Cuma, Ağustos 28, 2009

beynelminel izmir fuarı


izmir enternasyonel fuari ilk kez 1923 yilinda toplanan izmir iktisat kongresi ile kararlastiriliyor.. o zamanlarin beyleri, efendileri iktisat kongresini yaptiktan sonra "bu şehre bir de panayir yapalim ki gelisen türkiyenin sanayi ürünlerini sergileyelim" diyorlar.. fakat memleket o günlerde bir şey üretmedigi için ilk panayir 9 eylül 1927 yilinda karataş civarinda, simdinin meslek yüksek okulunun olduğu yerde yapiliyor. şehre bir kaç günlüğüne anadolulu esnaflar, ciftciler zanaatkarlar doluyor ve haliyle izmir halki bundan cok rahatsiz oluyor. bir sonraki yıl panayir aynı yerde yapiliyor. ama dedim ya halk bu anadolulu, egeli halktan rahatsiz oldugundan pek onemsenmiyor..

4 yil öteleniyor panayir. 1932 yilinda büyük başkan behçet uz panayiri şimdinin cumhuriyet meydaninin arkasindaki swiss otelin oldugu yere tasiyor. sergiye 302 si türk 155 i yabanci, 58 i türk ticaret ve sanayi odasi kuruluşuna kayitli 515 kuruluş katiliyor. o zamanlar fuar denmiyor tabi. fuar kelimesi cok yabanci bir kelime oldugundan panayir deniyor.

1 ocak 1936 da ise kültür park'in temeli atiliyor. aslinda kültür park adi üstünde bir kültürpark. behcet uz kültürpark'i acarken soyle talihsiz bir beyanat veriyor "izmir ve türkiye için bir kazanc olan izmir fuari ile ürünlerimizi tanitmak ve satmak istifadesinden baska havasi ilimli, güneşi ve meyvasi bol, tarihi ve eski eserlerler dolu izmir'i turist sehri olarak tanitacak ve bu yüzden de memlekete ayrica bir servet kaynagi olacaktir. büyük bir servet ve istikbal vaat eden boyle bir fuari eski dar ve büyümesi kabil olmayan bir yede birakmak dogru olmazdi onun icin 1 eylül 1936 beynelminel izmir fuari, kültürpark icinde hazirlaniyor"

talihsiz dedim cünkü, daha sonrasinda fuarin kültürpark'in üzerine cikmasiyla behcet uz, fuari devamli olarak kültürpark'tan ayirmaya calisacaktir..





50'li yillarda izmir'in modernleşme sürecinde fuar olduğu gibi kaliyor. yani göl gazinolari, manolya gazinosu ve çay bahçesi pek kendini göstermiyor. 50li yillar zaten cumhuriyetin değişim yillari. tek partiden demokrasiye geçerken ülkenin sallandigi gibi izmir'de sallaniyor haliyle. ve yavaş yavaş izmir fuari çevre illerden gelenler için bir festivale dönüşmeye başlıyor. fuar tam anlami ile rio karnavali, ispanyol boga festivalleri gibi bir şey oluyor. şehre köylüler iniyor, büyük binalari görüyorlar, ışıklar neonlar derken 60li yillar geliyor..

zeki müren göl gazinosunda sarkilar soylerken, barış manco izmirde baba bizi eversene filmini çekiyor. fuar 1 aya cikiyor ve tamamen bir festival havasina bürünüyor. ilk baslardaki sanayicinin kendini tanittigi yerli mali haftasi kivamindaki fuardan gelinen nokta cogu muhafazakar izmirliyi üzse de izmir enternasyonel fuarinin altin günleri 2 tane askeri darbe görüyor. sanatcilar izmirde kaldiklarinda, simdi nasil bodrumdan haber geciyorsa magazinciler, o zaman da izmirden haber geciyorlar

"ayhan isik, sarhos olan belgin doruk u efes otelindeki odasina bizzat kendi elleriyle cikardi"," tanju okan pakistan pavyonunu ziyaret etti: pakistanda içmek için meze yok" "vestel pavyonunda dünya kupasi görüntüleri renkli olarak yayinlaniyor. pele brezilyayi dünya sampiyonu yapiyor"





erkin koray kendisini ibrahim tatlises'in arkasina koyan göl gazinosu patronuna silahini cekip istifa etmesinden bir kac sene sonra gazinolarin yok olmasiyla birlikte fuar da yok olmaya basliyor. o neonlar sönüyor, zeki müren bodrum'a tasiniyor, kenan evren emel sayin'i makaminda konuk ediyor ama kimse fuari hatirlamiyor..

fuar eski sanayi fuari yapisina dönerken, lunaparki ile, eski günlerdeki gibi yapilmaya calisan fuar gazinolari ile sönüp gidiyor.. 2000lerin basina kadar böyle giderken birden ahmet piriştina diye bir başkan geliyor. izmir'i fuarlar şehrine cevirecegini söyleyen baskan, fuari yeniden yaratiyor neredeyse. halk konserleri, yazar bulusmalari derken birden fuar eski günlerine dönüş sinyalleri veriyor. cem karaca, erkin koray, mogollar, sebnem ferah gibi isimler fuarda kaskatli havuzda halk konserleri veriyor. insanlar neredeyse her gün bir ünlüyü gormek icin fuara gidiyorlar..

ama sonrasinda baskan vefat ediyor. fuar isporta ürünlerin satildigi, kilo ile defterlerin alindigi, havadar bir kemeraltindan baska bir şey olmuyor yine.. ve tarihini bilmeyenler, ne amacla nicin yapildigini bilmeyenler hakaret ediyorlar fuara.. "gültepeden, kadifekaleden hayvanlar geliyor, insanlari rahatsiz ediyorlar" diyorlar mesela, "ne amacla yapildigini bilmiyoruz her sene gidiyoruz ayni sey" diyorlar.. oysa zeki müren belki hala orada manolya gazinosunda "izmir yakamozu" adli kiyafetini giyip sarki söylüyor, ve metin oktayile ajda pekkan onu izlerken büyük bir aşk yaşıyorlar..




üsenmeden arsivden intirip getirdigin orhan cakiroglu'nun "izmir fuari'nda" adli kitabindan bir pasaj yazmak gerekirse:

“bu büyük ve haşmetli sergiyi görmek için yurdun içinden ve dışından gelen on binlerce insan güzel izmir’i doldurmuş bulunuyordu. bütün oteller hınca hınçtı.”

ikinci dünya savaşı’nın en kanlı çatışmalarının yaşandığı 1943 yılında, birbirine bombalar yağdıran ingiltere ve almanya’nın o yıl fuara katılan sekiz ülke arasında olduğunu biliyor muydunuz? 1950 yılında ‘marshall planı pavyonu’ açılıyor fuarda! aynı yıl fuar alanındaki açık hava tiyatrosu 10.960 lira hasılat yaparken, yavru fil mohini 40 bin lira hasılat topluyordu, tek başına! 1956 yılının fuarına ‘robot adam sabor’ vurur damgasını. robot adam tanıtım ilanlarında şöyle sunulur: “yürüyen, sigara içen, dans eden, çalgı çalan, aşık olan, her dilde konuşan harika makine adamı görünüz.” yuri gagarin, yıldızlar arasından olmasa da, sscb pavyonunun giriş kapısında, yükseğe asılan dev fotoğrafıyla selamlar fuara gelenleri, 1961 yılında…

rusya ve amerika’nın dünyaya yukardan, çok yukardan bakmak için yarıştığı o yıl, bizim fuara kattığımız yüksek bakış ankara’dan getirilen nazlı ve osman adlı iki zürafa olur! neil amstrong’un bir insanın ayak izini ilk kez ay’a armağan ettiği 1969'da ise, abd pavyonunu ziyaret edenler apollo 11'in resimleriyle karşılaşırlar! yarın fuarın son günü… ben, bu harika sergi kaçmaz, diyor ve son sözü “kültürpark”a kurulan fuarla ilgili 1954 yılında çıkan bir gazete haberine bırakıyorum: “kocasıyla izmir’e gelen ve fuarı gezmeye giden safinaz çakır isminde bir kadın, fuarda bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir. çocuğa mehmet kültür ismi verilmiştir.”




kabul şimdi televizyon var. insanlar ünlüleri görmek icin 1 sene boyunca beklemiyorlar. herşeyi tak diye internetten görebiliyor, tvden hop diye izleyebiliyorsunuz. ama ben olsam fuar için şunlari yapardim:

bi kere o sene yasanan onemli ne varsa onu fuarada getirmeye calisirdim. mesela galatasaray uefa kupasini mi aldi. direk fuara almaya calisirdim kupayi. bi 15 gün gelsin insanlar izlesinler canim. orhan pamuk'un nobeli mi? gidip goremeyenler var adami sonucta gelsin 15 gün konugumuz olsun. nuri bilge ceylan mesela, mesela sertap erener.. yahu kacimiz ömrümüzde olimpiyat madalyasi gördük ki? getirselerdi assalardi duvara, gidip bakmak istemez miydiniz?

mesela simdi 3g, görüntülü konuşma falan. cidden merak ediyor insan. kurarsin fuarda acaip bi ortam, herkes kesfeder 3g hikayesini.

böyle merak uyandiracak şeyler olmali. fuar 15 gün de olsa, artifact denilen, türkcesi sanirim "emanet" olan seylerle dolmali. cok mu zor 15 gün icin getirtmek bunlari? kocaman fuar alanimiz var, pavyonlar, havalandirmalari, güvenlikleri her şeyleri mevcut. 15 gün için ünlü bir ressam'in sergisi bile yapilabilir. insanlari fuara cekmek icin, onlari evlerinden cikartmak icin, evlerinde goremeyecekleri, yakin olamayacaklari seyleri ayaklarina getirmeli. 15 günlügüne miniaturk'un maketlerini söküp getirsen burada göstersen allaskina hangimiz gitmeyiz?

istanbullularin, ankaralilarin kaniksadigi öyle çok şey var ki aslinda izmirlilerin yabanci oldugu merakli oldugu. bunlar degerlendirilse fuar eski haline kavusur. atv haberi mesela izmirde sundursak. sahsen ben merak ediyorum öyle camli bölme taksim görüntüsü arkada falan. en basitinden..

Salı, Ağustos 25, 2009

elbow - grounds for divorce

video
sanırım bu elbow acaip az deger verilen, ama deger verilmeyi hakeden (ulen ingilizler ne güzel kelime yapmislar bunun icin "underestimated" diye.. benim kelime haznemde niye türkcesi yok) bir grup. acaba ben müzik piyasasindan uzaklastigim icin mi böyle geliyor? eskisi gibi takip edemiyorum kabul etmeliyim. ama helldoradoya gibi sikko bi gruba verilen önemin onda biri elbow'a verilmiyor. ki bence verilmeli. grounds for divorce 2008 tarihli albümlerinden cikan bir eser. benim ancak bi kac gündür haberim var. öyle böyle de bir sarki degilmis.. mine gelse de gruba ne kadar önem verilip verilmedigini anlatsa. kendisi ms pitchwork kivaminda, gavur illerini bagimsiz, alternatif müzikleri konusunda sarkiya sarki katmis bir insandir. sahsen benim bildiklerimin yarisini coktan unutmus oldugunu dusunuyorum.. velhasil elbow söylüyor ayrilmak için mazeret...

Pazartesi, Ağustos 17, 2009

haftanı şarkısı #32





küçükten beri sanırım hayatta en korktuğum şey geride kalmak. insanların gitmelerinin beşinden bakakalmak. ve özlemek işte nihayetinde. hem de hastalıklı bir şekilde. mesela, pazar sabahları babamın aldığı boyozlari yerken, kahvalti masasinda bir yandan hürriyet'in pazar ekindeki oğuz aral'in huysuz ihtiyar yazılarını okurdum. her satırını atlamadan. gülerdim, hislenirdim, sasirirdim, garipserdim, özenirdim ama illa ki okurdum.. sonrasinda oğuz aral bir gün umarsizca ölü verdi.. şimdi inanin her pazar ama her pazar özlüyorum oğuz aralı. bir kere bile görmemişim, bir kere bile duymamışım, hatta ölene kadar türk mizahi için ne kadar önemli biri olduğunu bile bilmemişim ama özlüyorum işte.. hastalıklı bir şey bu biliyorum.

yani gitmek önemli degil bende sanirim. gittigimde özlemiyorum kimseleri (öldügümde de özlemiycem muhtemelen) ama geride kalmak beni harap ediyor.

şimdi kendim hakkında tüm bu bildiklerimin üzerine gidecek birisine sariliyorum. mutlu oluyorum, deliriyorum. ama işte gidecek. bile bile lades terimi buna denir sanirim. ama sanırım büyük adam olmak da bu. bir şeyler olacak diye tüm isteklerini ertelemedigin zaman büyüyorsun. yani düşünsenize 60 yaşında olsaniz bir şeyleri erteler misiniz? bir şeyler sona erecek diye vazgecer misiniz? hali hazirda bir çok derdiniz varken (pasta yiyemiyorken mesela 60 yaşında) birisini sirf gidecek diye sevmemeye calismak ahmaklik olur sanırım.

velhasil konuyla ilgili olarak devamli aklima orhan veli'nin ave maria'si geliyor: (eşlik etsin notredame de paris in "ave maria paien" ine.. orada aşık olmuştu rahip esmeraldaya, dua eden bir kadin oldugu icin ve öylesine güzel oldugu icin bu sarkiyi duydugunda.. )

neden içimize doldu vehim?
ah ümit, ümit yollar boyunca
düşünmez miydi akşam olunca
hacer'in kollarında ibrahim

ve gemisinde kleopatra?
neden yine kaynaştı havalar?
saadet mi getiriyor rüzgar
dolarak erguvan atlaslara?

elimize değen kimin eli?
kimdir bu muammalarla gelen?
o mu helezonlara yükselen,
saba ellerinin en güzeli?

sesler mi çözülüyor derinde,
nedir durup dinlediklerimiz,
şarkı mı söylüyor semiramis
babil'in asma bahçelerinde?

yine de mutluyum ben mina koyiim..

Pazartesi, Ağustos 10, 2009

lunapark




sanırım bu lunaparklar herkesin kendine ait bir tanesini acma hayali oldugu yerler.. en azindan hayatlarinin bir bölümünde bir kaç saatte olsa "ulan keşke sirf bana ait olsaydi buralar ha" dedigini düsünüyorum.. ki gerek simpsons da gerek southparkta bu konu irdelenmiştir..

ama benim hayalim bu degil arkadas.. benim hayalim tutucam bir astronotu elinden, goturucem buralara.. el mi yaman bey mi yaman gostericem.. "noldu lan? noldu? benzemez olm kamikaze uzay megine binmeye yavruuum" diyip elimi de boyle açıp, yatak pozisyona getirip x ekseninde cevirmek istiorum.. hayir astronot degiliz, kozmonot degiliz diye, jet pilotu degiliz diye bir afralar tafralar.. kizlar da hasta bu arkadaslara.. ulan ben hayatimda daha kral g yemişimdir senden, ne bu artizlik???

her neyse... tav oluorum.. lunaparklardan bahsetmek istiyorum biraz.. tespitse buyrun: bu lunaparklarin kücükleri büyükleri, köy yerinde bir garip calisanlari vardir.. kimsesiz lunaparklar kimi insanlari nevrotik bozukluklara sokabilir ki beni hiç ırgalamaz.. kimse olmasam da giderim gondoluma biner, kamikazemde tepinir, ufomda ters dönerim.. fakat bu oyuncakların, türkiye versiyonlarinda en azindan, bir dr elmit bravnlik var.. yani mesela, dönme dolaptaki koca dolabin donmesini saglayan parça, bildigin araba lastigidir.. böyle sagda solda, başka amaclarla kullanilan aygitlar, lunaparklarda eglence amaçlı kullanilir ki bence esas dramatik olan budur..



bununla birlikte kalabalik lunaparklarda, bindiginiz korku dolu aygitta, eğer karşılıklı veyahut yanyana oturulabilecek imkanlar varsa, yanınıza güzel kiz gelmesin diye dua edebilirsiniz en başta.. birazdan "allahim nolur bitsin bu hareket" duasina girmeden evvel direk "allahim güzel kiz oturmasin da rezil olmayayim" duasi ile ısınılır.. dünyanin en saçma sapan işlerinden tekidir kamikazenin tepesinde, sarisin kizin size donup "bagirma artik" demesi..

küçüktüm, şimdi olsa yapmam!

bir de mesela bu lunaparklara giden tüm cocuklar, tüm azuthlar gozlerinde parilti ile dolanirlar ortalikta.. fakat orada calisanlarin hiç oyle bir heyecani, hic oyle bir durusu yoktur ki bu korkunctur bence.. senin tüm egretiligin içerisinde lunapark calisaninin hayatinindan bezginligi dünyanin en uygunsuz (awkward belki?) hadiselerinden bir tanesidir.. ben isterim ki biletimi bir heyecanla yirtsin, sanki ilk kez makineyi calistiriyormus gibi calistirsin, müzigi ayarlasin bir dj gibi.. ama yok anasini satiim "bi daa bincen mi?" kivaminda bir "bana binmedigin sürece sorun yok." duruşu ki sevmiyorum..


türkiye'de tutar mi bilmem ama, eger bir gün cok param olursa, mesela loto falan cikarsa, kocaman bir arazi alip, saf bir egoizm ile "azuth dünyasi" gibi bir isimle amusement park yapicam arkadas.. bir kere türkiye'de roller coaster eksik.. onu yapmak gerek. dogru düzgün bir roller coaster a binmedim türkiye'de.. amerika'dakilere özeniyoruz buradan..

türk kültüründeki karakterler katilabilir mesela. tamamen yeni oyuncaklarla. aladdin'in halisi degil de mesela "tarkan'ın ahtapotu" olabilir..şu tarkan ve viking kanı filmindeki canavar.. ya da ne bileyim yahu, "vecihinin ucagi" , "hababam sınıfı trambleni" gibi türk filmlerinden cikma hadiseler.. devamli da orada calisan bir acik hava sinemasi olur, paso hababam sınıfı, bizim aile falan gösterilir.. böyle bir şey istiyorum..

az çok demeyin gonlunuzden ne koparsa verin gari siz de be.. valla süpper güzel olucak...

osuruk bocegi


batilinin shield bug dedigi yesil olusumlar bunlar.. ya da latincesi "Pentatomidae".. yani beş bölmeli manasinda.. hakket yukardan bakabilirseniz 5 tane bölme görüyorsunuz bu hayvanlarda.. ha 5 i bi bölme eder mi etmez orasi ayri.. bi kere bunlar ekin zararlisi.. ekinlerin icine girip onlarin sularini cekiyorlar içlerine.. bunla kalsa iyi, dogada pek sevilen bi tadlari olmadigindan, üredikce ürüyorlar. kimse yemiyor bunlari. "bu bocegi yiyecegime giderim zehir yerim" diyen serçe arkadaslarim bile var..

velhasil eger bir gün bortü böcekle konusma icat edilebilirse (ki görüntülü konusmayi siktir edip buna kanalize etseler dikkatlerini, sippadanak bulunur bu ama ben demeyeyim bir şey) bu hayvanlari önüme alip şunu demek istiyorum "arkadasim siz manyak misiniz? ben sizin evinize giriyor muyum? kafaniza falan carpiyor muyum?" diyecegim ilk iş.. ışığı görünce giriyorlar bunlar içeri.. artik nasil gozleri parliyor, nasil büyüleniyorlarsa "anansikim isik lan isik *pat* oha bu ne *pat* cam mi yapmis adam bunu komple *pat* oha cammis *pat*" seklinde bir ic sesi oldugunu dusunuyorum. yalan konusmayayim ben daha kokularini duymadim. merak da etmiyorum ama bir gün olsun yanimda osurmadilar. saygida kusur etmediler. ama işte gecenin bi körü kafama düsüyorlar, bilgisayar ekranina dadaniyorlar.. bas etmenin en iyi yolunu ben bir bardaga hapsetmek oldugunu kesfettim. ama masallah icer gibi hava tükettiklerinden sabaha ölüveriyorlar..

ben de ölülerini bir kurdana gecirip, pencereme asicam arkadas bundan sonra.. ürksün yeni gelecekler.. vahsi kabilelerin insanlardan sakinma yontemini aynen uygulayacagim bu boceklere "icerde ölümden baska bir şey yok, o ışık seni ölüme goturecek" diye yazardim eger dillerini bilsem.. ama işte 3g telefonumuz var parmak kadar bocekle konusamiyoruz..

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

haftanın şarkısı #31

insanlar nedense düğün yapmak için dünyanin güneşe yaklaştığı günleri beklerler ya, benim çevremde de bir ton düğün oluyor bu aralar.. arkadaşlarimin çevresinde de.. sorun şu ki tüm arkadaşlarım bir şekilde zengin düğünlerine katılıyorlar. vay efendim gülşen çıkıyor sahneye, şarap sınırsız bir şekilde cennet bahçesinde akar gibi akıyor, izmir'in sayılı zenginlerinden hristiyan bir aile çocuğunu evlendiriyor, rahip ilahi okuyor, god father valsi ile ilk danslarını yapıyorlar..

böyle bir ihtişam bir delilik. misafirlerine ördek yedirmeyen, uzak diyarlardan gelen baharatlar ile marine edilmiş, alaçatı enginarını meze diye önlerine sunmayanlarin evlilikleri sağlık bakanlığı tarafından yasaklaniyor sanacağım eğer kendi çevremdeki evlilikleri görmesem..

benim çevremde evlenenler gayet "şehrazat düğün salonunda 10 ağustos 2009 günü sizi de aramizda görmek isteriz, malkaçoğlu ve pehlivan aileleri" tarzinda evleniyor.. kina gecesi de kapinin önünde yapiliyor. hop biyiklari olan bi adam basliyor sarkiya "toz pembe hayaller vardi pembesi gitti, yalniz cocuklari pistten çekelim lütfen lütfen tozu kaldı" diye tin tin caliyor.. paralar takiliyor, kinalar yakiliyor. ben gazoz geldiginde seviniyorum hala, zira gazoz her dügünde gelmiyor, cerez geliyor laylon posetlerin icinde "aman ormanciiiii caniiim ormancii" derken piyanist şantor ben annemin kulagina egilip "şekerli leblebiler bayat yeme onlari" diyorum..

velhasil böyle arkadaslar.. ezik hissediyorum kendimi arkadaslarimin yaninda. nasil bi mahallede yaşıyorsam artik. şu dinlediğiniz veya dinleyecegiz sarki benim düğünümde calacak ama. kapinin önünde yapacagim dügünümde hem de.. mısır'ın tarkanı büyük şarkıcı amr diab arapcasını söylerken ben gözlerinin içine bakacagim sevdigimin "her yerde seni görüyorum, her yer de seni" diyecegim

sonrasinda varsin "murat boz" çalsın..

Cuma, Ağustos 07, 2009

bahadir akkuzu



aylardan ağustos yedi.. bahadir akkuzuyu kaybetmişiz. yazacak o kadar çok şey var ki. ama yazdığı bir şarkıyı dinleyelim ben yazacaklarimi parmaklarima indirebilene kadar..

Perşembe, Ağustos 06, 2009

haftanın resmi: Le fils de l'homme

ben aslen yıldırım gürses dinleyip "bilmem hatirlar misin, bir liseli kız vardı!" diye dolanabilen lumpen bir adamım. "deli deli.. deli deli gönlüm deli" diye ümit besen sarkilari dinleyip direksiyon kirarken kazaya karistik işte asagida yazdik. ama bay k. nin ve sincap'in acaip gazlari oldu bu konuda. dediler ki "en son martta sanata önem vermissin, en son resim yazisini yazdigin gün sanat öldü" kiramadim ben de, haftanin resmini geri getirdim..


bu haftaki resmimiz yukarida goruldugu gibi "elma suratli adam" adindaki resim. orjinal adi "bey'in oğlu" gibi bir şey.. belçikaya gelmiş geçmiş en büyük ressamlardan birinin ürünü.. "rene magritte"

magritte bu resim hakkinda süper bi aciklama yapmis zamaninda demiş ki "hayatta her gördüğümüz şey aslinda bir şeyleri gizliyor. orada elma olmasaydi da adamın surati olsaydi mesela, yine adamın karakterinden bir şeyler gizlenmiş olmayacak mıydı? ben adamın yüzünü gizledim bir şekilde, yüzü baska seyi gizliyor, ama sonucta biz ne istersek görüyoruz.. işte bu da bir beyfendi sapkali mapkali.."

açık söyleyeyim "hastir ordan hahah".. şahsen ben bu resimdeki elmayi seviyorum. elma yerine başka bir şey olsa o kadar sevmezdim. bir de arkasinda böyle bir deniz edasi var. sanki gümüldürde imar plani ayarlamaya giden bir tapu kadastro memuruymuş da o sirada elma düşmüş yere, tam suratinin önündeyken bunu çekmişler gibi seviyorum bu resmi..

rene magritte bu resimden önce şöyle iki resim yapmis tanidik gelecek:

adam alenen office clip'art gibi.. yaptigi bir resimdeki objeleri alip baska resimlerde kullaniyor.. eh belçikadan bu kadar çıkıyor işte.. siz çukulata yapmaya devam edin arkadaş, ne diye resimle uğraşıyorsunuz ki flamanlar! hatta bakin elmali resimde (the listening room) arka plan aynen bizim resmimizdeki gibi. ekranin yeri degismis sadece.. ikinci resimdeki "its raining man" gayliginde ise yagan şeyin bizim adamimiz oldugu aşikar.. ama işte soyutmu soyut. sonrasinda zaten şarkisini yaptilar geri helliwell falan soyledi o derece..

Cumartesi, Ağustos 01, 2009

otobanda tır felaketi ve acemi sürücü

(- kaskosu var mi? +var.. -amaaan size bişi olmamış ya! )

bu kaza anlarinda "abi 1 saniyede oldu ama aklima bin türlü fikir geldi o an, 1 saniye bir ömür gibi geçti" hadisesini anlamazdim hiç. hala da anlamiyorum. olmuyor öyle bir şey işte. o 1 saniye hakket 1 saniye olarak geçiyor. ama sonrasinda o an hakkinda o kadar çok düşünüyorsun ki, o dandik bir saniye bir ömürmüş gibi geliyor sana. o an düşünmediklerini bile düşünmüşsün gibi geliyor. hatta benim aklima zürafalar geldi sanırım kaza anında..

dün saa 3 civarinda izmirde çevre yolunda yol alirken birden önüme bi tır kırıverdi. ben demir bükey'in bana emanuel pornolari arasinda yaptigim mühim işi birakip durabilsem, verdiği ileri sürüş taktiklerini daha dikkatli dinlesem, muhtemelen direksiyonu kırdığın anda frene basmaman gerektigini ögrenebilirdim ama olmadi olamadi.. hop araba sağa çekti, o an sola kırayim dedim, ama kontrolu kaybettim. o an aygıt artik kendisinin kontrolunun daha iyi olacagini düşünüp bariyerlere bindirdi beni.

üstüne bir de duran arabaya baska bir cabbar carpinca tam oldu hadise.. arabada da 2 yiğit bir de ali ihsan olunca pek panik yapmadim ben pek. yada bu onlarda gereksiz panik yapmayan bi insanim ben.. aslinda panik yapip direk aglamam falan gerekiordu sanırım bilmiyorum. öyle çok elimin ayagimin titredigini hatirlamiyorum şimdi. bi işte korktum özellikle ikinci çarpmadan sonra. ama cidden korktum orada.. olayin ciddiyetini anlayıverdim. zincir kaza nasıl oluyormuş idrak ettim.. sonrasinda zaten yigitlerden bir tanesinin abisinin tanidig gelip ortami sakinleştirdi etti.

ama dedigim gibi insan bin türlü şey kuruyor kafasinda. hop atladim ben de karaburun'a geldim. girdim direk denize. tatil dedigin yasanan boktan hayattan kurtulmanin bir şekli sonucta.. ama şu arabalara kendi kendini tamir etme teknolojisi yapilmali.. uçmalarına çalışmaktan ziyade direk buna önem verilmeli. nanobotlar mi yapilir ne yapilir bilmiyorum ama sabah kalkinca en azindan insan "ulan o kadar da kötü carpmamişim" demek istiyor. demeli..

babam da bana bişi oldu diye panikledi sanırım. beni geldi öptü gözleri doldu falan. bir daha arabayı alabilir miyim bilmiyorum ki hiç.. ama otobanda 40 km ile en sagdan gidecegim aşikar.. her 10 senede bir bi 10 kilometre daha hızlı giderim gidersem..

kara yollarinda sinyal verdikten 3 nano saniye sonra takip mesafesi diye birakilan bosluga dalan tirlara buradan selam olsun.. tırcı degil misiniz hepiniz orospu cocugusunuz derim hatta bilgisayar basindan.. yüzlerine diyemem ama sanirim..