bir insani "sapik" demeden once, onu o duruma sokan nedenlerin irdelenmesi gerektigini düsünüyorum.. bir bebekten katil yaratan toplumu irdelemeliyiz.. yani allaskina, mayolu adile nasit, perihan savas ve elektrik diregi kalinliginda bacaklari, gözlüklü bir cocuk (ki filmin baslarinda pire tozlu cicek verir ogretmen) dombili ve sezercikten olusan bir ekiple birlikte aynı seti paylasiorsun.. delirmemek elde degil..

"öldürdüm seni! kendi ellerimle boğdum!"

Salı, Kasım 29, 2011

sükür halimize

http://www.goodfridayappeal.com.au/site/_content/image/00116448-image.jpg

şu anda saat 11 ve ben anca eve girebiliyorum.. sabah 7:35 de cikilan evden koca bir iş günü ve üstüne yapilan master ile ancak 23:00 de noktalandirabiliyorum.. bu master bittiği noktada geçtiğim yerlerde çiçekler solsun, kediler beni görünce tıslasin, varlığımı hisseden bebekler ağlasın istiyorum.. çektiğim acılar dışardan bile hissedilsin.. üstüne üstlük bir de ayak bileğim ağrıyor..

ama halimize şükür! dimi anne? halimize şükür..

ben küçükten beri hasta bir çocuktum. yani benim kendimi bildiğim yer izmir tepecik hastanesidir ve kendimi bildikten yaklasik 10 saniye sonra köftemi çalan yan yataktaki dombili çocuk yüzünden insanları bildim.. hayatın sana "ne oluyor?" demene bile izin vermeyeceğini, hemen köfteni çalabileceğini öğrendim.. ama işte halimize şükürdü..

nihayetinde sık sık hastaneye düşüyorduk, ama öyle çaresiz bir hastaliğim da yoktu. hastaneye düşüyorsam hep inşaattan atladığım için, top oynadığım için, fayans üzerinde yokuştan kayıp düştüğüm için düşüyordum.. oysa onları yapamayanlar vardı..

garip annemin küçükten beri beni avutma yöntemiydi bu işte.. "ya bak sen böyle hastaneye yatiyorsun ama ya septik maskuviliti hastaligin olsaydi? ya kuşböğürtene tutulaydın?" diye saçma sapan hastalıklar söyler, ben de "tabi ya yazık o kuşböğürtenli çocuklara!" diye kendi kendime kemalettintuğculuk yapar o çocuklar için üzülürdüm..

sonra farkettim ki annemin bahsettiği hastaliklar bildiğin milyarda bir olan hastaliklardi. kadın bildiğin "ender hastaliklar" kitabi bulmuş, 6 milyarda bir olan hastaliklari bana "ya fikibok cikaydi bi tarafinda?" diye kitliyordu.. 17 yasinin civan anlarinda isyan ettim gari "ya 6 milyarda bir olan hastalik niye bende olsun be anne?" diye çıkıştım.. ergenlik boktan bir şey.. çıkışmamak gerek öyle..

velhasil şu halimize de şükür. nihayetinde japonyada olup, radyoaktivite ile zehirlenip, ve aynı zamanda sigaramiz bitmiş de olabilirdi ve sırtımızın en ulaşamadığımız yeri de kaşınıyor olabilirdi.. ama işte şükür halimize..

Cumartesi, Kasım 26, 2011

haftanın şarkısı 76 : alla beni pulla beni (lounge)







fransızlar insanların nasil olduklarını sormak için "ça va" derler.. bize de muhtemelen fransızcadan geçen "nasıl gidiyor?" sorusunun daha bir kısası, sadece "gidiyor mu?" manasına gelen versiyonu..

anlamıyorum ben bunu. bir şeylerin iyi olmasi için, "gidiyor" halinde olması mı gereklidir? şahsen ben tüm bedbaht anlarımı giderken yaşadım. bir ankara yolculuğunda, bir izmir dönüşünde hep orta doğunun en bedbaht çocuğu gibi hissettim (ki bu sanırım gazzede kiz arkadaşından ayrılmış bir filistinli çocuğu kızdırabilirdi..)

ama tabi o giderlik hali, daha doğrusu bir şeyler yapma hali her zaman keyiflidir. oturduğun yerden riske girmeden, ne mutsuz olarak, ne üzülerek yaşar gidersin. oysa ki dağları delmenin, gök kubbeyi yerlere sermenin, yani o gidişin bir güzelliği vardir(ki dağları delerek gidiş apayridir)

tüm bu olayda mühim olan bir şeye, birine gidebilmektir.. karşında ne diyeceğini bilemeyen, ona gelmeni isteyen birisi varken, ve bundan incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler yüzünden vazgeçmeyecek biri varken ve bir şey çağırırken seni "alla beni" diyerek o noktada cevap verirsin..

+ça va?
-bien e toi?

Perşembe, Kasım 03, 2011

otobuste insanların yaptığı yosun sallanması

bu hareket otobüste halkin yaptigi bir harekettir(yemin etsem basim agrimaz).. daha açıklayıcı olmak isterdim, veyahut turk dil kurumunun bu hareket için bir ad bulmasını isterdim ama yok efendiler..
bu hareketi şöyle aciklayabiliriz kisaca; otobuste ayakta dikilen insanlar otobusun her salınımında sanki denizin bilmem kac fersah altındaki yosunlarin her gelen akintida hep beraber salinmalari gibi salinirlar..

ben ki otobuste kulaklik takip etrafa bakinmayi seven bir insan olarak bu hadiseyi feci komik bulurum. beatles calar o sirada kasetcalarim "words are flowing out like endless rain into a paper cup"" verdim mi film hissiyatini, verdim mi romantik adamim mesajini.. oh bebek..

gecenlerde amcamin biri garibim uyuya kalmis olacak ki otobus tam hareket ederken ayaklandi "hohoyt arkaeeaaeee kapiieaa" diyerek o kalabaligi yarmaya giristi.. işte o sirada kayip balik nemo filmi aklima geldi.. yosunlari yararak ilerleyen nemo misali seslendirmek istedim otobus belgeselimi

şu şekil yosunlar gibi


"otobuste uyuyania domesticus hayvani bazi durumlarda telasa kapilarak hizlica hareket etmek ister.. işte o durumlarda yosunlari bu denli yararak ilerler"

discovery felan sifresiz olmadan evvel bayila bayila izlerdik hep.. artik bunlarla idare ediyoruz..

fakat ani bir fren olsun, hizli bir kalkis olsun veya yasli bir teyzenin teror estirdigi durumlar olsun bu yosun durumu pek gozlenilmiyormus arkadas.. ben bugun bunu farkettim.. daha cok fön makinesi ile saclari kuruturken saclarin verdigi salak tepkiler gibi bir tepki aliniyor insanlardan..

hele ki bazen isyankar yosunlar, pardon insanlar tarafindan "oha be sofor kardesim oha" diye tepki verildiginde, hakli olarak bu huzurlu salinim bozuldugunda dort gözle olacaklari izlemekte yarar var
ayakta yolculuk eden adam fotosu aradim ama bu daha über.. ayakta uyuma aparati yapmis abla. dikmis uyuor. hey masallah..


bu konu hakkinda lars von trier in "dalgalanma: otobüste yasanan dehset" adli bir film cekmesini bekliyorum. kadraja sigdirirsa insanlari, bu defa bari sigdirirsa cok sevinecegim.. lars von trier e prim verenlerle konusmayacagim bundan sonra lan.. ben 8 yasinda biraktim elimde fotograf makinasi veyahut kamera varken kadraj disinda vucut uzvu birakmayi.. laf lafi acti bak yine..

Salı, Kasım 01, 2011

haftanın şarkısı 75 : da troppo tempo






foto, theodore roosevelt 'in günlügü.. karısının öldüğü gün yazdığı günlük yazısı..

Salı, Ekim 18, 2011

haftanın şarkısı 74 :aylin prandi - la bambola





italyanca'da garip bir hava var. söylediklerinden tek kelime anlamiyorsun ama sanki devamli "ya ama söylüyorum söylüyorum yapmiyorsun!!" tonlaması ile söylüyorlar. devamli bir hayal kirikliği içinde dil.. zaten bu şirin italyan filmleri neticesinde anlattıkları tüm şeyin "küçükken çok mutlu bir çocuktum" veya "eskiden aşk nedir bilmiyordum" tarzı şeyler olduğunu düşünüyorsun.. yani tüm bir italyanca dili hayal kirikliğini ve nostaljiyi ifade etmek için kurulmuş bana göre. başka bir şeyde anlamını kaybediyor dil.. "sayborglarin dünyayı elegeçirmesi durumunda foton silahlarimizi alacağız" gibi bir cümleyi ben bu dile konduramiyorum mesela.. olmaz eğreti durur..

velhasil bu haftaki sarkida yukarda anlattigim tüm temalar bulunmakta.. bi kere kızcağız aşık olmuş, ama herif bunu oyuncak bebek gibi görmüş, oynamış kırmış.. kız da şarkının başında aşkın verdiği şevkate sahipken, ortasında "allah belanı versin pis herif" dercesine deliriyor dikkat ederseniz.. erkek milleti değil mi! italyan da olsa pezevenk!

ha bu arada şarkıyı söyleyen aylin prandi.. kendisi türk değil.. aslında şarkıyı en güzel söyleyen de değil bana göre.. farklı yorum almak isterseniz şurada : http://www.youtube.com/watch?v=6J3CCHTic9w hoş bu yorumda da "alkolik oldum senin yüzünden, nafakayi viskiye yatiriyorum" ses tonu var..

Salı, Ekim 11, 2011

dünyanın en kıyak 5 işi

yorgun bir günün ardından eve dönerken insanın aklına düşmüyor değil "hem sevdiğim işi yapiyorum hem de ayın birinde maaşım tak diye hesabıma yatıyor" tarzı konuşabilmek.. bu bağlamda bence dünyanın en kıyak işleri şöyle

1. spor salonu eğitmeni:

http://4.bp.blogspot.com/-XiJt6FitAoU/Teu8dgKeIhI/AAAAAAAAAHc/v_vgx720r1A/s1600/You+desire+to+be+a+Fitness+instructor.jpg
(gerci biraz pornografik bir iş)

çok netsin. etrafta dolanıp yeni gelen insanlara "senin biraz kilo fazlan var önce biraz yürüyüş yap, kardiyo yap sonra sıkılaşmak için düşük ağırlık çok tekrar".. sonra aynen dolanmaya devam. bu dolanma da kırkpınar güreşçisi gibi devamli bir peşrev halini alabilir. eller yanda gogus disarda göbek içerde "hayde bismillah" diyip kollari sallaya sallaya.. böyle böyle tüm bir hayatı klişeler ile geçiriyorsun.. üstüne bir de istediğin zaman spor yapabiliyorsun.. devamli idmanlı olduğundan hiç değilse ekipmanları kullanırken maymun olmadığından etrafina "ehehe komikler" diye de bakışlar atabiliyorsun.. ve en güzeli de iş kiyafetlerin bildiğin eşofmanlar.. enfes..

2. defilelerde mankenlerin kiyafetlerini giymesine yardımcı olan terzi yamağı

http://www.limcollege.edu/gallery-images/1.9.5.1_DressingRoom.jpg

michael: iş buldun mu peki?
viktor: evet.. bir moda evinde mankenlerin kiyafetlerini giyip çıkarmalarına yardımcı oluyorum.
michael: vay çok iyi iş.
viktor: işte haftalık 50 frank
micheal: çok değilmiş ama her neyse işin olması önemli.
viktor: elimde avcumdaki buydu.. haftada ancak 50 frank verebiliyorum..

"what's new pussycat" filminde woody allen aynen bu dialogu izlettirir insanlara.. ben daha ne diyeyim daha ne söyleyeyim?


3. casillas'ın yedeği olmak

http://i.telegraph.co.uk/multimedia/archive/01769/real5_1769824b.jpg

real madrid'in en kıyak adamının, ne yaparsa yapsın yeri dolmayacak adamının da bir yedeğe ihtiyacı oluyor. sonuçta bazen işi çıkabiliyor bu insanın.. ne bileyim bankaya gitmesi gerekiyor, dişçi randevusu oluyor. işte o zamanlar için kendisini yedekleyecek bir insana ihtiyaç var..

casillas'ı kaleden kesme gibi bir derdin olmayacağı için çok net bir şekilde kulubede oturup çayını içip en klas yerden real madrid maçlarını izleyip, üstüne bir de maaş almak.. oh bebek..

4. film test izleyicisi.

http://videogum.com/img/thumbnails/photos/paranormal_activity_audience.jpg

böyle bir meslek var. film vizyona girmeden önce alıyorlar seni bir salona, izletiyorlar vizyona çıkmamış filmi. sen de yazıyorsun "yaşar ustanın patrona konuşması çok etkileyiciydi" falan diyerek.. tak yevmeyeni de alıyorsun. senin artık görüşlerine göre filmi değiştirirler mi, yeniden mi çekerler orası seni ırgalamıyor. sen filmi izlediğine bakıyorsun. ha çok mu uykun geldi izlerken, film çok mu dandikti tak uyuyuver sonrasında "bi bok anlamadım, uykumu getirdi film" de.. yemin etsen başın ağrımaz..

5. deniz feneri bekçisi..

http://www.lighthouse.net.au/lights/SA/South%20Neptune%20Island/Neptune%20Island%20Keeper%20naa%201.jpg

bir internet, bir battaniye ve şu sıcak saatlerde sedat'ın bindiği pikapin varsa inanılmaz bir iş.. tüm gün netten film izle, maasini almak, ne bileyim sarap falan almak icin bas git en yakin yerlesim birimine, hop çek maaşı al şarabi dön.. otur yine.. arada bir bak ampul yanıyor mu diye.. bayramlarda falan "valla bizim iş 24 saat hiç ayrilamiyorum başından" diye de salla.. oh ne ala memleket.. bir de üstüne "fener parası" denen bir şeyi tahsil etsin devlet gelip geçen gemilerden..

Pazar, Ekim 09, 2011

haftanın şarkısı 73 : charles aznavour - les plasirs demodes







bunu bilmiyorsaniz bir kez daha soylemek gerek sanirim; "hiç bir şey filmlerdeki gibi olmuyor". yani mesela hiç bir araba bir robot'a dönüşmüyor, veya hiç bir kimse rüyasindaki katil tarafından öldürülmüyor.. ama tabi en önemli nokta "hiç bir şeyin sonu mutlu olmuyor"..

ve bir de şey var, mesela filmlere cekilmiş bir sevdanin asla hükmü geçmiyor.. asla yok olmuyor selvi boylumla al yazmalimin aşkı, bugun değiş yarin değil ama bir gün mutlaka paris onların oluyor.. ve gerçek hayattaki pişmanlıklar, gercekten sevmeler hiç bir zaman filmlerdeki gibi kabullenilmiyor..


mesela özele ineyim size.. yukardaki filmde.. tarik bildiğin evi tavuk kümesine çeviren bir tipken, yani en güvenilmezlerindeyken tiplerin, birden gülşen'i görüyor.. orada başlıyor film gerçekten.. gülşen dediğin soğuk nevale.. tarik'a zerre yüz vermiyor.. ama ellem ediyor tarık, kallem ediyor çalıyor kızın gönlünü. ama serde eşeklik var ya, uyuyor filmin ortasinda şeytana. yapiyor bir eşeklik. ama sonrasında köpek gibi de pişman oluyor. bir kere görünce onu, kokusunu alınca bir köşe başında aklı başına geliyor. hop atlıyor kızın evinin önüne, yağmurun altında dineliyor, gülşen yukardan bakıyor, baktıkça anlıyor tarık'ın pişmanlığını, eşekliğinden nasıl mutsuz olduğunu ve değişmeye onun olmaya nasıl hevesli olduğunu.. gülşen bakıyor yağmur yağarken penceresinden tarık'ın ıslanmasını görüyor.. yağmur damlaları çoktan tarık'ın kalbine yağdığını farkediyor sonra affediyor işte, sarılıyor gidiyor film..

reelde olanı söyleyeyim ben size.. kız asla eve gelmiyor.. ve tüm bu yağmurda dinelmeler, demode sevda olarak kalıyor.. charles aznavour'un şarkısında dile getirdiği gibi. (bir de sabahında 40 derece ateş olabiliyor)

Pazar, Eylül 25, 2011

Kaz denilen canlı


(tüyünü kafasini siktiimin!!! çok kizdim!)


izmir buca'da gölet diye bir yer var.. ne akla hizmetse her tarafa kaz salmışlar.. onlarca, yüzlerce, binlerce kaz.. yüzüklerin efendisinde sauron'un orc ordusu, goblin ordusu gibi dolaşıyorlar etrafta.. allah günah yazmasin ama, dünyadaki en pis, en igrenc en rezil, en mendebur hayvan kazdir dostlarim.. şu hayatimda, ne fareden, ne yilandan, ne akrepten korkmam ama kazdan korkarim arkadas.. zira bu kaz dedigin hayvan insanlar gibi kincidir, ve insanlar gibi eziği buldumuydu sömürür, agzina sicana kadar, onu tarihten silene kadar durmaz.. mahvetmeye yemin eder..

bundan takribi 20 sene önce, izmir'in bozyaka semti daha baglari ile, bahceleri ile anilirken, bu kazlardan bir sürü vardi buralarda.. o zamanlar severdik tabi kendilerini. zira yiyemedigimiz salcali ekmekleri bir sekilde balkondan asagiya sallayip "yiyin lan ipnetorlar ehi ehi" diye güler, kahvaltida 7 ekmek salcali ekmek yiyen cocuguna "afferim benim toramanima" diyen annenin de taktirini kazanirdik. (hasan pulur gibi hissediyorum su an kendimden biz diye bahsettigim icin..)

gel zaman git zaman, bu beyaz katil sürüsü, bizi bir sekilde salcali ekmekle özdeşleştirmiş olacaklar ki, uzaklarindan gecerken bir cirpinmalar, bir "giiaark giaark" demeler ile sevgilerini gösterir olmuslardi. ah bana vaylar bana.. saniyorum ki ben sevgi gosteriyorlar.. megerse bir italyan mafyasi gibi "ekmegimiz nerede ha!! ekmegimiz nerede dedik!!" kivaminda sesler cikartiyorlarmis..


(katil sürüsü.. )

hic unutmuyorum. 1988 in 8 eylülü.. o gün cumartesi, bakkala gidiyorum. bir tane milliyet gazetesi alacagim (ve yaninda kartondan japon evi verecek, ve yapistiracagim onu) 2 de ekmek alacagim eve gelip yiycez..

bu eşkiya sürüsü, takribi 15 tane beyaz yecüc mecüc, önümü kestiler.. motorsikletliler tarafindan önü kesilen bir kücük emrah'a dönmüştüm.. o tarafa gidiyorum geliyorlar, bu tarafa gidiyorum o tarafa geliyorlar.. attim ekmekleri tabi.. attim da pesimden gelmeleri bitmedi ki. kara üstü piranalari gibi ekmegi 6 saniyede tüketip, beni yemege and içtiler "bunla bitti mi sandin ha!" kivaminda geliyorlardi ki eve kendimi zor attim..

işte bu hayvanlarin korkunclugu, bu hayvanlarin mendeburlugu burada basladi.. arkadas 3 gün mü nöbet tutarsin sen kapimda da, benim disimda kimseyi iplemessin de ben disari cikmaya calistigimda, cullanirsin üstüme.. 3-4 yasindaki bi cocuktan ne istersiniz ey kaz kafalilar!!

ilenc olsun size, ilenc olsun beyaz tüylerinize, turuncu gagalariniza.. yarin bir gün birlesmiş milletler genel sekreteri olup, soyunuzu kazimassam ne olayim!!

hem bu kazlar evcillestirildigi 3000 senelik periyodda, insan oglu bir kere olsun, sadece bir kere olsun ya, bir yere bir şeye adini vermemistir bu arkadaslarin.. hic bir roma lejyonunun ismi "kazlar" degildir mesela, hic bir nba, veyah nhl, veyahut nfl takimi "bilmemnerenin kazlari" ismini almamistir (ördekler bile vardir oysa) hic bir devlet, hic bir ulus, kendisini "şanli kazlarimizla çok yaşayalim" diye nitelendirmemistir, onlarca kartal, kaplan, puma, hatta gelincik bile vardir ama bir tane bile kaz yoktur..

hic bir ulusun milli hayvani degildir.. daha cok "allah kahretsin bizde de kazlar var işte" diye nitelendirilmiştirler..

ancak ve ancak, afrodit köpüklerden dogarken çeşme sahillerinde, 3 tane kaz kız kardeş gelip, bunu dürtmüşlerdir. 5000 senelik insanlik tarihi içinde, yer aldiklari nokta bu kadardir mina koyiim..

daha neden bahsediyoruz, daha niye yasatiyoruz bu hayvanlari anlamiyorum ki ben! bana, sana yarari var mi? kime var yarari?



Pazartesi, Ağustos 08, 2011

ramazan eğlenceleri

bu blogu açmamın garip nedenlerinden biri de "siz doğru düzgün hayatlar yaşarken benim başıma çok garip olaylar geliyor" demekti.. bir diğeri de "ilerde büyük adam olunca yaşadığımız sacma sapan şeyleri unutmayalim" tarzi not düşmekti bir kenara.. bkz: çalışmak sevmekten zor geliyor

dün saat 4 gibi dışarda eğlenceden geliyorum.. tipik ramazan eğlencesi işte. iftardan sonra çay içilmiş, teravih namazına gidilmiş, sonrasinda nurhan damcıoğlu olsun, orta oyunu olsun karagoz olsun izlenmiş o numayiş içinde şen kahkalar atılmıştı.. sallıyorum tabi. şu memlekette ramazan'ın gelmediği bir yer varsa o da izmir körfez etrafidir.. bildigin içkili mekanda yer bulamazsin, bornovada rock barlara gidip pop müzik dinlersin, yani hiç öyle "11 ayın sultanı hoş geldin ya şehri ramazan" durumu söz konusu değil bildiğin sodom ve gomorra tarzi bir yapi vardir. (hoş o tarz cinsi sapikliklarda daha degiliz çok şükür.. ya da ben görmedim)

http://www.girlmeetsgeek.com/wp-content/uploads/2010/08/energizer.jpg

her sevilen insanlarla geçirilen bi geceden dönerken sabahin 4 ü civarinda arabayla dar sokaklarda ilerlerken birden önüme enerjizer tavşanı gibi bir şey atladi.. elinde davul rampidi rampidi giden arkadas, arabanin farlarina kapili kaliverdi. bildiğin enerjizer tavşanı resmen.. "ayyyy" diyip elindeki tokmagi havaya atmasi benim aci bir fren koymamdan hemen sonraki ana isabet eder..

o noktada ben de korktum. zira benim diyen insan saat 4 de eve dönerken davulcu ezmek istemez.. hop indim arabadan, var mi bir şey kardeşim dedim ki içimden bir an "yahu ben niye ramazan davulcusuyla muhabbete girdim ki?" diyorum.. davulcu bana ödünün patladigini biraz daha dikkatli olsam iyi olacagini, tokmagi düsürdügünü ekmek parasi oldugunu tokmaksiz davul calamayacagini beyan etti..

dostlarim, sonrasinda gecenin 4 ünde izmir sokaklarinda davulcuyla tokmak aramak gerçek manada her insanın yaşamaması gereken bir şey. tüm varoluşunuzu sorguluyorsunuz "onca yıllık eğitimden, yaşanandan, iş yaşamından sonra geldiğim nokta tokmak aramak mı?" "ya bulduktan sonra beni tokmaklarsa bu adam?" gibi sorulara mani olamiyorsunuz.. ama serde sosyalistlik var, emek dostluğu var ya, adamın ekmek parasını kazandığı tokmağı aramadan da duramiyorsunuz..

her nasilsa bulduk tokmagi.. tokalastik davulcuyla, formalari degistirdik, bir kac gün sonra kapima dayanip "buyrun ben tüm ramazan boyunca saat 3 bucuk 4 gibi sizi rahatsiz ettim bunun için bana para öderseniz süper olur" diyecegi güne kadar kendimize iyi bakmamizi öğütledik..

Perşembe, Ağustos 04, 2011

ninja kaplumbağalar için raphael'in önemi

http://www.melaman2.com/cartoons/singles/stills/T/teenage-rafael.jpg

raphael gereksiz gibi gozukse de hadisenin ana karakteri, perde arkasindaki ser ocagi odur.. fakat bu yetenekleri splinter ustanin budist, konfiçyonist sacmaliklari ile torpulenir, pasifist olucam ayagina rafael de kendisini gosteremez.. inceden inceye herkese gazi veren odur aslinda mikelanjolaya gidip "pizza olsa ne yerdik ha?" diye fisildar mikelanj da "pizza istiyorum" diye delirir mesela.. ayni sekilde leonardo ya da akli fikri rafael verir ama gozukmez işte ortalikta.. esas perde arkasinda yoneten odur.. o olmasa elindeki catallarla ne yapabilir arkadaslar sorarim size? bir generalin elinde siz hic mitralyoz gordunuz mu? otomatik tüfek gordunuz mu? goremezsiniz.. işte kilici, sopayi, nancukayi baskalari tasirken bu herif catal ile hadiseyi yonlendirir.. politik kararlari leonardo almis gibi gorunse de askeri deha rafael in sozunden cikmaz..

yani bugun rafael in ninca kaplumbalar üzerinde etkisi olmadigini soylersek türk silahli kuvvetlerinin de türk demokrasisi üzerinde etkisi yok demis oluruz..

Çarşamba, Ağustos 03, 2011

haftanın şarkısı 72 : ismi bilinmeyen yunanca bir şarkı



takribi bundan 90 sene evvel, yine böylesi bir yaz gününde, sıcağın alnında, türk ordusu memleketin tek bir karışını bile düşman elinde bırakmamak için egeye doğru akına geçmiş, nihayetinde bir mehmetçik çıkıp "aha alaçatı, buradan bir arsa kapatsam ilerde torunlarima inanılmaz para kalır" demese de, çeşme'nin en ucuna kadar yunandan kurtarılıp sahiplenişmişti vatan..

o olaydan bir 50 sene sonra, türkiyede ilk radyolar kurulurken muhtemelen dönemin trt müdürü teknisyenlerinle "siktir et yahu yükseltme dalgamotoru, izmirden duyulsun yeter, kim çeşmede, gümüldürde radyo dinler ki?" demiş ve o yöreyi komple yunan radyolarına bırakmıştı..

o yüzdendir ki, ne zaman deniz gözükse bu izmir memleketinde, radyodan adını bilmediğimiz, söyleyenini tanımadığımız bir yunan ezgisi çalar.. deniz, girintili çıkıntılı yollarda bir görünüp bir kaybolurken nasıl becerdiklerini bilmediğim harika fonetiğe sahip dil akıp gider radyoda..

geçen hafta alaçatıda gezinirken arabayla, yıl 2011 olmasına rağmen hala aynı durumdan muzdarip olduğumuzu farkettim.. olmuyor işte, iki volt yükseltemiyorlar radyolarin gücünü, biz de böyle "o şarki güzeldi onu aç" tribiyle geziniyoruz..

aha mesela bu şarkı.. adını bilmiyorum, kim söylüyor onu hiç bilmiyorum ama ne güzel ne hoş şarkı dimi? sağlıcakla kalın..

Super: Rainn Wilson king hacı!

tanrı erkek ve kadını ayri yaratirken (ki aynı özeni solucanlarda göstermemiştir) birbirlerini ayirt etmeleri için erkege pipi, kadına kuku vermiştir.. ama bunla yetinmeyerek daha iyi ayrışsın diye, hemen başka özelliklerle de donatmiştir(arabayi park etme mevzusu bu yazının konusu değildir).. muhtemelen ki bu özelliklerin en başında kadının sevgisi bittigi anda her şeyi unutmasi ve özlememesi, en azından bunu belli etmeyip yoluna devam etmesi, erkeğin ise ölene kadar özlem içinde kavrulmasi, geri istemesi, kendisini rezil etmesi, perişan olmasi gelmektedir.

bir erkek olduğum için kadınların bu tavrını zerre idrak edemiyorum. biz erkekler neden devamli pişman olan, geri isteyen taraf oluyoruz bunu asla anlayamiyorum.. hadi türk erkeği böyle diyeceğim ama ecnebiler bunun üzerine film bile çekiyorlar: super!!

http://damrb.files.wordpress.com/2011/04/super-rainn-wilson.jpg

film boyunca kendisini birakip giden bir kadın yüzünden, her insanın yapmak istedigini yapan bir rainn wilson'i görüyoruz. bir kahraman olmak, etkilemek onu ve en sonunda kötü adamları bir bir yok edip, ona dokunan, onu hisseden adamları dövüp geçip tekrar kadınına sahip olmak.. tüm dünyaya ve belki de o umursamaz, o "olmuyor" o "etkilendim, dokunmadım ona ama dokunmayı çok istedim" diyen kadına karşı "bak ben isteyebilecegin ve seni hala seven bir herifim" demeye calisiyor..

kick - ass e benziyor biraz kabul edelim, ama çok daha fazlasi.. bir kahraman hikayesinden çok kalbi kırık bir erkegin hikayesi.. ne çok sevdim bu filmi, keşke ben de kalbim kırılıp, terkedildiğimde bi kaç kol, bi kaç kafatası kırabilseydim hakettikleri için..

Perşembe, Temmuz 21, 2011

rocky balboa : hiç bir kimse hayat kadar sert vuramaz

http://1.bp.blogspot.com/_kr8Ur6KHgKc/S91xiCZ1XlI/AAAAAAAADrU/jcOaKj83qWI/s1600/RockyBalboa.2006.dvdrip.tr.avi_005536480.jpg

bir insanın evi ne kadar güzel olsun, eğer ki tavanının üzerinde başka bir kat yoksa, veya güzel bir çatı oturmamışsa, rutubetlenir tavanlar.. taştan ve kumdan bir yapı olmadığından o rutubet özlem olarak kendini gösterir.. insan her şeyi yapar o özlemi gidermek için, yapmak ister.. o özlem ki gogsunun tam ortasına bir yere bir canavar gibi oturur, onu öldürmek, onu harap etmek için yeniden sevmeye çalışır, ya da bir şeye tutunmaya, bir çatı çekip huzur bulmaya..

rocky balboa da tüm o geçmişin hayaletlerini, rutubetini son bir kez, bu kez son olduğunu bilerek "yo adrian we did it" diyebilmek için kalbin acısından bi haber, günleri asla geçmeyecekmiş zanneden bir ufakligin karsisina cikarak yok etmeye çalışıyor..

film özünde böyle işte. tüm mevzusu, tüm anısı böyle.. ama tabi biz 80 cocuklarının kalbinde apayri bir yere sahip adam rocky'e şerefli bir veda etme firsati da taniyor stallone. onunla birlikte tüm anılarımız birlikte geçerken (mesela benim rocky3 ü ilk 89yilinda bir yaz sinemasında gicirdayan sandalyeler üzerinde babamın kokusu ve gazoz tadı ile izlemem aklıma düşmeden izleyemedim filmi) bize, o küçük çocukların, ve dahi rockynin bilmediği ama ağır bir şekilde öğrendiği şeyi anlatıyor.. çocuğuna vaaz verirken aslında biz onunla büyüyen nesile anlatıyor rocky her şeyi;

"ama sana zaten bildiğin birşeyi söylememe izin ver. dünya aydınlıktan ve gökkuşağından mükellef biryer değildir. dünya gayet zorlu ve kötü niyetli biryerdir; ne kadar sıkı olursan ol seni dizlerinin üzerine çöktürür ve izin verirsen öylece tutar. hiçkimse hayat kadar sert vuramaz: ne sen ne ben ne de birbaşkası... ama mesele ne kadar sert vurduğun değildir. mesele ne kadar sert darbe alabildiğin ve ilerlemeye devam edebildiğindir. ne kadar yüklenip ne kadar ilerleyebildiğindir. kazanmak budur. şimdi eğer neyi hakettiğini biliyorsan git ve hakettiğin şeyi al. ama darbelere razı ol, istekli ol ve hakettiğin yerde olmadığın için onu, bunu, başkasını suçlama. bunu korkaklar yapar, sen değil. sen bunu yapmayacak kadar iyisin..."

Perşembe, Temmuz 14, 2011

dikkat çekmek için gereken şehit eşiği

haber baslik
diyarbakırda girdikleri çatışmadan şehit olarak çıkan 13 er'den sonra tekrar farkettim ki türk milletinin gerzek bir eşiği var.. öyle bir şey ki türk televizyonlarinin ve genel olarak türk milletinin sahip oldugu gerzek bir esik bu.. mesela yıl başından beri yaklasik 50 askerimiz cesitli araliklarla şehit olmuştur ama kimse bunlarla ilgilenmez. insanlar kaçırılır, ikişerli üçerli tertiplerin ailelerin evlerine ateş düşer ama 30 saniyede geçilen bir haberden fazlası olmaz.. gazetelerin alt taraflarinda kalir "mayina rast gelip sehit olan er" haberleri..

ama ne zaman ki halk tarafindan bir şekilde olusturulmuş eşigin üstünde asker birden şehit olsun, hayatin durmasi, tüm ulusça kahrolunmasi, ne bileyim efendim şehitlerin ailelerine yardim edilmesi, milli yas tutulmasi, maclardan önce saygi durusunda bulunulmasi, seda sayan show'un yayindan kalkmasi beklenir..

madem bu kadar duyarliydiniz ey ahali, yıl başından beri onlarca cocuk ölürken, arkadaslarimizdan, kardeslerimizden, akrabalarimizdan askerde kim varsa her haberde irkiliyorken, niye o zaman eglenceden vaz gecilmedi? ha tabi yahu, millet tatilde oldugu icin ve sehitlerin sayilari esigin üzerinde olmadigi için ölenler gercekten ölmüş sayilmiyordu.. yani mesela twitterda trend olması, sozluklerde 100 kusur entry girilmesi için şehit olanlar hakkinda, aynı anda kacının şehit olmasi gerektigini ben bilmek istiyorum sahsen.. duyarli olunmasi gereken sehit sayisi kactir?

bence bakanlar kurulu falan aciklasin bu eşigi.. ayni anda 10+ şehit mi gerekiyor teror'e lanet okumak için? 15+ mi yoksa.. hayir 3-5 de ciddiye alinmiyor hadise de.. maksat biz de bilelim nerede ne yapacagimizi..

ha bu arada, şehit olan askerlerle, ölü ele geçirilen teroristlerin annelerinin aynı renk göz yaşını döktüğünü anlamadan, ayrı yüreklere aynı acıların düştüğünü farketmeden yaptığınız şeyler, tüm bu yas tutuşlarınız, tüm bu lanetleriniz yapmacık bir gösteriden başka bir şey değil..

Salı, Haziran 28, 2011

eda taşpınar hanım, seni de bacaklarını da beğenmedim!

http://www.reklam.com.tr/images/news/gorsel-677.jpg

eda taşpınar'ın epilasyon reklamını izlediğimde aklıma önce şu geldi "kapa televizyonu kapa böyle şeyler görmek için almadık bu aygıtı" sonrasinda korku dolu ağlamamı dindirdiğimde aklıma gelen ise bir türk filminden replikti "seni de bacaklarını da beğenmedim!"

eda taşpınarı hafızadan hemen silmek için bu lafin param yok pulum yok diye gezinen mujdat gezer ile birlikte film çeviren, göztepe alt yapisinda yetisip sonrasinda fenerbahceye transfer olan kadir inanirin söylediğini hatırlara getirmeli..

gerizekali bir soylemdir aslinda.. sahsen kiz hakketten cok güzel, esmer filan, ve bacaklari beyonce'un bacaklarindan daha sahanedir.. hayir gotu boklu bir sevgilisi var diye, lozan pastanesinde oturan güzel bacaklari olan ve gercekten güzel olan esmer güzellerinin kalbini kirmanin mantigi ne kadir! bugun o pastanede oturdugumuzda, kimse bize bacaklarini gostermiyorsa bunda bir parca da senin sorumlulugun yok mu "ay simdi bacaklarimi gosteririm, verir ayari gosterdigimle kalirim" diye düsünmüyor mudur izmir kizlari?

yazik yahu.. böyle böyle yobaz, cirkin bi ülke oluyoruz..

ya kiz cirkin olsa, selulitli falan olsa icime sindiricem ama.. yok hakket güzel..

hatta buyrun kendiniz karar verin.. bu video'nun 5. dakikasinda gibi hatirliyorum.. yok degilse baska bir bölümündedir.. merak eden bakar arkadas.. ama sutun gibi bacaklari olan, kitap gibi bir kadin.. kadirin densizligi begenmemesi.

10 dakika sonra.................

Bu arada videoyu izledim esas kendim.. Kadir yerden goge kadar hakliymiş bunu söylerken. Aha da aşagida screen shot:



simdi filmi tekrar izledim de farkettim.. ben sahsen filmde kadir inanirin tokmakladığı, arzu okay ile karistirmisim.. tokmaklamak biraz ayıp oldu gerçi.. her neyse. nasıl olur diyorum, bu güzelim arzu okay'i nasil begenmez, su bacaklara nasil iflit olmaz diye düsünüyorum.. meerse kadin, kadin degil kadinzilla misali bir seymis.. su vakitte 2. kez fikrimi degistirerek kadire yerden goge kadar hak veriyorum..

arzu okay apayri güzel kadinmis ama arkadas.. ama bir noktadan sonra kotu yola, pornoya sapmis.. pornocu olmus.. cok kotu.. cok cok..

Pazartesi, Haziran 27, 2011

Film Pazartesisisisi #1

Böyle bir şekil yapayım diyorum her pazartesi;

Edinilen Filmler;
*ExistenZ
*Synecdoche New York
*Los Cronocrimenes
*Prensesin Uykusu
*The Adjustment Bureau
*Source Code
*The Counterfeiters

İzlenen Filmler;
*The Adjustment Bureau
*Source Code
*The Counterfeiters
*Synecdoche New York (Yarıda Kaldı)



The Adjustment Bureau;
http://www.lebleb.com/images/posters/The%20Adjustment%20Bureau%20(2).jpg

"Cumhurreis olmaya giden yoldan hayatın küçük rastlantılarının aslında rastlantı değil küçük ayarlar veren garip insanların....." böyle saçma bir konusu var bu filmin. anlatsam bir noktada "ne diyor bu adam" diyeceğinize eminim. hayattaki küçük tesadüflerin tedaylarin, nasil da tüm hayatımızı bambaşka bir yere sürükleyebileceğini gösteren onlarca filmden bir tanesi. yine de insan seviyor böyle şeyleri izlemeyi. hayata "orada pandik atmasaydım bambaşka olabilirdi" diyebiliyor, filmi izledikçe. çiğdem çekirdekle izlenecek keyifli bi film..

Source Code;

http://4.bp.blogspot.com/_VAsR-R0jOcg/TT95lI2ScBI/AAAAAAAAABg/-JpOxpWNJfI/s1600/Source%2BCode%2BMovie%2BPoster.jpg

Groundhog Day diye bir film vardi, ya da zeyna'da zeynanın uyandigi her günü tekrar yaşadığı bir bölüm vardı hatirlar mısınız bilmem? devamlı aynı kabusu yaşamak, devamlı aynı anı yaşamayı konu alan filmler de ilginç olur diye izledim bu filmi. ibne kovboylarda da oynayan jake beyimiz bu filmde bir terorist saldiriyi önlemek için 8 dakikayi tekrar tekrar yaşayan, bilinç gezgini bir arkadaş.. bak üstüste oldu iki filmde de "ne diyor bu adam" moduna soktum kendimi ama film içinde gayet mantıklı bir şekle oturuyor bu bilinç gezme hikayesi. tam çiğdemlik bir macera. otur izle filmini, keyifli keyifli bitir.. derdi tasası, sıkıntısı hiç yok..

Der Falschers:

http://bt.eutorrents.com/imagehost/images/thecounterfeiters.jpg

Bu hafta izlediğim en müthiş film diyebilirim. 2007 yılında yapılıp o sene "yahudi soykırımını anlatan bir film" kontejyanından oskar ödüllerine davet edilmiş, davet almışken de "yabancı film dalında oskarı" alıp götürmüş. gerçek bir öyküyü biraz süsleyerek (filmde gördükleriniz süslenmiş şeyler.. midenizin almayacağı bir vahşet izlerken filmde, reelde olanların yanında çiçekler hakkında, aşk hakkında bir belgesel izliyormuş gibi kalıyor olay) ortaya "ne garip filmdi ya" dedirtecek bir film çıkartmışlar. olay ikinci dünya savaşında bir toplama kampında geçiyor. almanlarin plani, sahte ingiliz lirası basarak, ingiltere ekonomisini yok etmek. bunun için de bu işi yapabilecek, kalpazan, matbaacı, ressam ne kadar yahudi varsa topluyorlar auschwitz de. işte bu film tüm bu öyküyü anlatıyor. tüm o savaşın içinde, yaşamlarını biraz olsun uzatabilmek için, ve uzattıkları için utanarak, yaşayan insanların hayatı.. böyle bir barbarlıktan sonra hala nasıl şiir yazılabiliyor, aşk şarkıları söyleyebiliyor insanlık şaşırıyorum ben..


Pazar, Haziran 26, 2011

Ben Diktator olduğumda



Her insanın içinde iktidar tutkusu vardır. Bunu ben söylediğimde şekil olmuyor farkindayim ama size burada tiriviri bir şekilde "marki dö sad'ın bir sözü vardır" şeklinde, yok efendim "makyevelli ünlü eseri prenste şöyle der" diyerek şekil yapmak istemiyorum. oskar wild bile bir noktada "at yalanı skeyim inananı" diyen bir adamken iktidar aşkımızı irdelemek için ünlü düşünürlere sığınmayacağım..

her neyse benim de var hali hazırda bu iktidarlik, diktotarya hırsım.. şayet bir gün diktator olursam yapacağım şeyler de var arkadaş.. planlarım projelerim hazır "künefe demokratik republikasi" için.. (künefe seven birisinin kendi diktatoryasına "künefe" ismini koyabileceğini düşünüyorum.. ülke benim kim karışır arkadaş?

"ey künefe republikası!! sen ne şanlı republikasan!"

1. Her meslek dalına bir üniforma;

Her sabah işe giderken "bugun ne giysem" derdinden yorulmadın mı vatandaş? her gün "hava kapali gibi ama açabilir akşama" diye duralamadın mı? "bir gün daha giysem bunu uğraşamıcam kemer değiştirmekle" diye içinden geçirmedin mi? işte bu aşamada her iş kolu için bir üniforma tahsis ediyoruz.. öğretmensen belli giyiniorsun, doktorsan belli, taksi şöförüysen, kurumsal ofis çalışanıysan, takı tasarımcısıysan(sanırım bu gerçek bir meslek değil, kandırmayalım kendimizi) belli üniforman var. her gün onu giyiyorsun.. derdi tasasi kalmıyor.

2. Herkes için, halk için uyku saatleri;

uyudun mesela gecenin 10'unda, dünya dönmüş olmuyor mu vatandaş? o orada gündemi değiştirmiş, bu burada bişi yapmış olması seni delirtmiyor mu? sen uyurken dünyanın dönmesine sinir olmuyor musun? işte bu noktada devletlümüzün reaasi belli saatlerde uyuyacak belli saatlerde kalkacak. uyuyamayanlar da o sırada gündemi değiştirecek zerre bir şey yapmayacak. oturcak kitap okuyacak, komputer oyunu oynayacak, müzik dinleyecek.


http://www.memurlar.biz/imagecache/430143913_d4070483ed5f492c45a7fc592f7e6e99_resize_300_.jpg

3. mahkemelerde arka yazı değişecek;

bu tamamen kişisel bir tercih. "adalet mülkün temelidir" yazısını "skilmiş götün davası olmaz!" ile değiştiriyoruz. böylelikle mahkemelerin yükünün hafifleyebileceğini umuyorum.. ota boka dava açmayalim..

4. her cumartesi akşamı, bir futbol maçı;

tam 1900 da başlamakla birlikte, her cumartesi akşamı tvde bir maç gösterilecek. böylelikle insanlar arkadaslariyla dışarı çıktıklarında o rahatsız edici sessizliklerin yerini "o kadar mı be burak" lafları, "öyle vurulur mu be oğlum" zılgıtları alacak.. bir paraguay italya maçı bir bursaspor trabzonspor maçı ayarında maçlar olacak bunlar. öyle boş maçlar olmayacak..

5. 16-19 yaş arasındaki her gence "heveslerini gidermek için" zamazingo tahsisati;

evinde bir kenara birakilmiş bas gitar, fotograf makinesi, dambıl gibi tiriviri şeyler bulunmuyor mu vatandaş? illa ki bulunuyor. bir ton para verip aldığın, anangille, babangille almak için papaz olduğun ekipmanlar şimdi toz yuvası.. işte bu yüzden devletimiz üçün beşin hesabını yapmadan, gençlerimiz heveslerini alsın diye hobi eşyası kiralayacak. hevesinizi aldığınızda geri alacak. böylelikle inanılmaz bir mebla halkımızın cebinde kalacak..

6. sıhhat timleri

pazartesi sabahi otobüse bindiğinde, servise bindiğinde ter kokan adamlardan şikayetçi değil misin vatandaş.. bir numara tahsis ediyor, tak ihbar ediyorsun. biz de o adamı yıkayıp, seyyar duşlara sokup şampuanlayıp mis gibi salıyoruz topluma geri.. insanlar birden yakalanıp, seyyar duşlarda şampuanlanma korkusu ile yıkanmayı adet edinecekler! ayrıca bu timlerden uygun fiyatlarla deodorant da satın alınabilecek. döner sermayeye gidecek o para da..

7. her doktora döner sermaye;

sadece tıp doktorlarının aldığı, "döner sermayeyi", iktisat doktorası yapana da, felsefe doktorası yapana da vereceğiz vatandaş! "bizim için doktor farketmez, nefes alsın yeter!" dusturu ile insanları akademik kariyere yönlendirebileceğimizi düşünüyorum..


Yaşasın şanlı republika, yaşasın Künefe Demokratik Milleti!

Pazar, Haziran 19, 2011

profil fotografları

aşağıdaki yazıyı dört sene evvel yazmışım.. görüorum ki 4 senede bir santim ileriye gidememiş internet alemi.. esefle kınayıp başka bir blogta yazdigim bu yaziyi tekrar yayinliyorum.. belki bir şeyler değişir umuduyla...


ders calismam gerektigi icin interete girip bomboş işlerle ugrasmam bir gelenek haline geldi.. bu see de bu gelenegi, şenligi internet sitelerinde işim geregi inceledigim (ahaha işim geregi ne lan) profil fotolarina dem vurarak degerlendirmek isterim..

arkadaslarim yonja olsun,myspace,alternatip,sosyomat olsun insanlar genelde ayni tarz fotolar kullanmaktadirlar. istiyorum ki her poza bilmem neye örnek vereyim irdeleyeyim..

basliyoruz..

üstten fotograf cektirenleri cok seviyorum dostlarim.. cidden kafadan ayaga kadar her bi boku gorebiliyor.. icabinda dekolte giyiliyor

ama tiksindigim bir okta bunlarin kontrasti ile oynanmasi.. hayir kontrasti oynandigi zaman iz kafada "sanirim yüzüne vahsi yaratiklari saldirdigi icin boyle bir gizlemeye gitmis" diye dusuyoruz ki

şu renk ayarlari ile oynayanlarin gözümde "seda sayanin programinda yere düsen canerin yanina gelmeyen tülin" kadar degeri yok cok ciddiyim...

ikinci turumuz vucud bolgelerini seksi bir sekilde gosterenler.. bunlar genelde "gereksiz yerlere takilmaktan sa show room umuzu ziyaret edin"ciler..


gözleri cekenler robert deniro veya sauron misali "gözüm üzerinde" mesaji veriyorlar sanirim.. i de bu goz koyanlarin kahveregi veya kara gözlü olduklarini gormedim ben hic.. mavi veya yesil.. anlamiyorum bunu hic.. özellikle dudaklari cekenlerden cok etkileniyorum tak atiyorum mesaj "dudaklariniz cok etkileyici" diyorum ben.. rujlu olanlar daha supper

yeni gelisen bir tur de ellerinin yüzüklü fotolarini cekenler.. cok saygi duyuyorum ben..

gitarla, kemanla, ud ile, çoşkun sabah ile çekilmis foto koyanlarin ilerde bir gun erol kösenin, sahin özerin bu tur siteleri ziyaret etmesini beklediklerini dusunuyorum ben.. hayir bir insan niye elinde keman ile foto cektirsin ki yoksa?

ve ayrica çalınan bir ensturman olmasa da sadece evcil hayvanin veya birlikteliklerini



(foto6: köpekler sadık dostlarımızdır)

fotosunu cekenler de var.. bunlara sunu demek cok makul insanlar.. yani eminim bugun harun kolcak sosyomata üye olsa atiyla beraber fotosunu cektirir koyar arkadas.. harun kolcak ve atini tartisiriz biz de..


sevgilisi ile dudak dudaga fotolarii cektirenler kucaklarina yatanlar falan ayri bir vesait zaten..


(foto12: sinek (Musca domestica) sevistikten sonra tokmakcisini yer)

bunlarin "ben bu ortamdayim ama bir sevgilim var eglenmek istiyorum sadece" mesajlarini ellerim kizarana kadar alkislamak isterdim ama bence sokakta öpüsmekten baska bir farki yok bu neseli fotograflarin.. hayir olan var olmayan var.. bakin size bir animi anlaticam. ilkokul 1 siniftaydim annem sahane sucuklu ekmek yapmis yanina da muz koymus. beslenme cantam cok sahane yani.. ilkokul arkadasim musa beni dovup aldi o yemek cantasini.. tam olarak bir ornek olmadi ama insanlarin cani cekebiliyor yani..


ünlülerle fotograf cektirenler sosyomatta olmasa da myspace de baya yaygin dostlarim



(foto11=digital animasyon teknolojisi 21. yüzyilda gercek starlarin yerini şey edebilir)

ki inanir misiiz bunlara prim veren kizlar var.. yani sahsen aylincigimle (aylin aslim) cekilmis bir kac fotom olursa hemen koyacagim belki mesajlar alirim ozelden "merhaba aylin aslimi taniyanin beni de tanimasini isterim" misali..


fotograflarina efektler koyanlari cok neseli japon cizgi filmleri ile büyümüs insanlar olarak goruyorum ben. böyle yildizlar kalpler falan cok neseli cok..
ayricai yine disco ortamlarinda veya festival ortamlarinda cektirdikleri fotograflari koyanlar da var..


(foto10:hareketli bir gecenin ardindan alkolluyseniz lütfen taksiye bininiz)

yine de eglence kültürünü hatmeden, konserlere festivallere giderek nese icinde büyüyen arkadaslarimizi alkisliyorum.. inceden "manitami eglendiririm" hissiyati da sezmiyor degilim.. ayrica yine eger gittigim bir festivalse özel mesajla durtuyorum "aaa sen de woodstockta miydin ben isik kulesinin oradaydim" seklinde.. belki bir arkadaslik dogar diye bir umut işte..


discoda cilgincasina eglenirken cekilmis fotograflarin en sahaneleri muhtemelen flu olarak cikanlar



(foto9:flu fotograflar cagimizin en büyük sorunlarindan biri)

flu cika fotolari profillerine koyanlari anlamiyorum acikcasi.. asla güzel degil ki bu fotolar? hayir yie gercekleri gizleme dürtüsü var.. gerci gunahlarini aliyor olabilirim nicolai hel misali foto kameralarina yakalanmiyor olabilirler..


aynadan kendii cekenleri saymiyorum.. zira banyoda cekilen fotograflar bin kat daha güzel cikiyor.. banyonun sanatlar üzerinde bir gazlayici etkisi olduguna inaniyorum.. sarki olsun fotograf olsun hep banyoda daha güzel

cocukluk anilarini ile prim toplamaya calisanlarin "google trends" de child porn diye aratip cikan sonuclar karsisinda korkmalarini salik veriyorum.

ve işte benim en cok sevdiklerim. tatillerde ve yurt disi gezilerinde kendilerini goruntuleyenler



(foto7: eyfel kulesi sanayi devriminin sembolleriden biri olabilir..) bu abilerin "para bende varsin ali erene benzeyeyim" duruslarini ayaga kalkip alkisladigim oluyor efendiler.. hepsini birebir opmek yanaklarini mincirmak istiyorum.. hele bir de bikinili olanlar havuzda sezlongda otolarini cektirenler var ki


(foto8: yüksek mesafelerden su beton etkisi yaratabilir) onlar apayri mükemmeller..

kitsch objeleri koyanlar, seksenlerin yildizlarini yerlestirenler, cizgi film karakterlerine yonelenler ise bence cok zeki supper insanlar.. farkettiyseniz kimseyi kirmak istemedim bu yazilar boyunca herkese sevgi ile yaklastim saygi sinirlari içinde davrandim.
napabilirim ki oz büyücüsündeki aslan kadar iyi yürekli bir insanim.. yaradilisim bu..



bazi kizli olsun erkekli olsun edepsizler var ki onlari anlamam asla mümkün degil.. türk olanlari su sekilde;


(foto:3 fika göstermek)
yabanci olanlari veya yabanci ozentiligi icinde olanlari (genelde kizlar)


(foto:4 ciplak silah serilerinde ultra bir esprisi yapilmisti bunun.. ehliyet kursunda bir ablaya ögretiyorlardi bu hareketi cekmeyi)
bunlara akil sir erdirmek mümkün degil.. hakki bulut'un cocugunun hakki bulutu aglatmasi gibi uzuyorlar beni.. kardesim madem hareket cekeceksin koyma fotonu.. ne bileyim ayhan ışık koy, clark gable koy..

bu ölü adam üzerinden prim yapanlari baska bir arkadasim irdelemisti zaten..

ilk yayinlandiginda 6 puan almisti bu ahkam entry her neyse.. ayni puani istiyorum lan.. pls ltf tsk..




(foto14:ninjalik babadan ogula gecer)

özellikle ögrenciligi yemis bitirmis işe girmis ne bileyim dedektif olmus skuba dalgici olmus kesim kendilerini işte gostermek icin can atiyorlar.. yani itfaiyeci ve polis üniformalari icinde insan gordugumu hatirlarim ben.. çok basarili bişi bence.. insanlar kendi mesleklerini belirtsinler.. bugun bir hemsire gelse buraya hemsire uniformasi icinde fileli beyaz corapli fotosunu koysa "selam ben yakisikli komik zeki bir insanim bir tanisma bulusmasina ne dersiniz?" diye mesaj atmassam namerdim (silah çıktıgından beri tam olarak)


(foto14:kagitlarin arka arkaya hizli gecirilmesi ile cizgi film olusabilir.. bazen olusmaz. mantikli resimler olmali)

southpark karakerlerini (ki bu hakketten bir donem boyleydim. tişortum falan var cantam da ayni.. saclarimi kestim artik bakmasi zor oluyor bir baris manco degiliz sonucta) profillerine koyanlardan tiksiniyorum. ilk baslarda sempatik gelmis olabilir.. yapmis olabiliriz yani gülmüsüz etmisiz.. ama artik o kadar siradan ki.. bunun yerine bence kendinizi karagozden bir karaktere benzetebilirsiniz..


(foto13:ayaga genelde düsmanlar bakar)

conversin olayini biri bana anlatabilirse delirecegim sevincten aklimi oynatacagim.. niye bir insan kendi ayaginin özellikle converse giymis ayaginin fotografini ceker ki? hayir converse bir sinifin sembolu olsa anlayacagim.. emocusu da tikiside bakkali da martin mekılayi da hepsi converse giyior.. muhtemelen "sevdigimi yuruturum" manali bir acilim.. emin degilim bilemiyorum.. en cok bunu anlayamiyorum su hayatta.. yalan soyledim baska anlayamadigim seyler var.


(foto16:gençler sınavlarin stresini seviyeli muhabbetlerle atiyorlar)

böyle parti ortamlari olsun, disko olsu, muhabbet olsun ama daha cok sosyomat zirvesi olsun oralara akan insalarin goguslerinde etiketlerle cektirdikleri fotolar abicim bunnar.. valla yorum yapmaya üsendim.. en asil duygunun insanlaridir (hayir ben hala olay yerinin parmakla gosterilmesine gülüyorum)

tamam dövme dedigin hadise eninde sonunda sov amaclidir. kimse dovmeyi kendisine kalsin diye yaptirmaz fakat internet sitelerinde avatara koymak cok garip ve hatta komik olabiliyor


(foto17:sol elimizde 5 parmak vardır fakat beşi de birbirine benzemez)

bir kere bana pek bir heyecan katmiyor bu dovme tutumu.. dovmeli dombili arkadaslari bildigimde veya dovmeli akıl yoksunu arkadaslari bildigimden. ama yine de ozellikle benim yaptıgım gibi yazılı mesajlı dovmelerde bir feedback alabiliyorsunuz sanirim.. "pardon orada ne yazıyor. cok yakısmıs dovme" seklinde..
dovme yapılmasına simdilik karsı biri olarak (tamamen maddi yonlerden ayrica abdest tutmuyor deyip bir taksici edasi ile yaklasayim konuya) avatara dovme koymak cok gereksizdir. beybe gereksizdir..