Cumartesi, Eylül 25, 2010

haftanın şarkısı #57 Dinah Washington - I won't cry anymore





Şunu net olarak kabul etmek gerekirse, hayatta kimse Tuncel Kurtiz gibi ağzını her açtığında dolu şeyler sarfetmiyor ve her uyandığımız gün efsanevi olmuyor.. Mesela eminim ki "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" diyen Adorno, hayatının çoğu haftasında "Usta köfteler ne oldu bizim" diyerek geçirmiştir.. Veya "Eğer bir insan, diğerini terketmeseydi müzik olmazdı" diyen adam "10 liranın üstü gelmedi yalnız" diye çemkirmiştir bir noktada..

Velhasıl insan hiç bir zaman aynı seviyede kalamıyor. Zaten kalmasının manası da yok. Zaten bence bu bir insanlık hakkı olmalı. Anayasada falan şu şekil maddeler olmalı

"Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.

Herkes bir noktada, "Sikerler abi, yetti artık" deme hakkına sahiptir"

Dinah'da bu hakkı sonuna kadar kullanıyor işte, I won't cry anymore şarkısında.. Fallout, Book of Eli ve türevi kıyamet sonrası ortamı nakşeden filmler/kitapların bize kattığı "50lerin cızırtılı jazz şarkıları yalnızlığı, her bi bokun kötü gidişini anlatır" hissiyatı ile hem de..

Cuma, Eylül 24, 2010

Tüm Boktan İşler Eylül'de olur





Yeni açılmıştı okullar. Hazırlık yeni bitmiş orta okulun ilk sınıfında ilk kez o hafta bayrağa "korkma sönmez" diye sesleniyorduk okulun bahçesinde. Örgün eğitimimin (bu örgün kelimesine de ne takılmıştım bi aralar.. Atatürk mü örmüştü eğitimi? niye örgün bir tavırdaydı?) ilk haftaları acıyla doludur benim için. Çünkü tüm yaz boyunca evde oturan biri olarak, ilk hafta annemin gözetimi dışında gereksiz bir hayvanlıkla oradan oraya koşturabiliyordum. Eh bana getirisi de hastaneye yatmak oluyordu bu salak eğlencenin..

14 sene evvel bugün, yani Zeki Müren'in öldüğü gün İzmir Tepecik Hastanesindeydim. Tüm çocuk servisinde herkes alıyor, olayları idrak edemeyen 6 yaş altındakilerse millet ağlıyor, eksik kalmayalım düşüncesi ile ağlıyorlardı. (çocukların ağlamasının yüzde 20'si kıskançlık yüzünden, o ağlıyorsa ben de ağlayabilirim, demek yüzündendir)

Tepecik hastanesinin, 5. kattaki çocuk reyonu her hastane gibi yanyana onlarca odadan oluşuyordu. Ama kimin aklına geldiyse, o odaların arasında bir duvar yoktu. Yerine kocaman bir cam vardı. Mahremiyetin olmadığı bu durum, yatağından kalkamayan iki çocuğun camın arkasından birbirleriyle küfürleşip cama yumruk atmaları sonunda bitti. Camlara silme boya atılmış, artık yarısı beyaz boyalı birbirimizi göremediğimiz camlarla kaplı odalarımız olmuştu.

Ama işte Zeki Müren'in öldüğü gün camlarda daha boya yoktu ve 100 metre ilerden insanların Zeki Müren'e yas tuttuklarını görebiliyordunuz. (Hoş ben o sırada annemin sandviç getirmesini bekliyordum)

Toplu bir mutsuzluk hasıl olmuştu tüm hastaneye, ve belki de tüm Türkiye'ye.. İnsanlar kendilerini aşık eden, aşklarına arka plan olan, hüzünlerine, mutluluklarına müzik veren adamın gidişine ağlıyorlardı. Hiç tanımadıkları hiç görmedikleri, hiç canlı izlemedikleri birisini hayatlarına almış, hayatlarını onun varlığı ile meçhullükten uzaklaştırmış, özelleştirmişlerdi.

Ama işte hayat size kattıklarını geri almak üzere programlanmış. Çok mutlu oluyorsanız, illa ki bir gün üzülüyorsunuz. Doğuda (çok doğuda) ying yang diyorlar mesela buna, biraz yakında karma, sonra batıda bir sevdiğim şair "mutlu aşk yoktur" diyor. Çünkü herkes biliyor ki bizi çok mutlu eden şeyler, aynı zamanda bizi üzmek için kurulmuş saatli bombalar.

Memleketin ve benim kişisel tarihimde eylül hep boktan şeylerin olduğu bir ay olarak yer ediyor. Hayat 11 ayda verdiği tüm güzellikleri, sanki Eylül'de hasat ediyor.. muhtemelen aynı şeyden müzdarip birisi çok uzaklarda "beni Eylül bittiğinde uyandır" diyor..

Pazartesi, Eylül 20, 2010

Yılmaz Güney Üzerine


sona söyleyeceğimi başta söyleyeyim: her şeyi siktir edin, bugun burada bu internet ortamında, bloglarda, gazetelerde umarsızca ona buna laf atabiliyor, kardeşiklikten eşitlikten bahsedebiliyorsak yılmaz güney ve onun gibiler yüzündendir.. onların çektikleri her çile, yedikleri her dayak, uğradıkları her işkence bizim özgürlüğümüzün bir parçasıdır..


yılmaz güney'in sahip olduğu yüreğe sahip olmayan ama tüm hayatı boyunca onun hareketlerini taklit eden, onun yaptıklarını yapmak isteyen bir grup doğulu bırakmıştır geriye.. sanırım başımıza musalla ettiği yılmaz erdoğan, ibrahim tatlises gibileri kendisi de tasvip etmezdi.. bugun yılmaz güney'in duvar filmini çekerken, filme alınmış film arkası görüntülerini bulun (youtube da var) açıp izledikten sonra bir kez daha düşünün ardında bıraktıklarını.. hep kaçak dövüşenler, seslerini bu devirde dahi yılmaz güney kadar çıkartamayanlar ne haldedir bir bakın..

keşke hareketlerini taklit edeceğinize, yüreğini taklit etseydiniz yılmaz güney'in.. yıl 2010 ama hala ve hala hiç bir türkiye vatandaşı yılmaz güney kadar bağıramamıştır "özgürlük istiyoruz" diye..



bir tek dandikliği var bana göre (haşa ben kimim bu noktada ama işte yürekten geçirebildiğimizi söyleyebiliyoruz burada) kendisini "asimile edilmiş kürt" olarak görmesi.. belki şimdi yaşasaydı, globalizmin doruğunu hissedebilseydi, can dostu tuncel kurtiz'in özel televizyon dizilerinden ekmek yediğini görseydi anlardı.. hepimiz asimile edildik yılmaz güney, batılılar tarafından, kuzeyliler tarafından asimile edildik.. onların icatlarını, onların sanatlarını, onların dillerini kullanırken kürtlük mü kaldı, türklük mü kaldı allah aşkına? asimile olmasak varolabilir miyiz bu dünyada?

biz ki aç kalmamak için kendi doğululuğumuzu, güneyliliğimizi koy vermişiz, açlıktan ölmemek için, onurlu yaşayabilmek için, insan gibi yaşayabilmek için onlar gibi çalışmaktan ölmüşüz, asimilesi mi kalmış yılmaz güney? bugun kürtçe eğitim için boykot yapanlar, kürtçe eğitim aldıkları için iş bulabilecekler mi doğru düzgün bir kuruluşta? bırakın kürtçeyi, türkçe eğitimin bile geçeri var mı bu zamanda? ingilizce bilmeyene doğru düzgün iş verilmezken ne asimilasyonu?

velhasıl yaşa varol sen yılmaz güney.. sana ızdırap çektirenler, gurbette ölmene neden olanlar unutulup gitse de sen sonsuza dek yaşayacaksın ülkemin özgürlüğünde..

YILMAZ GÜNEY FİLMLERİ

Cumartesi, Eylül 04, 2010

haftanın şarkısı #56 Hümeyra - Geceyi Neyleyim




Nasıl oldu, nasıl buralara geldik bilmiyorum ama eskiden pop müzik bu kadar kaliteli yapılıyormuş bu ülkede. Hala bu tarz enfes müzikler yapan var Julide Ateş, Birsen Tezer gibi ama hiç biri zamanında Hümeyra'nın yaptığı müzik gibi populer değil. Sözler desen ayrı, müzik desen apayrı güzel. Ve kanımca Hümeyra ise o zaman da güzelmiş, hala güzel..



Sevgili Hümeyra, İnsanın içini sızlatan bir şey var bu şarkılarda. Ben üşüyüp duruyorum, gönlüm acıyor. Gençliğimizden, aşklardan söylüyorsun. Ne olmuşsa olmuş, hepsi kırık, sönmüş hayaller gibi duruyor. Sesin ve çalgılar o kadar diriyken üstelik ... Sevgili , biricik Hümeyra, seni çok özlemişiz. Sanki sustun; uzaklaşıp gitmiştin. ''Göçtü gitti'', ''çekti gitti'', ''çıktı gitti'' diyorsun ya, biz de özlemişiz Hümeyra'yı. Hayatımızdan kaçıp gitmiş gibi yaptın. Bir daha sakın yapma. Bundan sonra hep bizimle ol; şimdi yaptığın gibi sanaat sanat gözüyle bakılabildiği günlerden söz aç, dilersek, o günleri andırır güzel, anlamlı günlere açılabileceğimizi hep söyle. Söz ver Hümeyra!

Selim İleri

Pazartesi, Ağustos 23, 2010

erken kalkmak!


eğri oturup doğru konuşmamız gerekirse, çağ dışı bir hadisedir erken kalkmak. zira saatin 6 ya kurulup uyanılması işinin tek amacı güneşten daha fazla yararlanılmasıdır. atalarımızın zamanında elektrik olmadığı, varsa bile çok pahalı olduğu için "aman işler karanlığa kalmasın, güneş varken güzel güzel yapalım işimizi" denmiş olsa gerek. ee arkadaş, gelmişsin 2010 yılına, nükleer enerji muhabbeti yapıyorsun, enerji dediğini elde etmenin türlü yolu var, hala ve hala sabahın bir köründe uyanmanın mantığı ne? bakır tencere ustası mısın ki sen "aman gezelim görelim ekibi gelir, hemen gideyim dükkanı açayım güneş batmadan çalışmayı bitirmeyeyim" diyesin.. gayet plazada çalışan, gün ortasında bile elektrik ampulundan istifade eden modern dünya insanısın, bu telaş niye?

üç kuruş elektrikten tasarruf edicem, ampul yakmayacağım diye 50 kuruş kahve ve onun getirisi kardioloji masrafın var ya senin.. onu ne yapıcaz? ama işte vizyon yok. ahvadından ne gördüyse onu tekrarlıyor mahdumları. saat 8 dedin mi iş başı.. "pardon niye 8 de iş başlatıyoruz" desen cevap yok. "söylesene yavşak, saat 11 de biten galatasaray maçını ağız tadıyla izledik diye niye çekiyoruz bu uykusuzluğu" diye detaya insen, yine karşında duvara konuşuyorsun sanki..

yazık vallahi yazık.. 21. yüzyılın ortasında hala orta çağ, hala çiftçi kafası.. yumurta alıcaz sanki kümesten.. avradını sevdiğimin globalleşmiş dünyası.. ulen hayır her şeyi geçtim, londra borsası 2 saat sonra açılıyor.. libor mibor derken iyi, niye ben o piçlerden 2 saat önce kalkıyorum dersen senden kötüsü yok.

gelin kaldıralım bu gerzek uygulamaları. diyelim ki "bugün 12 de açıyoruz hesapları arkadaş! icabında kepenkleri de akşam 9 da indiririz. 9 saat çalıştık olur" ne farkedecek? ne olacak allasen söyleyin bana ağalar, söyleyin bana beyler? ya yeter yemin ediyorum artık sabah kalkmaktan nevrim döndü..

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

sanırım leonardo dicaprio'yu seviyorum


ilk başta sanırım genç kızlardan başkası sevmiyordu kendisini. bebek yüzlü adamın suratındaki kırışıklıklar arttıkça farkettik ki aslında tüm benliği ile jazz döneminde,yani radyonun kral olduğu, erkeklerin başlarında fötr olmadan sokağa çıkmadığı, kahverengi takımların ve sigaranın hakim olduğu yani 20lerle 50 arasında bir yerde yaşayan bir adamdı kendisi. o dönemde geçmeyen filmlerde oynadığında bile başında fötr şapkasını hissettirdi, konuştuğu her ses sigaradan çatallı çıktı..

dedim ya başta genç kızlar seviyordu kendisini romeo and juliet, titanic gibi büyük bütçeli sinir bozucu filmlerde oynuyor, ilk çıkış filmi what's eating gilbert grape'in namını yokediyordu.. the beach ile büyüme sinyalleri verirken, artık daha sert filmlerde oynayabileceğini göstermiş olsa ki menajerlere gangs of new york geldi önce.. sonra da olduğu adam yani işte şu 50lerin karanlık adamı olabileceği bir rol bulmuştu kendisine catch me if you can ile.. dönem filminden beklenmeyecek bir çoşkunluk vardı oyunculuğunda.. belki bu yüzdendir ki o dönem adamlarindan birisi olan martin scorcese'nin dikkatini çekmişti..



ardı ardına iki film çekti kendisine eğlenceli adam martin. the departed ve aviator birbirinden farklı ama gözlerinde kendisinden başka kimsenin bilmediği sırları taşıyan adamları oynuyor, seyirciye de bunu kana kana hissettiriyordu ridvan dilmen saçlarının sarısına sahip leonardo..

hep sağlam senaryolu, insanın öyle oturup kafasını dağıtmaya musait olmayan filmlerde oynuyordu.. body of lies,blood diamond üzerinde uzun uzadıya konuşulabilecek filmlerdi mesela.. revolutionary road ve shutter island ile ait olması gereken döneme yani jazz dönemine geri döndü.. fötr şapkası başındaydı..

ve son filmi inception ile kaybettiklerini geri almaya çalışan, ama bir türlü çocuklarını yanına getirtmek aklına gelmeyen, pişmanliklarla dolu bir adamı oynayordu..

esas benim beklediğim bir sonraki filmi hoover kişisel olarak da fanatiği olduğum, hegemonisine, duruşuna imrendiğim ama adam olarak nefret ettiğim birisini edgar j hoover'i oynayacak bu sarışın delişmen çocuk.. (ki blogda daha önce bahsi geçti hoover'in) geçen sene johnny depp'in tekrar canlandırdığı john dillinger'in baş düşmanını yani..

Edgar Hoover Yazısı

Pazar, Ağustos 08, 2010

haftanın şarkısı #55 Diego Torres - La Ultima Noche (MTV Unpluged)




şarap üreticilerin uydurduğu dandik bir olay var; bir sene içinde gelişen tüm yağmurlar, tüm rüzgarlar, güneşin önünden tüm geçen bulutlar üzümlere başka bir zamanda olamayacak özellikler katar. Ve o yüzdendir ki her yılın her mevsimin üzümleri bambaşka tattadır. Anasını satayım sanki üzüm o sene aldığı güneşten ötürü "bu sene ben avakado tadı vereceğim" dermiş gibi konuşur bu gustalar. "1997'nin üzümleri apayrıydı" der birisi, ötekisi "72 senesi gibi bağ bozumu görmedim" diyiverir.. Palavra..

Ama insanların yılları olduğu doğru. Hiç bir yaz birbirine benzemiyor. Aynı yerde, aynı şekilde geçirilmiş olsun, yine de beşi birbirine benzemez bir ömrümüz var. Bu yaz da benim için öyle. Yaz aşkı da değil bu. Zira insan yaz aşkında yaza, o yazı eşsiz kılan şeylere aşık olur. Yani bir üzüm'ün güneşe, rüzgara, yağmura aşık olmasıdır bir insana duyulan yaz aşkı. Yaz bitince, o insanın şekillendireceği bir yaz kalmayınca da kendiliğinden çözülüverir.. Sonbahar'a kalamaz yaz aşkları.

Ama işte bendeki farklı. Mutluyum.. Ve gecenin serinliği inerken üzerime, bu şarkıyı dinlemekten öyle çok haz alıyorum ki. Seneler önce çıkan bir "Diego Torres" şarkısı. "La Ultima Noche / Son gece" dese de şarkının içindeki bir söz dağlıyor kalbimi: "los besos que me ha dado por amor pueden alcanzar para curar mi pobre corazón / inaniyorum ki, bana aşkla verdiğin öpücükleri hayal etmek, benim zavalli kalbimi tamir etmeye yetecek.." Hem de MTV Unpluged yorumunu esirgemiyorum sizden. İyi pazarlar.

Perşembe, Ağustos 05, 2010

Yunanistan'a düşman olmak






bbc'nin 70. yılı nedeniyle kendileri eski bültenleri, önemli resimleri yayınlamaya başladılar.. bunların belki de en önemlisi 13 eylül 1980 yılında yapılan bülten..

bir garip nostalji bir garip durum.. ama esas 13. dakikada başlıyor her şey. darbe'nin yunanistanda yankılanması konusunda.. "darbeciler kahrolsun","yunan halkı kendi cuntanı hatırla","türk halkına özgürlük" diye bağırarak kırmızı bayraklarla eylem yapıyor yunanlılar, dönemin yunanistan yetkileri "bu bir nato komplosudur" diye açıklama yapıyor.. isteyen buradan dinleyebilir..

insan bunları duyunca duygulanıyor tabi. martin luther'in dediğini hatırlıyor "olaylar bittiğinde, kimlerin yanımızda olduğu değil, kimlerin olmadığı hatırlanacaktır" işte ordunun yanında olmayan birisi varsa, hatırlanacaksa o da yunanistan ve yunan halkı..

90lar aklıma geliyor sonra, her ay neredeyse yunanistanla bir kapışma, kardak kayalıkları yok efendim "egede it dalaşı" haberleri.. eh nihayetinde sevmez ordu ve ordunun kurduğu devlet yunanistani.. çünkü yunan dediğin hor gördüğün, düşman bellediğin halk zor gününde ezdiklerinin yanında olmuş.. onlar için yürümüş sokaklarda..



yani bu "yurt dışında en çok bir yunanla anlaşabilirsiniz" lafının yansımasında "devletler birbirine düşman biz birbirimizi seviyoruz" düşüncesi gerçekten doğru işte.. görülüyor.. tüm nato alkışlarken memnuniyetle darbecilerimizi, yunanistan hükümeti, dış işleri bakanı nezdinde

"yunanistan komşusu türkiyedeki son aylardaki gelişmeleri azalmayan bir gelişmeyle izlemektedir, yunan halki ve yunan halki darbe öncesi gelişmeleri kaygıyla izlemiştir, yunanistan askerlerin insan haklarına saygı göstermelerini umuyor." gibi bir çıkış yapıyor..

eh tabi sonra arıza çıkartır paşasının çocukları, sevmezler bu ülkeyi, fitillerler halklarını onlara doğru..

Salı, Ağustos 03, 2010

kesik bacak cinayeti


yaklasik bir haftadır ana akım medyanın canını sıkan cinayet var.. şuradan son gelişmelere ulaşılabilir..

yaklaşık iki hafta evvelinde bursada ayaklarına oje sürülmüş bacak bulunuyor. `jeff murdock`a ait olmadığı (hatırlarsınız kendisi kesik bacaklılara karşı ilgi duyan güzeller güzele bir afete vurulmuş sonrasında fazla bir bacağı olmasından şikayet etmişti) anlaşılan bacağın hala sırrı çözülemedi..

ben bir csi hayranı olarak polise yardım etmek istiyorum



a. bacağın bulunduğu yerden parmak izleri alın, ayrıca ayak izleri de alınabilir.. mobese kamerası varsa dibine kadar yakınlaştırılabilir netleştirilerek ipucu elde edilebilir olay anında
b. ojeyi yapan firma ile irtibata geçilir o firmanın bursada kimlere oje sattığının dökümü alınır.. ojenin kimyasal tahlili ile bursanın hangi bölgesinde sürüldüğü ortaya çıktıktan sonra (hava bileşenleri ile) o bölgeye en yakın ojeciye gidilip maktulun kimliği en azından neye benzediği öğrenilebilir..
c. ayaktan yola çıkılarak bilgisayar ortamında 3 boyutlu şekil hazırlanarak kızın şekline ulaşılabilir.. baldırının kalınlığı bilinen bir insanın burun yapısı da bilinebilir muhakkak

benim csi dan ögrendiklerim bunlar.. işim gücüm olmasa kendim uygularım ama para kendini eve kendi başına getirmiyor..

inception gerçek olsa seni her gün görürdüm


inception, yani türkçesiyle "başlangıç" gişede almış başını giderken ben de "ne oluyor yahu?" diyip gitme gereği duydum. aleni olarak film hakkında oynayanlar dahil hiç bir halt bilmiyordum açıkcası. sonuçta karşıma çıkan insanın kendini bilmesi ve sonrasında ilk ve mutlak soruyu sormasından yani "ne yesek?" sorusundan yaklaşık 2 saat sonra sorduğu soruyu "gerçek ne anasını satayım" irdeleyen bir film olmuş.

öncelikle değinmek istediğim iki nokta var. ama ondan da önce söyleyeyim, spoiler korkunuz varsa okumayın bu yazıyı. spoiler vermemeye çalışıcam ama hassas bünyeler "yaaaa yağmur ondan mı yağıyor" diyebilir ki bu üzücü..

hah şimdi. filmin afişinde sulak bir ortam var.. filmi izledikten sonra o afişe bir daha baktığınızda keskin bir sidik kokusu alıyorsunuz ki bu üzücü.. insanların çişleri geldiği için yağdırdıkları yağmuru afişe koymak kimin fikriyse kalbini kırmak istiyorum..

ikincisi, christopher nolan bir gün michael cane'e "bana bak beyim, sen mi büyüksün hayır ben.. maykıl usta! dokunma christian bale'ime dokunma leanardo di caprioma" dedirtecek diye çok korkuyorum.. adamın tüm babacan oyuncudan anladığı maykıl keyn.. olmuyor dostum..

filmin ana mevzusuna pek deyinmek istemiyorum.. çok merak eden, felsefik tartışmak isteyen "jorge luis borges" kitaplarına bakınır.. ben bir emel sayın hayranı olarak "rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm" diyip polemikten sıyrılırım..
http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:YSbejjOqOxy2HM:http://img35.imageshack.us/img35/9066/45likdrtmevsimdesen.jpg&t=1
(sabah olmasın diye güneşi söndürürdüm)

junodaki kızın olaya dahil olduğu anda "eyvah birisi bunu rüyada gebe bırakacak" diye ürksem de zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım, ama yarın bi gün "slavoj zizek" film hakkında makale yazarsa çok darılacağım bir film olmuş.. öykü anlatımı açısından inanılmaz başarılı bulduğumu söylemeliyim ama.. (filmin gerçekliğinin seyirciye anlatımı mesela.. inanılmaz sezdirmeden ve etkili.. olayları junoya anlattığında kimse eğreti hissetmemiştir heralde) ama işte senaryo biraz yavan kalmış bana göre.. matrix gibi katmanlı bir yapıda asla değil..


(bana bak beyim, ölüm döşeğinde bile oğluna "hayal kırıklığısın" diyebilen beyim.. sen mi büyüksün ben mi? )

velhasıl gidip izleyin, paranızın hakkını gayet veriyor.. ama felsefik anlamda hiç bir şey beklemeyin. film olarak mükemmel, düşünce sunması akımından tırt bir film.. christopher nolan'ın da zaten öyle ideolojik bir amajının olduğunu sanmıyorum.. o yüzden başarılı gayet..

son olarak şunu diyeyim, bu film 4-5 sene sonra tvde gösterildiği ilk gün en az 5 kişi "uyuyoruzdur belki mina koyiim" diyip intihar etmezse ben de salih bozok değilim!

Cumartesi, Temmuz 31, 2010

haftanın şarkısı #54 buzuki orhan - nazlı







geçenlerde herkesi yatırdıktan sonra aptal saptal şeyler okurken, "insanlar eskiye dair kötü anıları silerler, sadece iyi anılar akılda kaldığından nostalji güzel bir halt gibi gelir" gibi bir şeyle karşılaştım. artık nasıl bir bilimsel deney yaptılarsa, bunu ispatlamışlar da (yıllar süren eğitim, istatistiğin hırçın dalgalarında boğuşmak, doktora sınavları derken adamın geldiği nokta bu şekil bir araştırma.. bravo hakket)

o yüzden bu "eskiden şu şöyleydi, eskiden bu böyleydi" laflarına çok katılmıyorum. tamam eskiden bayramlar farklıydı da unuttuğunuz onlarca dandik şey var o bayramlar hakkında. en basitinden..

ama bir nokta var katıldığım: aşkların eskiden böyle olmadığı.. zira eskiden ne bu internetler, ne bu cep telefonları vardı. haftada 2 gün mü buluşuyordun sevgilinle, geri kalan günlerde tamamen sessizlik. öldü mü kaldı mı bilinmez, merak edilirdi. hangisi daha iyi bilmiyorum. her şeyini bilmek, her an onunla yaşamak mı yoksa onu deli gibi özlemek, özlemin acısını içinde çekmek mi.. barış manço'nun "fazla muhabbet tez ayrılık getirir, geçti dost kervanı" diyordu da bence oradaki sevgili bi boktan anlamaz, muhabbeti saçma sapan bir sevgiliydi.. futbol konuşsan anlamaz, edebiyatla alakası yoktur, sinema bilmez (ki zaten bunların hepsi yok o zamanlar, bir tek havadan bahsedebilirsin,hadi belki ineklerden falan.. peh) eh insan sıkılıyor tabi bir noktadan sonra. kız boyna hanefi teyzesinin kızından, murat dayının keçisinden bahsedince..

velhasıl hem insanlar, hem aşklar değişti. kabul. hangisi daha iyi emin değilim, ama aşıkla konuşmanın keyfi, onun yanağından bal almanın keyfiyle başa baş gider bence..



bu arada haftanın şarkısını atladik.. buzuki orhan namıyla meşhur süper insan'ın "istanbul rebetleri" adlı albümünden bir şarkı bu.. yunancası "suhilali" ama biraz araştırınca yunanistanda bu güzel şarkının bilinmediğini farkettim. canları sağolsun biz türkçe sözleriyle bu şarkıyı çok sevdik..

İspikliyorum: Atilla Dorsay

Yeni açtığım "ispikliyorum" köşesinin ikinci şahsı "Atilla dorsay" bundan sonra denk geldikçe populer tiplerin deli olduğum tutarsızlıklarını buraya yazayım diyorum ki nette arandıklarında kabak gibi çıksın.. Murat Bardakçı ile başladık Attila Dorsay ile devam ediyoruz..http://www.medyaline.com/haberresim/atilla%20dorsay.jpg

Attila Dorsay hiç değişmemiştir, eskiden neyse odur.. mesela türk sinemasının en büyük dram filmlerinden birisi, tekrar ediyorum dram, hatta ruh sökücü, yürek kanartıcı yegane filmlerinden biri olan "canım kardeşim" filmi hakkinda zamanında şöyle yazmıştır: (zamanında dediğim 80lerde)



"yılın en önemli süprizlerinden biri ise ertem eğilmez'in canım kardeşim oldu. yıllardır başarılı iş filmlerine (ve özellikle melodramlara) imzasını atmış olan eğilmez, halktan kişilerin öyküsünü anlattığı bu sıcacık komedide, türk sinemasında eşine rastlanmamış akıcı bir kurgu ve özenli bir fotograf calismasi araciligiyla son derece canlı, insancıl, duygulu bir film ortaya koymuştu. bu filmi seyrederken, de sica - zavattini ikilisinin italyan komedilerini, ellilerin ingiliz komedilerini, biraz da amerikan sinemasini ansıdırk. ama bütün bunlar birer çağrışımdı ve eğilmez, bizden tiplerle, bizden bir konuyla, bizden bir çevreyi ortaya koymuştu. istanbul'u kullanışı olağanüstü başarılı, oyunculardan (giderek tarik akan gibi genellikle yeteneksiz bir oyuncudan bile) aldığı sonuç, yüksek bir düzeyde idi." (atilla dorsay, sinemamızın umut yılları 1970-1980 arası türk sinemasına bakışlar, istnbul, inkilap, 1989)

hey yavrum hey.. halit akçatepeyi, kemal sunalı, metin akpınar, adile naşiti görünce basmış komediyi.. hey yavrum heeey.

murat bardakçı

http://www.turktime.com/pictures/muratbardakci01.jpg

tarih muhabbetinin kitleler tarafından takip edilmesi, izlenmesi dinlenmesi için her türlü bayağılığı yapmaktadır murat bardakçı.. karpuz mu kesilmemiştir tarih programında, kedi mi sevilmemiştir ki? eyvallah yapsın, daha çok yapsın.. programını haspel kader izleyen insanlardan birisi en ufak bir şey kapsa kardır buna sözüm yok.. fakaaaat kendisi zeki müren'i eleştirdiği bir yazısında şunu diyebilmiştir:

"bestelerinin ona mı, yoksa başkalarına mı ait olduğu konusuna hiç girmeden, zeki müren'in sahnede yaptığı değişimi hatırlatayım: o zamana kadar ciddî bir müzik mekânı olan sahne, şortlu ve mini etekli zeki müren'den sonra bazı hanımların, daha ileri senelerde de başka "hünsa" seslerin sayesinde, seviyesinden çok şeyler kaybetmiştir."

insaf be adam.. senin yaptığın şey aynısı değil mi bunun? sen belki mini etek giymiorsun (şimdilik) ama çıkıp programında gayet net bir şekilde karpuz dilimliyorsun tarihi kılıçla ? bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi adama? sen kendin yapınca "efendim biz kitlelere ulaşmaya çalışıyoruz" ama başkası yapınca "seviyesinden çok şey kaybettiriyorlar.."

yazık.. zeki müren olmasa unutulup gidecek onlarca şarkı değil, yüzlerce klasik müzik şarkısı varken, üstelik kendin de aynı yolun yolcusuyken bu laflari edebilmek garip... şairin sözleriyle bitireyim: yanlış olmak meftun olmakta değil, neye meftun olduğunu bilmemekte!

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

haftanın şarkısı #53 despina vandi - bir artı bir iki eder

(paris ile helen.. paris aynadan resimlerini çekerken.. sol ele dikkat)




Aleni olarak "helenik" bir tipim var. Yamuk burun, kıvırcık saçlarla tam olarak "türkler gelince ismimizi değiştirdik, benim yanniydi misal, yahya yaptım. zira burada toprak vardı, yunanistanda neyimiz vardı?" diyen atalara sahipmişim gibi. Ama işte burada bir kolpalık var. Helen uygarlığının, oranın halklarının hepsinin devamı yunanistan değil bana göre. Yani troya'yı yakıp yıkan insanlarla kendimi bağdaştırmak yerine, ben paris'in, hector'un torunu olmayı tercih ederim. Ki aslında orta asyadan gelip buralara yerleşme zırvası yerine "biz troyaların devamıyız" diye devam edilse çok daha başarılı bir ülke kurulabilirdi (troy'dan "türkiye" kelimesine de ulaşılabilir hem)

her neyse madem ki troya'lıyız, namı diğer, iyonuz, ecdadımızın geleneklerini devam ettirip yunanistan'dan bir kadın kaçırmamız gerek.. hah işte bu noktada "despina vandi" devreye giriyor.. 1969 doğumlu bu yunan divasını kaçırıp ülkemize getirmek arzum.. kocası da eski bir topçu olan "demis nikolaidis" artık musabaka yaparız, bir şeyler yaparız.. ama bu sefer kocaman bir at hediye ederlerse almamakta kararlıyım. (atatürk heykelini alabilirim gerçi. adamlar kocaman atatürk heykeli yapıp hediye edecekler niye almayayım değil mi??)



velhasıl bu haftaki şarkı biricik prensesim despinadan "ena ki ena kanoun dyo / bir artı bir iki" bildiğin "sensiz yapamıyorum, allah seni benden ayrı komasın, senin gibi erkek yok" manasında bir şarkı.. ama işte melodisi buradaki pop şarkılarda olamayacak güzellikte..

download için tıklayın...

Salı, Temmuz 13, 2010

Şarkıdaki "Alain Delon" kimdir


Burada gün görmedik şarkılar, fransız şansonları, ne bileyim efendim italyan popunun nadide örneklerini paylaşırken aslında kendi halimde "murat boz" "hande yener" ve "sıla" dinleyen bir adamım. Sıla bir kaç haftadır "Alain Delon" diye dolanırken, bu şarkıdaki bu gelmiş geçmiş en yakışıklı hergelelerden birini çoğumuzun bilmediğini düşünüyorum. Madem ki ben biliyorum anlatayım..

Alain (ki bundan sonra "alen" desem sorun olmaz sanırım) 8 kasım 1935 tarihinde dünyaya geliyor. O zamanlar Gazi Paşa henüz hayatta fakat Scoeux adlı küçük fransız köyünün zerre haberi yok bundan. Fakat ne zaman ki Mustafa Kemal vefat ediyor, o zaman anası babası ayrılıyor Alen'in. Bu sırada ne anası ne babası bu garip çocuğa bakmak istemeyince bunu evlatlık veriyorlar. Bir hapisanenin duvar komşusu bir evde büyümeye başlıyor alen ve gardiyanlarla, mahkumlarla arkadaşlık yapıyor resmen. İkinci dünya savaşında evlatlık verildiği aile almanlar tarafından şakacıktan öldürülünce, kendi anasına geri dönüyor. (hayat daha bu noktadan acaip film gibi)

bu şekil büyüyen bir çocuğun akademik olarak başarılı olacağını ummuyorsunuz inşallah? zira alen de ummadığınız gibi 15 yaşında bırakıyor okulu. bir süre kasaplık yaptırıyor biyolojik babası ama sarmıyor delikanlıyı bu iş. gidiyor fransız ordusuna "selamunaleyküm" diyor, pat yazılıyor orduya.. paraşüt komandosu oluyor, 54 yılında haritada zor yerini bulacağı güney asya ülkelerinde savaşa katılıyor. "Yine de iyiydi, orada kankalarım vardı, konuşacak, dinleyecek birileri vardı hiç olmazsa" diye anlatıyor alen o günleri..


http://farm2.static.flickr.com/1001/967033164_584daec357_o.jpg
(l'eclisse)

56 yılında geri dönüyor vatana ve sivil yaşama. Başlıyor garsonluk günleri. Aktorlere yemek getir götür bu güzel oğlan bir kaçıyla samimi oluyor. Diyorlar ki "gel Cannes'a bir görün bakalım ne olacak". Hakket gidiyor bizimkisi. Alkış kıyamet, kadınlı erkekli herkesin gözü Alen'de kalıyor. Bakıyorlar olacak gibi değil anlaşma yapıyorlar filmde oynatmak için.


http://farm4.static.flickr.com/3647/3346898967_3299154cc6_o.jpg
(romy şinayder deyince bu kadın gelsin aklınıza. ve alain'in elindeki don değil!)

Quand la femme s'en mèle / Kadının aklı karıştığında 1957 tarihi itibariyle Alen'in ilk filmi oluyor. İnceden "Yürü ya kulum" sesini duymuş olacak ki dönemin usta yönetmeni "Pierre Gaspard-Huit" ile bile çalışma imkanı buluyor. Jean Paul Belmondo ile karşılıklı sert çocuğu oynarken bir kaç yıl sonra efsanevi "sert çocuk" imajına sahip olacak James Dean'den evvel bu işi yapmaya başlıyor yani. (İnsan istiyor ki burada bir "Toprak Sergen"'den bir "Faruk Peker"'den bahsetsin ama işte)

1959 yılında dönemin en taş hatunlarından biri olan Romy Schneider ile gününü gün ederken uluslarası şöhreti " Plein Soleil / Mor Gün " ile kazanıyor. Şu yazı film olsa, şu noktadan sonra arkaya bir şarkı verip göstereceğim görüntüler, yere atılan plaklar, posterler, araba anahtarları ve paralar olurdu..


http://farm3.static.flickr.com/2302/2369746032_f615deaa30_o.jpg

60'lı yıllarda kendisi "Evet eşcinselim" diye açıklama yapıyor. Ama şahsen bu biseksüellik bana tam tamına yunan yarı-tanrı stili geliyor. Yani Adonis neyse o işte Alen. Kadınları çektiği kadar erkekleri de çekiyor, ve bu biseksüelliğini resmen şanı şöhreti için kullanabiliyor. Yönetmenlerin, rejisörlerin yatağına girip çıkıyor gerekirse zira Alen bir insanın vermeden almasının imkansız olduğunu hapishane bahçesinde oynarken idrak etmiş bir genç..

Rocco e i suoi fratelli / Rocco ve kardeşleri filmini izleseniz "Ulen bunun Cüneyt Arkınlı komiser kemal'li versiyonu yok mu?" dersiniz ki haklısınız. İyi çocuğu oynayan Alen ödül üstüne ödül alıyor bu filminde. Il Gattopardo / Leopar filminde canlandırdığı arıza karakter rolü ile filme Altın Palmiye ve en iyi yabancı film dalında Golden Globe kazandırıyor. Bu sırada aşkta kaybediyor bir yandan "senden ayrılıyorum stop" kıvamında gönderdiği bir telgrafla ayrılıyor Romy'den.


http://farm4.static.flickr.com/3645/3345601891_41a13902bc_o.jpg
(leopar filminden sevimli bir sahne)

Romy'nin kalbi kırılıyor ama çabuk toparlıyorlar. Zira sevimli bir hergele Alen. Manita bulmakta da sorun yok tabi. Hop Nathalie Canovas adındaki bir güzele takıyor evlilik yüzüğünü, Antony de bu aşkın meyvesi oluyor. 1965 yılında yani çocuğunun doğduğu yıl "The Yellow Rolls-Royce / Sarı Düt Düt" adlı filmi çekiyor Shirley Mclaine, Ingrad Bergman, Ömer Şerif ile birlikte ve bu çektiği ilk holivud filmi oluyor.

Paris brûle-t-il? / Paris Yanıyor mu? adlı filmde onlarca holivud yıldızıyla birlikte oynuyor Alen. Bir paris direnişçisini oynarken göz boyuyor, herkesin önüne geçiyor.. pariste böyle tipler varsa bravo almanlara istilaya gelmişler dedirtiyor.. Ama açıkcası bu olay, yani görüntüsünün oyunculuğunun önüne geçmesi Alen'i feci sinirlendiriyor "Herkes dışımda görünene baktı ömrüm boyunca, içimden gelene asla dikkat çekemedim. Tüm hayatım içimdekini gösterme mücadelesi olarak geçti" diyecekti bir gün bir röportajında hatta.

1968 senesinde dünya kavrulurken tabi Alen'de durmuyor. Körükle gidiyor yangına. Tre passi nel delirio/ Ölülerin Ruhları Adieu l'ami / Elveda Arkadaş ve Marianne Faithful'un en güzel olduğu zamanda onunla oynadığı Girl on a Motorcycle / Motorsikletli Kız filmi ile sarsıyor dünyayı.




Ama işte yıl 1968 olunca olaylar da bir garip oluyor. Korumasının öldürülmesi ile kendisini uyuşturucu/sex /marsilya gangsterleri üçgeninde bir olayda buluveriyor. Ve sorgulamalar sırasında Alen'in gerçekten mafyayla ordudaki günlerine kadar varan bir ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor.

Bu olay kariyerine hem yardımcı oluyo aslında. Salon beyfendisi rollerini 1970lerde oynamayı bırakırken polisiye filmlerde oynamaya başlıyor. Zira böylesine gangsterlerle iç içe olan birinin gangster filmlerinde oynaması yapımcıların ağzını sulandırıyor. Bu dönemde bence iki muhteşem film çekiyor Alen. Le Clan des Siciliens / Sicilyalılar , Le Cercle rouge/ Kızıl Çember. Gerçek hayattan edindiği deneyimleri içine katıyor oyununun ve muhteşem işler çıkartıyor bu filmlerde. Ha bu arada Nathalie ile de evliliği bitiyor.


http://i17.photobucket.com/albums/b78/wanderingmoon/adelon00.jpg
Yaşlandıkça, olayı anladıkça ticarete ve politikaya giriyor bizim delikanlı. Kendi film şirketiyle iyi işler yaparken İsviçre'ye taşınıyor, sol partileri destekliyor.

84 senesinde Notre histoire / İkimizin Hikayesi, filminde belki de hayatı boyunca hep olmak istediği ukala salon beyfendisi hatta bir baron olan Charlus rolü ile en iyi aktör dalında "Ceasar" ödülünü kazanıyor. 87 yılında "içicen şarabı öpücen hollandalıyı" ekolune uyarak hollandalı bir model olan Rosalie van Breemen ile evleniveriyor. 2 tane de kız çocuğu yapıyorlar allah bağışlasın..

75 yaşında hala ve hala yakışıklı olan bu koca adam artık o festival senin bu festival benim "onur ödülleri" almak için yaşamakta. Bilmediği dillerde, bilmediği, tanımadığı insanlar adına şarkılar yapmakta. Ve işte tüm hayatıyla açıkladığı gibi insan asla ama asla hayata bir şey vermeden ondan alamıyor.. Er ya da geç. (Sanırım bu ilkel insanlar bunu anladıkları için insan kurban etme gibi saçma işler yapıyorlardı. Hayattan bir şeyler elde etmek için bir şeyleri kurban etmeyi göze alıyorlardı)

FIN




Pazartesi, Temmuz 12, 2010

İnternet Sansürüne Karşı Protesto yürüyüşü - 17 Temmuz Taksim


Duymayan kalmasın.. Ayrıca aynısını aynı gün izmirde yapabilir miyiz acaba?

Cumartesi, Temmuz 10, 2010

haftanın şarkısı #52 50mila

http://p.dada.net/cspv/11-01-15-30-00-AudioPreview-Cover-JPEG256x256/nina-zilli/50mila.jpg




hümeyra ve çolpan ilhan gençliklerinde ne kadar çirkinse, o kadar çirkin olan "nina zilli"'nin 2009 tarihli albümü "50 mila" da olan, sonrasinda "mina vaganti"de çok yerinde ve tatlı bir şekilde icra edilmesinden kelli, akdeniz zekası ile 2010 tarihli "sempre lontano" albümüne albümün kıç şarkısı (son şarkısı yani) olarak dahil edilen bir şarkıdır bu.. her ne kadar hoppidi şakkıdı bir şarkı olsa da, aslen "eğlendiğime bakma, içim alenen kan ağlıyor ve sana birazdan küfür edeceğim" manasına gelen sözleri vardır.. tabi hayat sonuçta çirkinlere pek adil değil.. insanlar gelip kalplerini kırıyor çirkinlerin, ve siz ancak arkasından şirin melodiyle zehir zemberek bir şarkı yaparak cevap verebiliyorsunuz.. sözleri demişken biraz çevirmeye çalışalım:

50 bin göz yaşı
yetmez çünkü
sen içimdeki hüzünlü bir şarkısın
50 bin sayfa
rüzgara atıldı çünkü
anılar sonsuz

bu noktadan sonra italyanca bilmediğimi, google translate de çevirinin de dandiklik olacağını farkettim.. yiyemeyeceğim şeyin altına yattığım için hepinizden gani gani özür dilerim.

Pazar, Temmuz 04, 2010

haftanın şarkısı #51 dimension

http://www.doublenaut.com/work/posters/wolfmother/graphics/wolfmother.gif


Geçen hafta şu 21 şarkılık toplamayı yaparken haftanın şarkılarında genelde yavaş ve dramatik şarkıları tercih ettiğimi farkettim. Evde yavaş şarkılar, böyle gün görmedik ispanyolca, portekizce şarkılar, ne bileyim efendim jazz baladları falan dinleyen birisiyim ben. Havam kimeyse artık. Nihayetinde evde annem ve babamla yaşayan birisiyim.. paylaştığım şarkılardan yola çıkarsan yemek masasında Jean Baudrillard, Edward Said tartışıyoruz falan sanır ama gerçek şu şekil:

- çok üzüldüm baba ya arjantin'in yenilmesine..
+ yenildi mi? tecavüze uğradı resmen, kanırttı almanya!!

böyle bir ortamımız var.. bu ortamda ben çıkıp "zeytin ağaçlarının altında, o esen meltemde bir portekizce şarkı çınlıyor kulaklarımda" falan diyince, olayın aslını bilenler için "hastir lan" modu oluşabiliyor.

o yüzden dedim gerçek yüzüm, sokakta dinlediğim şarkıları paylaşayım sizinle.. hayatım gün be gün "billurlaşırken" yeni bir boyuta geçelim "wolfmother" ile birlikte.. iyi dinlemeler..

Çarşamba, Haziran 30, 2010

Şevval Sam - Has arabesk




İlk ergenlik dönemlerinde sıra altından "non-serviam" okurken kendi kendime söz vermiştim, "ben yaşlandığımda da yeni müzikleri takip edicem" ama olmadı. bir noktadan sonra dinlediğim en yeni şey "metallica-load" gibi dandik bir albüm oldu.. hayat meşgalesi her şeyden üstün geldi. ama madem blogum var yakında çıkan albümleri, özellikle türk olanları ve 30'una merdiven dayamış olan bana hitap eden albümleri buradan inceden tanıtayım. insanlar da gidip alsınlar, indirsinler, dinlesinler..

O en hızlı günlerimizde bile, pis ortamlarda içilen ucuz biralı, fuar gazinolarında yapılan "dark day"li günlerde bile efkarımı asla yabancı müzikle atamazdım. çünkü eğlenceyi belki yabancılarla yapabilirsin ama efkar çok öznel bir şeydir. onu kendin içinde yaşamalısın. hüznünü anlayan, bilen adamlarla.. elin isveçlisi, anatheması, ne bileyim efendim gothic doomcusu senin kalp acından anlamaz.. işte o zaman seni arabesk kucaklıyor.. ciddi manada hem de.. sevgiliye adanan ortak acıları paylaşıyorsunuz arabesk'in o acı keman ezgilerinde..

ama nihayetinde hastanede yanımda yatan gültepeli abimiz gibi gün görmedik, sert arabeskleri dinleyemedik hiç. o taraf da isveç kadar yabancıydı bize. şükür iyi aile çocuğuyduk, haplanmıyor, jilet atmıyorduk kendimize.. usülünce müslüm dinliyor, cengiz kurtoğlu ile içiyorduk..



işte biz salon arabeskçileri için, yine o salonlardan birisi "sevval sam" çıkmış harika bir albüm yapmış "has arabesk" adında.. 15 şarkı var albümde.. arabesk de olsa bir erkin koray klasiği olan "yağmur" ve benim asla sevemeyeceğim 2000lerin başı arabeski "güz gülleri" gibi sıkıntı şarkılar olsa da albüm 70lerin o elektroniksiz, saf, masum arabeskini içeriyor.. muhteşem darbuka ritimleri, kemanlar derken kendinizi birden ucuz şarap içerken buluyorsunuz..

bir eksik var ama albümde, o da "acıların kadını". muhakkak olmasını beklerdim açıkcası. hoş benim isteklerimle yola çıkılsa bu albüme "sabahçı kahvesi","dertler benim","aklım takıldı","duvardaki resim","seni yakacaklar" gibi şarkılar da girer, albüm nihayetinde 50 şarkıya çıkardı ama bir kadın arabesk söylüyorsa muhakkak söylemesi gereken şarkının ıska geçilmesi üzdü beni açıkcası..

albümün en muhteşem yorumu kanımca "annem" olmuş.. harika bir yorum olsa da kimse izmir'in varoşlarının sultanı kibariye gibi söyleyemez bunu kabul etmeli şevval hanım!

şevval sam - annem

yine sevval sam - bana sor


Cumartesi, Haziran 26, 2010

Haftanın Şarkısı Albümü, 21 şarkı birden.




Son günlerde 20-25 mail alıyorum blog hakkında. Bu nankör maillerin hiç biri banka hesabımı sorup bana bağış yapmak istediklerini söylemiyor.. Bilakis hepsinin içeriği öyle veya böyle "son koyduğun şarkı süperdi onu gönderebilir misin?" şeklinde oluyor..

Ben de madem öyle dedim bir kıyak yapayım. Hem 50. haftanın şarkısı postunu da bu kıyak üzerinden şekillendiririz..

Bu 50 şarkının içinde en sevdiğim 21 tanesini seçtim blog okurları için. Ve indirmeniz için linkini buracığa koyacağım.. şarkıların listesi şöyle:

Umarım keyfinizin yerinde olduğu anlarda bol bol dinlersiniz.. Şaka bir yana, hepinize attığınız mailler için çok ama çok teşekkür ederim.

Albümü Buradan İndirin

Albüm Şifresi: sezencumhuronalboyleyapmazdi