Pazartesi, Ağustos 08, 2011

ramazan eğlenceleri

bu blogu açmamın garip nedenlerinden biri de "siz doğru düzgün hayatlar yaşarken benim başıma çok garip olaylar geliyor" demekti.. bir diğeri de "ilerde büyük adam olunca yaşadığımız sacma sapan şeyleri unutmayalim" tarzi not düşmekti bir kenara.. bkz: çalışmak sevmekten zor geliyor

dün saat 4 gibi dışarda eğlenceden geliyorum.. tipik ramazan eğlencesi işte. iftardan sonra çay içilmiş, teravih namazına gidilmiş, sonrasinda nurhan damcıoğlu olsun, orta oyunu olsun karagoz olsun izlenmiş o numayiş içinde şen kahkalar atılmıştı.. sallıyorum tabi. şu memlekette ramazan'ın gelmediği bir yer varsa o da izmir körfez etrafidir.. bildigin içkili mekanda yer bulamazsin, bornovada rock barlara gidip pop müzik dinlersin, yani hiç öyle "11 ayın sultanı hoş geldin ya şehri ramazan" durumu söz konusu değil bildiğin sodom ve gomorra tarzi bir yapi vardir. (hoş o tarz cinsi sapikliklarda daha degiliz çok şükür.. ya da ben görmedim)

http://www.girlmeetsgeek.com/wp-content/uploads/2010/08/energizer.jpg

her sevilen insanlarla geçirilen bi geceden dönerken sabahin 4 ü civarinda arabayla dar sokaklarda ilerlerken birden önüme enerjizer tavşanı gibi bir şey atladi.. elinde davul rampidi rampidi giden arkadas, arabanin farlarina kapili kaliverdi. bildiğin enerjizer tavşanı resmen.. "ayyyy" diyip elindeki tokmagi havaya atmasi benim aci bir fren koymamdan hemen sonraki ana isabet eder..

o noktada ben de korktum. zira benim diyen insan saat 4 de eve dönerken davulcu ezmek istemez.. hop indim arabadan, var mi bir şey kardeşim dedim ki içimden bir an "yahu ben niye ramazan davulcusuyla muhabbete girdim ki?" diyorum.. davulcu bana ödünün patladigini biraz daha dikkatli olsam iyi olacagini, tokmagi düsürdügünü ekmek parasi oldugunu tokmaksiz davul calamayacagini beyan etti..

dostlarim, sonrasinda gecenin 4 ünde izmir sokaklarinda davulcuyla tokmak aramak gerçek manada her insanın yaşamaması gereken bir şey. tüm varoluşunuzu sorguluyorsunuz "onca yıllık eğitimden, yaşanandan, iş yaşamından sonra geldiğim nokta tokmak aramak mı?" "ya bulduktan sonra beni tokmaklarsa bu adam?" gibi sorulara mani olamiyorsunuz.. ama serde sosyalistlik var, emek dostluğu var ya, adamın ekmek parasını kazandığı tokmağı aramadan da duramiyorsunuz..

her nasilsa bulduk tokmagi.. tokalastik davulcuyla, formalari degistirdik, bir kac gün sonra kapima dayanip "buyrun ben tüm ramazan boyunca saat 3 bucuk 4 gibi sizi rahatsiz ettim bunun için bana para öderseniz süper olur" diyecegi güne kadar kendimize iyi bakmamizi öğütledik..

Perşembe, Ağustos 04, 2011

ninja kaplumbağalar için raphael'in önemi

http://www.melaman2.com/cartoons/singles/stills/T/teenage-rafael.jpg

raphael gereksiz gibi gozukse de hadisenin ana karakteri, perde arkasindaki ser ocagi odur.. fakat bu yetenekleri splinter ustanin budist, konfiçyonist sacmaliklari ile torpulenir, pasifist olucam ayagina rafael de kendisini gosteremez.. inceden inceye herkese gazi veren odur aslinda mikelanjolaya gidip "pizza olsa ne yerdik ha?" diye fisildar mikelanj da "pizza istiyorum" diye delirir mesela.. ayni sekilde leonardo ya da akli fikri rafael verir ama gozukmez işte ortalikta.. esas perde arkasinda yoneten odur.. o olmasa elindeki catallarla ne yapabilir arkadaslar sorarim size? bir generalin elinde siz hic mitralyoz gordunuz mu? otomatik tüfek gordunuz mu? goremezsiniz.. işte kilici, sopayi, nancukayi baskalari tasirken bu herif catal ile hadiseyi yonlendirir.. politik kararlari leonardo almis gibi gorunse de askeri deha rafael in sozunden cikmaz..

yani bugun rafael in ninca kaplumbalar üzerinde etkisi olmadigini soylersek türk silahli kuvvetlerinin de türk demokrasisi üzerinde etkisi yok demis oluruz..

Çarşamba, Ağustos 03, 2011

haftanın şarkısı 72 : ismi bilinmeyen yunanca bir şarkı



takribi bundan 90 sene evvel, yine böylesi bir yaz gününde, sıcağın alnında, türk ordusu memleketin tek bir karışını bile düşman elinde bırakmamak için egeye doğru akına geçmiş, nihayetinde bir mehmetçik çıkıp "aha alaçatı, buradan bir arsa kapatsam ilerde torunlarima inanılmaz para kalır" demese de, çeşme'nin en ucuna kadar yunandan kurtarılıp sahiplenişmişti vatan..

o olaydan bir 50 sene sonra, türkiyede ilk radyolar kurulurken muhtemelen dönemin trt müdürü teknisyenlerinle "siktir et yahu yükseltme dalgamotoru, izmirden duyulsun yeter, kim çeşmede, gümüldürde radyo dinler ki?" demiş ve o yöreyi komple yunan radyolarına bırakmıştı..

o yüzdendir ki, ne zaman deniz gözükse bu izmir memleketinde, radyodan adını bilmediğimiz, söyleyenini tanımadığımız bir yunan ezgisi çalar.. deniz, girintili çıkıntılı yollarda bir görünüp bir kaybolurken nasıl becerdiklerini bilmediğim harika fonetiğe sahip dil akıp gider radyoda..

geçen hafta alaçatıda gezinirken arabayla, yıl 2011 olmasına rağmen hala aynı durumdan muzdarip olduğumuzu farkettim.. olmuyor işte, iki volt yükseltemiyorlar radyolarin gücünü, biz de böyle "o şarki güzeldi onu aç" tribiyle geziniyoruz..

aha mesela bu şarkı.. adını bilmiyorum, kim söylüyor onu hiç bilmiyorum ama ne güzel ne hoş şarkı dimi? sağlıcakla kalın..

Super: Rainn Wilson king hacı!

tanrı erkek ve kadını ayri yaratirken (ki aynı özeni solucanlarda göstermemiştir) birbirlerini ayirt etmeleri için erkege pipi, kadına kuku vermiştir.. ama bunla yetinmeyerek daha iyi ayrışsın diye, hemen başka özelliklerle de donatmiştir(arabayi park etme mevzusu bu yazının konusu değildir).. muhtemelen ki bu özelliklerin en başında kadının sevgisi bittigi anda her şeyi unutmasi ve özlememesi, en azından bunu belli etmeyip yoluna devam etmesi, erkeğin ise ölene kadar özlem içinde kavrulmasi, geri istemesi, kendisini rezil etmesi, perişan olmasi gelmektedir.

bir erkek olduğum için kadınların bu tavrını zerre idrak edemiyorum. biz erkekler neden devamli pişman olan, geri isteyen taraf oluyoruz bunu asla anlayamiyorum.. hadi türk erkeği böyle diyeceğim ama ecnebiler bunun üzerine film bile çekiyorlar: super!!

http://damrb.files.wordpress.com/2011/04/super-rainn-wilson.jpg

film boyunca kendisini birakip giden bir kadın yüzünden, her insanın yapmak istedigini yapan bir rainn wilson'i görüyoruz. bir kahraman olmak, etkilemek onu ve en sonunda kötü adamları bir bir yok edip, ona dokunan, onu hisseden adamları dövüp geçip tekrar kadınına sahip olmak.. tüm dünyaya ve belki de o umursamaz, o "olmuyor" o "etkilendim, dokunmadım ona ama dokunmayı çok istedim" diyen kadına karşı "bak ben isteyebilecegin ve seni hala seven bir herifim" demeye calisiyor..

kick - ass e benziyor biraz kabul edelim, ama çok daha fazlasi.. bir kahraman hikayesinden çok kalbi kırık bir erkegin hikayesi.. ne çok sevdim bu filmi, keşke ben de kalbim kırılıp, terkedildiğimde bi kaç kol, bi kaç kafatası kırabilseydim hakettikleri için..

Perşembe, Temmuz 21, 2011

rocky balboa : hiç bir kimse hayat kadar sert vuramaz

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhhKCU0OqPa8HJjSO-dqTZ_ZuOGmo8EP2NUcWNOYIZJr5iRvxhAZi4V_yWfMNitkKsWCYh7Orxm3bKJre-4kb5FAIR52kRhYolh4Xt44qT7Bx7ipJZ9rOh7A2Fag-B6YEHmH0SRZGpPkzk/s1600/RockyBalboa.2006.dvdrip.tr.avi_005536480.jpg

bir insanın evi ne kadar güzel olsun, eğer ki tavanının üzerinde başka bir kat yoksa, veya güzel bir çatı oturmamışsa, rutubetlenir tavanlar.. taştan ve kumdan bir yapı olmadığından o rutubet özlem olarak kendini gösterir.. insan her şeyi yapar o özlemi gidermek için, yapmak ister.. o özlem ki gogsunun tam ortasına bir yere bir canavar gibi oturur, onu öldürmek, onu harap etmek için yeniden sevmeye çalışır, ya da bir şeye tutunmaya, bir çatı çekip huzur bulmaya..

rocky balboa da tüm o geçmişin hayaletlerini, rutubetini son bir kez, bu kez son olduğunu bilerek "yo adrian we did it" diyebilmek için kalbin acısından bi haber, günleri asla geçmeyecekmiş zanneden bir ufakligin karsisina cikarak yok etmeye çalışıyor..

film özünde böyle işte. tüm mevzusu, tüm anısı böyle.. ama tabi biz 80 cocuklarının kalbinde apayri bir yere sahip adam rocky'e şerefli bir veda etme firsati da taniyor stallone. onunla birlikte tüm anılarımız birlikte geçerken (mesela benim rocky3 ü ilk 89yilinda bir yaz sinemasında gicirdayan sandalyeler üzerinde babamın kokusu ve gazoz tadı ile izlemem aklıma düşmeden izleyemedim filmi) bize, o küçük çocukların, ve dahi rockynin bilmediği ama ağır bir şekilde öğrendiği şeyi anlatıyor.. çocuğuna vaaz verirken aslında biz onunla büyüyen nesile anlatıyor rocky her şeyi;

"ama sana zaten bildiğin birşeyi söylememe izin ver. dünya aydınlıktan ve gökkuşağından mükellef biryer değildir. dünya gayet zorlu ve kötü niyetli biryerdir; ne kadar sıkı olursan ol seni dizlerinin üzerine çöktürür ve izin verirsen öylece tutar. hiçkimse hayat kadar sert vuramaz: ne sen ne ben ne de birbaşkası... ama mesele ne kadar sert vurduğun değildir. mesele ne kadar sert darbe alabildiğin ve ilerlemeye devam edebildiğindir. ne kadar yüklenip ne kadar ilerleyebildiğindir. kazanmak budur. şimdi eğer neyi hakettiğini biliyorsan git ve hakettiğin şeyi al. ama darbelere razı ol, istekli ol ve hakettiğin yerde olmadığın için onu, bunu, başkasını suçlama. bunu korkaklar yapar, sen değil. sen bunu yapmayacak kadar iyisin..."

Perşembe, Temmuz 14, 2011

dikkat çekmek için gereken şehit eşiği

haber baslik
diyarbakırda girdikleri çatışmadan şehit olarak çıkan 13 er'den sonra tekrar farkettim ki türk milletinin gerzek bir eşiği var.. öyle bir şey ki türk televizyonlarinin ve genel olarak türk milletinin sahip oldugu gerzek bir esik bu.. mesela yıl başından beri yaklasik 50 askerimiz cesitli araliklarla şehit olmuştur ama kimse bunlarla ilgilenmez. insanlar kaçırılır, ikişerli üçerli tertiplerin ailelerin evlerine ateş düşer ama 30 saniyede geçilen bir haberden fazlası olmaz.. gazetelerin alt taraflarinda kalir "mayina rast gelip sehit olan er" haberleri..

ama ne zaman ki halk tarafindan bir şekilde olusturulmuş eşigin üstünde asker birden şehit olsun, hayatin durmasi, tüm ulusça kahrolunmasi, ne bileyim efendim şehitlerin ailelerine yardim edilmesi, milli yas tutulmasi, maclardan önce saygi durusunda bulunulmasi, seda sayan show'un yayindan kalkmasi beklenir..

madem bu kadar duyarliydiniz ey ahali, yıl başından beri onlarca cocuk ölürken, arkadaslarimizdan, kardeslerimizden, akrabalarimizdan askerde kim varsa her haberde irkiliyorken, niye o zaman eglenceden vaz gecilmedi? ha tabi yahu, millet tatilde oldugu icin ve sehitlerin sayilari esigin üzerinde olmadigi için ölenler gercekten ölmüş sayilmiyordu.. yani mesela twitterda trend olması, sozluklerde 100 kusur entry girilmesi için şehit olanlar hakkinda, aynı anda kacının şehit olmasi gerektigini ben bilmek istiyorum sahsen.. duyarli olunmasi gereken sehit sayisi kactir?

bence bakanlar kurulu falan aciklasin bu eşigi.. ayni anda 10+ şehit mi gerekiyor teror'e lanet okumak için? 15+ mi yoksa.. hayir 3-5 de ciddiye alinmiyor hadise de.. maksat biz de bilelim nerede ne yapacagimizi..

ha bu arada, şehit olan askerlerle, ölü ele geçirilen teroristlerin annelerinin aynı renk göz yaşını döktüğünü anlamadan, ayrı yüreklere aynı acıların düştüğünü farketmeden yaptığınız şeyler, tüm bu yas tutuşlarınız, tüm bu lanetleriniz yapmacık bir gösteriden başka bir şey değil..

Salı, Haziran 28, 2011

eda taşpınar hanım, seni de bacaklarını da beğenmedim!

http://www.reklam.com.tr/images/news/gorsel-677.jpg

eda taşpınar'ın epilasyon reklamını izlediğimde aklıma önce şu geldi "kapa televizyonu kapa böyle şeyler görmek için almadık bu aygıtı" sonrasinda korku dolu ağlamamı dindirdiğimde aklıma gelen ise bir türk filminden replikti "seni de bacaklarını da beğenmedim!"

eda taşpınarı hafızadan hemen silmek için bu lafin param yok pulum yok diye gezinen mujdat gezer ile birlikte film çeviren, göztepe alt yapisinda yetisip sonrasinda fenerbahceye transfer olan kadir inanirin söylediğini hatırlara getirmeli..

gerizekali bir soylemdir aslinda.. sahsen kiz hakketten cok güzel, esmer filan, ve bacaklari beyonce'un bacaklarindan daha sahanedir.. hayir gotu boklu bir sevgilisi var diye, lozan pastanesinde oturan güzel bacaklari olan ve gercekten güzel olan esmer güzellerinin kalbini kirmanin mantigi ne kadir! bugun o pastanede oturdugumuzda, kimse bize bacaklarini gostermiyorsa bunda bir parca da senin sorumlulugun yok mu "ay simdi bacaklarimi gosteririm, verir ayari gosterdigimle kalirim" diye düsünmüyor mudur izmir kizlari?

yazik yahu.. böyle böyle yobaz, cirkin bi ülke oluyoruz..

ya kiz cirkin olsa, selulitli falan olsa icime sindiricem ama.. yok hakket güzel..

hatta buyrun kendiniz karar verin.. bu video'nun 5. dakikasinda gibi hatirliyorum.. yok degilse baska bir bölümündedir.. merak eden bakar arkadas.. ama sutun gibi bacaklari olan, kitap gibi bir kadin.. kadirin densizligi begenmemesi.

10 dakika sonra.................

Bu arada videoyu izledim esas kendim.. Kadir yerden goge kadar hakliymiş bunu söylerken. Aha da aşagida screen shot:



simdi filmi tekrar izledim de farkettim.. ben sahsen filmde kadir inanirin tokmakladığı, arzu okay ile karistirmisim.. tokmaklamak biraz ayıp oldu gerçi.. her neyse. nasıl olur diyorum, bu güzelim arzu okay'i nasil begenmez, su bacaklara nasil iflit olmaz diye düsünüyorum.. meerse kadin, kadin degil kadinzilla misali bir seymis.. su vakitte 2. kez fikrimi degistirerek kadire yerden goge kadar hak veriyorum..

arzu okay apayri güzel kadinmis ama arkadas.. ama bir noktadan sonra kotu yola, pornoya sapmis.. pornocu olmus.. cok kotu.. cok cok..

Pazartesi, Haziran 27, 2011

Film Pazartesisisisi #1

Böyle bir şekil yapayım diyorum her pazartesi;

Edinilen Filmler;
*ExistenZ
*Synecdoche New York
*Los Cronocrimenes
*Prensesin Uykusu
*The Adjustment Bureau
*Source Code
*The Counterfeiters

İzlenen Filmler;
*The Adjustment Bureau
*Source Code
*The Counterfeiters
*Synecdoche New York (Yarıda Kaldı)



The Adjustment Bureau;
http://www.lebleb.com/images/posters/The%20Adjustment%20Bureau%20(2).jpg

"Cumhurreis olmaya giden yoldan hayatın küçük rastlantılarının aslında rastlantı değil küçük ayarlar veren garip insanların....." böyle saçma bir konusu var bu filmin. anlatsam bir noktada "ne diyor bu adam" diyeceğinize eminim. hayattaki küçük tesadüflerin tedaylarin, nasil da tüm hayatımızı bambaşka bir yere sürükleyebileceğini gösteren onlarca filmden bir tanesi. yine de insan seviyor böyle şeyleri izlemeyi. hayata "orada pandik atmasaydım bambaşka olabilirdi" diyebiliyor, filmi izledikçe. çiğdem çekirdekle izlenecek keyifli bi film..

Source Code;

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjSw-3gkz-3sqz8AtvJia3Gv1c5hcuYWPDChhHP64xhfIP3kDJw2Zevts16-LgwkZOo5FBuibAxkUob5R7jaIX4GiXg_7Em0aFYKmzLQanCNynaOTQs0NQHhEDFMV6boI6kqXHe4SCqdEI/s1600/Source+Code+Movie+Poster.jpg

Groundhog Day diye bir film vardi, ya da zeyna'da zeynanın uyandigi her günü tekrar yaşadığı bir bölüm vardı hatirlar mısınız bilmem? devamlı aynı kabusu yaşamak, devamlı aynı anı yaşamayı konu alan filmler de ilginç olur diye izledim bu filmi. ibne kovboylarda da oynayan jake beyimiz bu filmde bir terorist saldiriyi önlemek için 8 dakikayi tekrar tekrar yaşayan, bilinç gezgini bir arkadaş.. bak üstüste oldu iki filmde de "ne diyor bu adam" moduna soktum kendimi ama film içinde gayet mantıklı bir şekle oturuyor bu bilinç gezme hikayesi. tam çiğdemlik bir macera. otur izle filmini, keyifli keyifli bitir.. derdi tasası, sıkıntısı hiç yok..

Der Falschers:

http://bt.eutorrents.com/imagehost/images/thecounterfeiters.jpg

Bu hafta izlediğim en müthiş film diyebilirim. 2007 yılında yapılıp o sene "yahudi soykırımını anlatan bir film" kontejyanından oskar ödüllerine davet edilmiş, davet almışken de "yabancı film dalında oskarı" alıp götürmüş. gerçek bir öyküyü biraz süsleyerek (filmde gördükleriniz süslenmiş şeyler.. midenizin almayacağı bir vahşet izlerken filmde, reelde olanların yanında çiçekler hakkında, aşk hakkında bir belgesel izliyormuş gibi kalıyor olay) ortaya "ne garip filmdi ya" dedirtecek bir film çıkartmışlar. olay ikinci dünya savaşında bir toplama kampında geçiyor. almanlarin plani, sahte ingiliz lirası basarak, ingiltere ekonomisini yok etmek. bunun için de bu işi yapabilecek, kalpazan, matbaacı, ressam ne kadar yahudi varsa topluyorlar auschwitz de. işte bu film tüm bu öyküyü anlatıyor. tüm o savaşın içinde, yaşamlarını biraz olsun uzatabilmek için, ve uzattıkları için utanarak, yaşayan insanların hayatı.. böyle bir barbarlıktan sonra hala nasıl şiir yazılabiliyor, aşk şarkıları söyleyebiliyor insanlık şaşırıyorum ben..


Pazar, Haziran 26, 2011

Ben Diktator olduğumda



Her insanın içinde iktidar tutkusu vardır. Bunu ben söylediğimde şekil olmuyor farkindayim ama size burada tiriviri bir şekilde "marki dö sad'ın bir sözü vardır" şeklinde, yok efendim "makyevelli ünlü eseri prenste şöyle der" diyerek şekil yapmak istemiyorum. oskar wild bile bir noktada "at yalanı skeyim inananı" diyen bir adamken iktidar aşkımızı irdelemek için ünlü düşünürlere sığınmayacağım..

her neyse benim de var hali hazırda bu iktidarlik, diktotarya hırsım.. şayet bir gün diktator olursam yapacağım şeyler de var arkadaş.. planlarım projelerim hazır "künefe demokratik republikasi" için.. (künefe seven birisinin kendi diktatoryasına "künefe" ismini koyabileceğini düşünüyorum.. ülke benim kim karışır arkadaş?

"ey künefe republikası!! sen ne şanlı republikasan!"

1. Her meslek dalına bir üniforma;

Her sabah işe giderken "bugun ne giysem" derdinden yorulmadın mı vatandaş? her gün "hava kapali gibi ama açabilir akşama" diye duralamadın mı? "bir gün daha giysem bunu uğraşamıcam kemer değiştirmekle" diye içinden geçirmedin mi? işte bu aşamada her iş kolu için bir üniforma tahsis ediyoruz.. öğretmensen belli giyiniorsun, doktorsan belli, taksi şöförüysen, kurumsal ofis çalışanıysan, takı tasarımcısıysan(sanırım bu gerçek bir meslek değil, kandırmayalım kendimizi) belli üniforman var. her gün onu giyiyorsun.. derdi tasasi kalmıyor.

2. Herkes için, halk için uyku saatleri;

uyudun mesela gecenin 10'unda, dünya dönmüş olmuyor mu vatandaş? o orada gündemi değiştirmiş, bu burada bişi yapmış olması seni delirtmiyor mu? sen uyurken dünyanın dönmesine sinir olmuyor musun? işte bu noktada devletlümüzün reaasi belli saatlerde uyuyacak belli saatlerde kalkacak. uyuyamayanlar da o sırada gündemi değiştirecek zerre bir şey yapmayacak. oturcak kitap okuyacak, komputer oyunu oynayacak, müzik dinleyecek.


http://www.memurlar.biz/imagecache/430143913_d4070483ed5f492c45a7fc592f7e6e99_resize_300_.jpg

3. mahkemelerde arka yazı değişecek;

bu tamamen kişisel bir tercih. "adalet mülkün temelidir" yazısını "skilmiş götün davası olmaz!" ile değiştiriyoruz. böylelikle mahkemelerin yükünün hafifleyebileceğini umuyorum.. ota boka dava açmayalim..

4. her cumartesi akşamı, bir futbol maçı;

tam 1900 da başlamakla birlikte, her cumartesi akşamı tvde bir maç gösterilecek. böylelikle insanlar arkadaslariyla dışarı çıktıklarında o rahatsız edici sessizliklerin yerini "o kadar mı be burak" lafları, "öyle vurulur mu be oğlum" zılgıtları alacak.. bir paraguay italya maçı bir bursaspor trabzonspor maçı ayarında maçlar olacak bunlar. öyle boş maçlar olmayacak..

5. 16-19 yaş arasındaki her gence "heveslerini gidermek için" zamazingo tahsisati;

evinde bir kenara birakilmiş bas gitar, fotograf makinesi, dambıl gibi tiriviri şeyler bulunmuyor mu vatandaş? illa ki bulunuyor. bir ton para verip aldığın, anangille, babangille almak için papaz olduğun ekipmanlar şimdi toz yuvası.. işte bu yüzden devletimiz üçün beşin hesabını yapmadan, gençlerimiz heveslerini alsın diye hobi eşyası kiralayacak. hevesinizi aldığınızda geri alacak. böylelikle inanılmaz bir mebla halkımızın cebinde kalacak..

6. sıhhat timleri

pazartesi sabahi otobüse bindiğinde, servise bindiğinde ter kokan adamlardan şikayetçi değil misin vatandaş.. bir numara tahsis ediyor, tak ihbar ediyorsun. biz de o adamı yıkayıp, seyyar duşlara sokup şampuanlayıp mis gibi salıyoruz topluma geri.. insanlar birden yakalanıp, seyyar duşlarda şampuanlanma korkusu ile yıkanmayı adet edinecekler! ayrıca bu timlerden uygun fiyatlarla deodorant da satın alınabilecek. döner sermayeye gidecek o para da..

7. her doktora döner sermaye;

sadece tıp doktorlarının aldığı, "döner sermayeyi", iktisat doktorası yapana da, felsefe doktorası yapana da vereceğiz vatandaş! "bizim için doktor farketmez, nefes alsın yeter!" dusturu ile insanları akademik kariyere yönlendirebileceğimizi düşünüyorum..


Yaşasın şanlı republika, yaşasın Künefe Demokratik Milleti!

Pazar, Haziran 19, 2011

profil fotografları

aşağıdaki yazıyı dört sene evvel yazmışım.. görüorum ki 4 senede bir santim ileriye gidememiş internet alemi.. esefle kınayıp başka bir blogta yazdigim bu yaziyi tekrar yayinliyorum.. belki bir şeyler değişir umuduyla...


ders calismam gerektigi icin interete girip bomboş işlerle ugrasmam bir gelenek haline geldi.. bu see de bu gelenegi, şenligi internet sitelerinde işim geregi inceledigim (ahaha işim geregi ne lan) profil fotolarina dem vurarak degerlendirmek isterim..

arkadaslarim yonja olsun,myspace,alternatip,sosyomat olsun insanlar genelde ayni tarz fotolar kullanmaktadirlar. istiyorum ki her poza bilmem neye örnek vereyim irdeleyeyim..

basliyoruz..

üstten fotograf cektirenleri cok seviyorum dostlarim.. cidden kafadan ayaga kadar her bi boku gorebiliyor.. icabinda dekolte giyiliyor

ama tiksindigim bir okta bunlarin kontrasti ile oynanmasi.. hayir kontrasti oynandigi zaman iz kafada "sanirim yüzüne vahsi yaratiklari saldirdigi icin boyle bir gizlemeye gitmis" diye dusuyoruz ki

şu renk ayarlari ile oynayanlarin gözümde "seda sayanin programinda yere düsen canerin yanina gelmeyen tülin" kadar degeri yok cok ciddiyim...

ikinci turumuz vucud bolgelerini seksi bir sekilde gosterenler.. bunlar genelde "gereksiz yerlere takilmaktan sa show room umuzu ziyaret edin"ciler..


gözleri cekenler robert deniro veya sauron misali "gözüm üzerinde" mesaji veriyorlar sanirim.. i de bu goz koyanlarin kahveregi veya kara gözlü olduklarini gormedim ben hic.. mavi veya yesil.. anlamiyorum bunu hic.. özellikle dudaklari cekenlerden cok etkileniyorum tak atiyorum mesaj "dudaklariniz cok etkileyici" diyorum ben.. rujlu olanlar daha supper

yeni gelisen bir tur de ellerinin yüzüklü fotolarini cekenler.. cok saygi duyuyorum ben..

gitarla, kemanla, ud ile, çoşkun sabah ile çekilmis foto koyanlarin ilerde bir gun erol kösenin, sahin özerin bu tur siteleri ziyaret etmesini beklediklerini dusunuyorum ben.. hayir bir insan niye elinde keman ile foto cektirsin ki yoksa?

ve ayrica çalınan bir ensturman olmasa da sadece evcil hayvanin veya birlikteliklerini



(foto6: köpekler sadık dostlarımızdır)

fotosunu cekenler de var.. bunlara sunu demek cok makul insanlar.. yani eminim bugun harun kolcak sosyomata üye olsa atiyla beraber fotosunu cektirir koyar arkadas.. harun kolcak ve atini tartisiriz biz de..


sevgilisi ile dudak dudaga fotolarii cektirenler kucaklarina yatanlar falan ayri bir vesait zaten..


(foto12: sinek (Musca domestica) sevistikten sonra tokmakcisini yer)

bunlarin "ben bu ortamdayim ama bir sevgilim var eglenmek istiyorum sadece" mesajlarini ellerim kizarana kadar alkislamak isterdim ama bence sokakta öpüsmekten baska bir farki yok bu neseli fotograflarin.. hayir olan var olmayan var.. bakin size bir animi anlaticam. ilkokul 1 siniftaydim annem sahane sucuklu ekmek yapmis yanina da muz koymus. beslenme cantam cok sahane yani.. ilkokul arkadasim musa beni dovup aldi o yemek cantasini.. tam olarak bir ornek olmadi ama insanlarin cani cekebiliyor yani..


ünlülerle fotograf cektirenler sosyomatta olmasa da myspace de baya yaygin dostlarim



(foto11=digital animasyon teknolojisi 21. yüzyilda gercek starlarin yerini şey edebilir)

ki inanir misiiz bunlara prim veren kizlar var.. yani sahsen aylincigimle (aylin aslim) cekilmis bir kac fotom olursa hemen koyacagim belki mesajlar alirim ozelden "merhaba aylin aslimi taniyanin beni de tanimasini isterim" misali..


fotograflarina efektler koyanlari cok neseli japon cizgi filmleri ile büyümüs insanlar olarak goruyorum ben. böyle yildizlar kalpler falan cok neseli cok..
ayricai yine disco ortamlarinda veya festival ortamlarinda cektirdikleri fotograflari koyanlar da var..


(foto10:hareketli bir gecenin ardindan alkolluyseniz lütfen taksiye bininiz)

yine de eglence kültürünü hatmeden, konserlere festivallere giderek nese icinde büyüyen arkadaslarimizi alkisliyorum.. inceden "manitami eglendiririm" hissiyati da sezmiyor degilim.. ayrica yine eger gittigim bir festivalse özel mesajla durtuyorum "aaa sen de woodstockta miydin ben isik kulesinin oradaydim" seklinde.. belki bir arkadaslik dogar diye bir umut işte..


discoda cilgincasina eglenirken cekilmis fotograflarin en sahaneleri muhtemelen flu olarak cikanlar



(foto9:flu fotograflar cagimizin en büyük sorunlarindan biri)

flu cika fotolari profillerine koyanlari anlamiyorum acikcasi.. asla güzel degil ki bu fotolar? hayir yie gercekleri gizleme dürtüsü var.. gerci gunahlarini aliyor olabilirim nicolai hel misali foto kameralarina yakalanmiyor olabilirler..


aynadan kendii cekenleri saymiyorum.. zira banyoda cekilen fotograflar bin kat daha güzel cikiyor.. banyonun sanatlar üzerinde bir gazlayici etkisi olduguna inaniyorum.. sarki olsun fotograf olsun hep banyoda daha güzel

cocukluk anilarini ile prim toplamaya calisanlarin "google trends" de child porn diye aratip cikan sonuclar karsisinda korkmalarini salik veriyorum.

ve işte benim en cok sevdiklerim. tatillerde ve yurt disi gezilerinde kendilerini goruntuleyenler



(foto7: eyfel kulesi sanayi devriminin sembolleriden biri olabilir..) bu abilerin "para bende varsin ali erene benzeyeyim" duruslarini ayaga kalkip alkisladigim oluyor efendiler.. hepsini birebir opmek yanaklarini mincirmak istiyorum.. hele bir de bikinili olanlar havuzda sezlongda otolarini cektirenler var ki


(foto8: yüksek mesafelerden su beton etkisi yaratabilir) onlar apayri mükemmeller..

kitsch objeleri koyanlar, seksenlerin yildizlarini yerlestirenler, cizgi film karakterlerine yonelenler ise bence cok zeki supper insanlar.. farkettiyseniz kimseyi kirmak istemedim bu yazilar boyunca herkese sevgi ile yaklastim saygi sinirlari içinde davrandim.
napabilirim ki oz büyücüsündeki aslan kadar iyi yürekli bir insanim.. yaradilisim bu..



bazi kizli olsun erkekli olsun edepsizler var ki onlari anlamam asla mümkün degil.. türk olanlari su sekilde;


(foto:3 fika göstermek)
yabanci olanlari veya yabanci ozentiligi icinde olanlari (genelde kizlar)


(foto:4 ciplak silah serilerinde ultra bir esprisi yapilmisti bunun.. ehliyet kursunda bir ablaya ögretiyorlardi bu hareketi cekmeyi)
bunlara akil sir erdirmek mümkün degil.. hakki bulut'un cocugunun hakki bulutu aglatmasi gibi uzuyorlar beni.. kardesim madem hareket cekeceksin koyma fotonu.. ne bileyim ayhan ışık koy, clark gable koy..

bu ölü adam üzerinden prim yapanlari baska bir arkadasim irdelemisti zaten..

ilk yayinlandiginda 6 puan almisti bu ahkam entry her neyse.. ayni puani istiyorum lan.. pls ltf tsk..




(foto14:ninjalik babadan ogula gecer)

özellikle ögrenciligi yemis bitirmis işe girmis ne bileyim dedektif olmus skuba dalgici olmus kesim kendilerini işte gostermek icin can atiyorlar.. yani itfaiyeci ve polis üniformalari icinde insan gordugumu hatirlarim ben.. çok basarili bişi bence.. insanlar kendi mesleklerini belirtsinler.. bugun bir hemsire gelse buraya hemsire uniformasi icinde fileli beyaz corapli fotosunu koysa "selam ben yakisikli komik zeki bir insanim bir tanisma bulusmasina ne dersiniz?" diye mesaj atmassam namerdim (silah çıktıgından beri tam olarak)


(foto14:kagitlarin arka arkaya hizli gecirilmesi ile cizgi film olusabilir.. bazen olusmaz. mantikli resimler olmali)

southpark karakerlerini (ki bu hakketten bir donem boyleydim. tişortum falan var cantam da ayni.. saclarimi kestim artik bakmasi zor oluyor bir baris manco degiliz sonucta) profillerine koyanlardan tiksiniyorum. ilk baslarda sempatik gelmis olabilir.. yapmis olabiliriz yani gülmüsüz etmisiz.. ama artik o kadar siradan ki.. bunun yerine bence kendinizi karagozden bir karaktere benzetebilirsiniz..


(foto13:ayaga genelde düsmanlar bakar)

conversin olayini biri bana anlatabilirse delirecegim sevincten aklimi oynatacagim.. niye bir insan kendi ayaginin özellikle converse giymis ayaginin fotografini ceker ki? hayir converse bir sinifin sembolu olsa anlayacagim.. emocusu da tikiside bakkali da martin mekılayi da hepsi converse giyior.. muhtemelen "sevdigimi yuruturum" manali bir acilim.. emin degilim bilemiyorum.. en cok bunu anlayamiyorum su hayatta.. yalan soyledim baska anlayamadigim seyler var.


(foto16:gençler sınavlarin stresini seviyeli muhabbetlerle atiyorlar)

böyle parti ortamlari olsun, disko olsu, muhabbet olsun ama daha cok sosyomat zirvesi olsun oralara akan insalarin goguslerinde etiketlerle cektirdikleri fotolar abicim bunnar.. valla yorum yapmaya üsendim.. en asil duygunun insanlaridir (hayir ben hala olay yerinin parmakla gosterilmesine gülüyorum)

tamam dövme dedigin hadise eninde sonunda sov amaclidir. kimse dovmeyi kendisine kalsin diye yaptirmaz fakat internet sitelerinde avatara koymak cok garip ve hatta komik olabiliyor


(foto17:sol elimizde 5 parmak vardır fakat beşi de birbirine benzemez)

bir kere bana pek bir heyecan katmiyor bu dovme tutumu.. dovmeli dombili arkadaslari bildigimde veya dovmeli akıl yoksunu arkadaslari bildigimden. ama yine de ozellikle benim yaptıgım gibi yazılı mesajlı dovmelerde bir feedback alabiliyorsunuz sanirim.. "pardon orada ne yazıyor. cok yakısmıs dovme" seklinde..
dovme yapılmasına simdilik karsı biri olarak (tamamen maddi yonlerden ayrica abdest tutmuyor deyip bir taksici edasi ile yaklasayim konuya) avatara dovme koymak cok gereksizdir. beybe gereksizdir..

Pazartesi, Haziran 13, 2011

balkon konuşması

http://www.gazetevan.com/images_up/balkon-konusmasi-izle.jpg

dışardan gelen sesler iyiden iyiye artmaya başlamıştı. ses geçirmesin diye onca para verdiği pimapen dışarısının sesini neredeyse komple içeri alıyordu. bir adam seçim zaferini bangır bangır kutlarken o çayının üstüne çay kaşığını koymuş, "sabahtan beri içiyoruz yeter artık" diyip gülümsemişti. keyfi yerindeydi. birazdan balkona çıkıp dışardaki halka açıklama yapacaktı. o sırada telefonu çaldı. arayan dayısıydı

"sen arayıp sormuyorsun ama ben arayayım dedim." diye açtı başladı dayısı. "tebrikler yeğen, bak dayını dinledin nerelerdesin" diye de olayı bağladı. dayısının tüm bu haytalığına rağmen, seviyordu yine onu. okeyde 5000lirayi bakkala kaptırdığı zaman kızmıştı bir ara ama sonuçta dayıydı..

telefonu kapadıktan sonra etrafındakilere baktı. "şimdi şöyle bir soğuk bira olacaktı" dedi içinden ama tövbe etti hemen. tüm yaşamı boyunca münafıkların eğlenceleri kıskanmıştı zaten. ve kıskandığı için de haset yapmıştı. şarap tokuşturmayı, şampanya patlatmayı çok etkileyici buluyordu ama yapamazdi. o yapamadiği için diğerleri de yapmamalıydı..

"hadi" dedi "zengin kalkışı yapalım". balkon penceresi açılır açılmaz bir gürültü yükseldi dışardan. onca senedir bunu yapiyordu ama hala heyecanlanıyordu. "zaten her seferinde heyecanlanmasan bu iş yapilmaz" dedi içinden sonra "tırt tiyatrocu gibi konustum ha" diyerek güldü kendi kendine.


http://m.friendfeed-media.com/1c006fb98fc4f32726c730dbbf44e826c50d12b1

ilk adımı atmıştı ki corabinin ıslandığını farketti. emineye "oldu mu bu şimdi?" diye baktı.. "çok tozluydu bey sen de çıkacaksın diye yıkattırdım" diyebildi sadece karısı. üzülmüştü. karısının üzülmesi onu da üzmüştü. yanda duvara dayanmış bir çift malibu terligi buldu. ayagina geçirdi. ve mikrofona doğru yürüdü. seçimi kazanmıştı ama ıslak çorapları onu rahatsız ediyordu...

Cumartesi, Haziran 11, 2011

haftanın şarkısı 71 : aptal






garip bir bokluk var üzerimde. kendimi kimsenin sahiplenmek istemediği bir kristal kurukafa gibi hissediorum. (şu noktada kendi kendime kafami karıştırdım.. hangi manyak kendisini kristal bir kafatasi gibi hisseder ki? börtü olarak hisset böcek olarak hisset arkadaş bu ne delilik)

şöyle ki son zamanlarda tanıdığım ve önem verdiğim 2 kadindan ikisi de kendi sözcükleri ile beni "mükemmel" "harika" "işte budur" buldular ama hiç birisi de almadı kendisine.. o çekim, o istek hissedilmemiş.. işte tam bu noktada kristal kafatasina geliyoruz, mükemmeldir işçiliği, harika gözükür, ama kimse evinin salonunda kristal bir kafatasi bulundurmak istemez..

kızların bu "tutku" peşinde koşma hadiselerinin bir noktada (ki o nokta 32 yaş olabilir) sona erecegini düşünüyorum.. yani allah aşkina kim tutku ile, çekicilik ile devam edebilir ki yaşamına? kaldı ki 65 yaşındaki bir kadına 70 yaşında bir adam olarak çekici gelmek istemem ben. o noktada işte "işte budur" olmak hoş olabilir ama şimdi değil işte.. üzülüyor insan. bu kadar iyi olup da, istenmemek üzüyor adami. ha tabi kaçan kovalanir dusturuyla, 4s kuralıyla bir şekilde atlatılabilir bu. kötü davranabilirsin değerince, kolay ulaşilabilir olmaz, gizemli durursun. ama istemiyorum ben artık o tarz oyunları. buyum işte. istedim mi istiyorum (çizdim mi bir kalemde..)

eskiden böyle değildi ama. pat pat aşık olurdu kadınlar. öyle devam edecek sanıyordum her şey. aşık olunacagim çok sevilecegim, seni seviyorum diye fisildancak kulagima. ama olmadi. değişti birden herşey. umarim "çekici" bulmayan güzel kizlar da bir noktada pişman olmazlar, "bir zamanlar iyi bi adam istedi beni" diye üzülmezler.. (kibirim öldürcek beni)

Pazar, Haziran 05, 2011

haftanın şarkısı 70 : train song





tvnin başında oturup son derece gereksiz şeyler izlerken birden reklamlarda bu üstteki şarkı çalmaya başladı. şarkıyı biliyordum da hiç öyle dikkat etmemiştim. büyü gibi sihir gibi geldi tüm o reklamvari dünyanın içinde.. sonra şarkıyı buraya koyayım haftanın şarkısı yapayim derken türlü hayallere daldım..

trenler hiç eskiden olduğu gibi romantik şeyler değil artik. hızlı tren, hızlandırılmış tren derken tüm o tren garlarının ayrılış ve kavuşma hikayeleri yokolup gidiyor. dünya hızlanırken kimse hayati yaşamaya firsati olmuyor. insanların günler süren, haftalar süren yolculukları içersinde hiç bir halt yapmadan sadece kendileriyle ve etrafla başbaşa kaldığı günler yok olduğundan beri trenler romantik, ugruna model yapilan, şarkılar düzülen şeyler değil. kim metro hakkinda, tgv hakkinda bir şarkı yazar ki zaten?

dediğim gibi hayat hızlandıkça, bir yerden bir yere çabucak gittikçe, ve sevdiklerimizle irtibati kesmedikçe hayati yaşamayı unutuyoruz. kendimizi dinlemeyi, uzaktaki dağlara bakmayı bir nevi küçük sunay akınlar olmayı bıraktık. hayat bu kadar hızlı olmamalı, bir yerden bir yere gitmek bu kadar kolay, sevdiğinle iletişime geçmek bu kadar basit olmamalı..

belki o zaman tekrar mutlu oluruz..

Çarşamba, Haziran 01, 2011

bezelye


bezelyeden o kadar nefret ediyorum ki, vucudum bezelye yediğinde onu mikrop sanıp saldırıya geçiyor ve ateşim yükseliyor.. haklı ama. bu bezelye dünyanın en abartilmis besinlerinden bir tanesidir.. o kadar fazla yemegin icinde bulunmasini ben vicdanima yediremiyorum. bir bezelyenin bir sekilde benim rus salatamda, kumpirimde, pizzamda,pilavimda olmasina yüregim dayanmiyor..

botanikte meyve olarak tanimlanan bu piç kurulari, yemeklerde sebze mahayitinde kullanılmakta.. sanırım bu türlü mutfaklarda türlü yere sahip olmasinin nedenini insan oglunun mutfagina en erken giren sebzelerden biri olmasina bagli. "selamun aleyküm, biz asurlariz ve orta asyadan geliyoruz, tarim diye bir şey bulduk bakin bu da bezelye!" demis adamlar resmen.. bismillah bezelye bulunmus. öyle arsiz, öyle dandik bir besin anlayacagiz. çat diye evcillestirilmis..

bugun topraga ekseniz, 60 gün sonra "toplayin beni" diye bagiracak bu yuvarlak şeyler, 7 li gruplar halinde kozalarinda durmakta ve insan oglunun bogazindan gecerek onlarin insulin salgilamasina neden olmaktadirlar.. zamanında şeker in şimdiki gibi kolay elde edilebilir bir şey olmamasi, bu yaratiklarin alenen insan irkina garezi olan ve onlari düşük şeker şokuna sokup öldürmeye calisan canlilar oldugu kanısına ulastiriyor beni. ama işte sen bu haini, bu namussuzu al mutfaginin olmazsa olmazi, her yemege katilasi bir bakliyati haline sok.. yazıklar olsun!

hoş 1600lerde bi ara ingiltere ve fransada bu yeşil katilleri cig olarak yemek "deliligin ve moda'nin sembolu" olmus. ne kadar barok, ne kadar bohem varsa ellerinde torba torba bezelyeler ile dolanmislar icabinda birbirlerine fiske ile bezelye atar olmuslar.. şükür ki bu moda bir noktadan sonra insan oglunun "ne yapiyoruz arkadas biz! maymun muyuz?" diye kendisini sorgulamasi ile sona ermis.

ama tüm bu bezelye yeme modasina imrenen, ama rahip oldugu icin gencligini doyasiya yasayamayan mendel gizli gizli bezelye yerken, birden deney yapmaya baslamis, ve bugun "gen" diye dabir ettigimiz kücük mini minnacik sevgi parcalarini bulmustur.. buradan bile bezelye denen yaratigin insanoglunun katli için üretilmis bir besin oldugunu gorebiliriz! bugun genler bulunmasa, ari irk konusunda bir muhabbet donmese ikinci dünya savasinda o kadar insan ölür müydü efendiler! sorarim size!!

yani benim kumpirimin, pilavimin, pizza'min tadini bozmasi bi yana insanliga da kast etmis bir canlidir bezelye.. hatta kampanya da yapicam anasini satiim "let's kick peas out of cousins" yetti be!

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

yalanmış "sen mutlu ol ne olurların" ajda!

ulen çok garip bir olay bu konser verme işi.. neye göre belirleniyor acaba? yani mesela "ses sanatçılari ve müzisyenler odası"'nın tarife çizelgesi falan mi var? "1 sarki 10 bin lira, 2 sarki 17 bin lira, fön 12 lira, boya 30 lira" şeklinde kulislere asılı mı ki bu? Asagidaki şekilde mesela?

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgCk5RIPQu-5HHVZ-L8BT9hecN03OChGn2E3sCSppnKOuO9SO1mgwaMTfy-hkm7lXQJ81vmUPR2v6mKmSZ7KUaHdj6RKcL3CjTKDTVbZ4eILK65egwa3fJ71Fm8-_rhK2V6vVIo2gwQhioA/s320/Namli+fiyat+tarifesi.jpg

ilk kez yaz dönemine çalışırken yakalandığımız için bin bir şaklabanlıkla kazandığımız parayi ajda pekkan'ın arenadaki konserine gömelim dedim izmirde..

açık ve net söylüyorum ki bu gözler robert plant gördü, rolling stones, metallica falan gördü ama hiç birine ajda pekkan'in istediği parayi vermedi.. 87.5 nedir arkadaş? yani yukardaki tarifeyi hanfendi "her yaşa 1 lira isteyelim" gibi algilamis olmali.. bu hesaptan yola çıkarak geçen gün dediği "100 yıl daha yaşamak istiyorum sırf müzik için" lafını , "160 yaşında konseri 160 liradan kakalariz" olarak algilayabilirim ben..

olmadi ajda yakismadi sana.. sen ki bu yaşına gelmişsin artik halk konserlerine vereceksin kendini. gönüllere gireceksin. zeki müren paşa gibi aspendosta kitlelere açılacaksin ama yooook hanfendi hala cukkasının peşinde.. yahu vehbi koç bile bir çorap götüremedi be yanında ayıptır!

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgDUtm1M6iIQJgB8s3U9vRh36BTgtHF8OsSuQ43-jx-7alT7gn7DXLkZq9wDHRwPtS20bpCDpNhXjtBeZM7IkSwLJrmhlw3DTQV5EmVa9BX4sUTBaISUH6HY9Rs7YPeBYGIJi0Af77u7PY/s320/%C3%A7orap

konserini basmak istiyorum ajda pekkan'ın.. en "çerçeve değil resim arıyorum" yerinde açıcam pankarti "yaşıtların kabristanda sen hala sahnedesin" şeklinde.. ya da ne bileyim "kefenin cebi yok" falan diycem.. şu yaşımda bana bir ajda pekkan konserini çok gördün, şu yaşımda bana "yuh ajda pekkan'a o kadar verilir mi" dedirttin ya yazıklar olsun!

Cumartesi, Mayıs 14, 2011

haftanın şarkısı 69 : battez vous

http://m.friendfeed-media.com/cea2c5dde3801376bfd50c932c32ac36431aaa6a



tam "orjinal her şeyi dinledim, ipodum ölü ozanlar derneğini doldurur gibi doldurarak geri kalan ömrümü geçirebilirim" derken hiç beklemediğin yerden birileri çıkıyor bir şeyler söylemeye basliyorlar.. bu iki yaşıt hanım kızımız da fransanin son derece alternatif sokaklarindan taşıp gelmiş kulaklarimiza les inrockuptibles ekseninde girivermiş.. eh kuyruklu

yıldız misali şarkının bizim devasa müzik güneşimize çarpmamasını beklemiyoruz tabii ki.

brigitte abba'nin 70lerde yaptiğini üstüne hiphop ve elektronik katarak, biraz da radiohead sosuna bulayarak yapiyor diyor sarisin olan.. "biz her kızın kolay olduğunu ama herkese kolay olmadigini göstermek için müzik yapiyoruz" diyor kumral olan.. sarkida da nihayetinde ondan bahsediyor zaten.. kizlar herşeyi istiyorlar bir erkekten.. kibar olmasina da, onun için başkalarını dövebilmesini de.. kadife sesiyle şarkı söylemesini de, eline silah alip ona asilan erkeği ayağından vurmasını da.. ve bir ışık gördüklerinde eğer uyuz bir türkan şoraylık yoksa kanlarında kolay oluyor her şey..

oysa bir sır vereyim, biz erkekler ne kolay kadınları seviyoruz, ne zor olmaya çalışan kadınları.. siz kolay kadınları sevmediğimizi biliyorsunuz da zor olmaya çalıştığınızı anladığımızı farketmiyorsunuz.. ve biz asla ama asla zor olmaya çalışan kadınlar için savaşmıyoruz..



Salı, Mayıs 10, 2011

kadın bloggerlar biscolata da erkek bloggerlar şey mi?




yukarda resmini gördügünüz kitle internette tiriviri blog yazan bir grup genc kizimiz.. aman şöyle duygulandim, sevgilim böyle yapti muhabbeti paso.. hadi en iyisi şunu aldım, bunla birlikte giydim diye yaziyor.. şimdi bu kizlarimizi nimetten sanip, tas gibi erkeklerle tanistiran kuruluslar var.. allah biliyor kiskandim.. o yüzden kisa ve öz konusucam..

aşağıda resmi bulunan iki hanim kizimizi türkiyeye getirin, benimle tanıstırın, istediğiniz şeyi yazayim.. ali ağaoğlu mu getirdi ashley greeni "ali agaoglu evleri şöyle güzel böyle süper" diye yazarim, yilmaz özdil mi koydu olivia wilde i yanima, ondan kral yazar yok her gün bir yazisini buraya yazmayan ne olsun..


eminim ki bana dahil olacak, onlarca erkek blogger bulabilirsiniz.. hem biz daha acik sözlü daha cevval şeyler yazariz arkadas.. 100 tane sap sırf bu kizlarla bir kac saat geçirdi diye ömür boyu size methiyeler düzer (ayrıca sahsen ben olivianin bana dokunduğu yerlerimi yikamam.. lakin o bambaska bir konu)

Cuma, Mayıs 06, 2011

hep 3 eksik

http://m.friendfeed-media.com/41227d7440110657d5e3ae91025d38994f45c68a

tam 39 sene önce bugun. ne bir eksik ne bir fazla gün sayısıyla bugün.. ama o günden sonra 3 eksik.. hep eksik..



bu dogal secimde bir sorun var aslinda.. yani derler ya, canlıların zekisi kalır, ortama uyum saglar ve neslini sürdürür derler ya hani, hani derler ya dinazorlar ortama uyum saglayamadı ama kuşlar sağladı ondan yok olup gitti derler ya, hani öyle savunurlar ya, degil işte öyle.. kim ödlekse, kim kahpeyse o kaliyor 20. yüzyilda ve sonrasinda.. sincaplara işlediği gibi, papaganlara işlediği gibi işlemiyor evrim insanlara.. yürekli olan, cesur olan, namerdin suratina tükürmekten cekinmeyen neslini devam ettiremiyor.. ödlekler, ödlek çocukları ve onların çocukları 3 kişi eksik dünyada yaşıyor..

biz ki denizlerin çocukları olmasi gereken bizler, hakkımız yendiğinde dolduramıyoruz sokakları, "kahpelik etmeyin" diyemiyoruz sesimizi yükselterek hakkımızı yiyenlere, yasaklıyorlar, kapatiyorlar, susturuyorlar, o siteye girme, bu şekilde sokağa çıkma, orada içme diyorlar ve biz denizlerin, hüseyinlerin yusuflarin çocukları olan bizler çıtımızı çıkartamıyoruz..

sadece asmadılar o yürekli insanları, "dur be ağa" diyenleri, onları alıp gen havuzundan, bizim gibi ödlekleri yetişdirdiler..



yenildiler.

yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.

tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
o dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
o, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.

Çarşamba, Mayıs 04, 2011

head and shoulders mentollu sampuan


bir gün peygamber efendimiz hz. muhammed (s.a.v.)'e ashabi kiram'dan birileri bir cuma namazı sonrasında yanaşmi ve şöyle demiş

"ey muhammed (s.a.v.) sen ki bize cenneti anlattın ayrıntılarıyla, ama cehennemi anlatmadın çok. o kadar sıcak bir yerde duş nasıl oluyor onu merak ediyorum ben" demiş

peygamber efendimiz (s.a.v.) hiç tereddüt etmeden

"cehennem öyle bir yerdir ki, kuvet diye buzdan bir kap kullanır, kese diye kirpi kullanır, su diye kezzap akar, ve şampuan diye "head and shoulders mentollu" kullanılır"

işte bu kıssada da anlatıldığı üzere kabus gibi bir şeydir head and shoulders.. bunu bulan arkadasin doktor mengelenin yegeni oldugunu, ya da el kaide'nin biyolojik silah arastirmalarindan "beceriksiz" yüzünden kovuldugunu falan düşünüyorum. zira hiç bir manyak, hiç bir sadist olmayan kişi böyle bir şeyi insanliga kazandırma fikrini doğuramaz..

bir kere yanıyorsunuz.. alevleniyorsunuz. hele ki banyonun çıplak ortamında akan sampuan kopugu testis yoresine ulastiginda aç bir kurt gibi uluyorsunuz.. gözlere mi kaçtı? yandınız.. bu sampuan auswitchz de olaydı yahudilere bile verilmez, "öldürüyoruz bari eziyet etmeyelim" mantigi ile imha edilirdi..

yaziklar olsun bu sampuani bulana, yaziklar olsun marketingini yapana, yaziklar olsun ekonomik boy şeklinde ucuz ucuz pazarlayana.. ama eşeklik bendeeee en büyük eşek benim.. aldin madem kücügünü al kilolugunu neden alirsin be adam..

velhasil allah kaldıramayacagi dert vermezmiş kuluna.. bir şekilde bitirecegiz bu sampuani da.. güzel günler görecegiz.. mis gibi sampuan koktugumuz pamuk gibi oldugumuz günesli günler..

Pazar, Şubat 27, 2011

haftanın şarkısı 68 : just the way you are





kadının yaratılışının üstünden geçen 3 günden sonra belirtilen bir gerçeği belirtmekle başlayayim yazıya: "kadınlar erkeklerden farklı".. mesela biz erkekler bir kadını gördüğümüzde "aman tanrım, muhteşem bir şey, gözlerimi ayıramiyorum ondan. ve onu istiyorum. allahım onu o kadar çok istiyorum ki şu an onun için ölebilirim.. ondan bir saniye bile ayrı kalmak istemiyorum, her yere onunla gitmek onunla yaşamak istiyorum" diyoruz..

kadınlarsa aynı kelimeleri "ayakkabilar" için kullanıyor..

tüm bunların yanında biz bir kadına düşündüklerimizi söylediğimiz anda inanılmıyor. bunun ajda pekkan'ın genç beyinlere soktuğu "palavra palavra" nosyonu ile alakası olup olmadığına emin değilim ama, allah aşkına eğer biz içinizden birisini beğenirsek, sözlerimize inanın.. hiç değilse gözlerimizdeki ışıltıya bakın önce bi sonrasinda karar verin.. çünkü biz aslinda sizi beğenirken, bazen hiç bir şey beklemiyoruz, bazen sandiginiz kadar hizli gitmiyoruz..

yukarda resmi bulunan sevgili charlotte.. tamam mı prensesim (kelimenin tam anlamıyla) tamam mi sultani yegahim.. bak bruno kardesim de aynı telden girmiş.. üzme bizi.. üzme ruhumuzu..

Pazartesi, Şubat 21, 2011

aşk tesadüfleri sever





belki binlerce kez işlendi bu mevzu, iki insan birbirleriyle karşılaşırlar, aşık olurlar, ve yanıp kül olurlar.. humprey bogart oldu kimi yerde, kimi yerde arkada bundan sonraki milyonlarca aşka arka plan müzigi olacak bir "aşk hikayesi" çaldı.. hülya koçyiğit önder somerin yakut gözleriyle kaldı kartal tibeti beklerken, ve kör oldu cüneyt arkın aşkıyla..

zaten tanrı herkese farkli hayatlar sunarken, belli kaliplar dışına da çıkmıyor. herkes kendi hayatini özel hissederken birbirimizin hayatlarını yaşadığımızı farketmiyoruz. aynı şekilde göç ediyoruz bir şehirden bir şehire, aynı şekilde üzüyoruz babamizi, ve aynı şekilde özlüyoruz günlerimizi. ve aynı şekilde aşık oluyoruz, tam göğsümüzün orta yerindeki şeyle, onun atışını ritmi bozuk olsa da, sonuna kadar hissediyoruz. dudaklarımız aynı değiyor birbirine, aynı rakıyla sarhoş olup hülyalara dalıyoruz..

ve tüm bu işlerin içerisinde kendimizi bir peri masalinin içinde bulmak istiyoruz. rastlantilarla yoğrulmak, bir bulent ortaçgil şarkısını birlikte söyleyebilmek. zaten aynı yağmurda ıslanmış, suda yıkanmış iki insanın birbirini sevmemesi mümkün degildir şu hayatta. (bkz:eylül akşamı/@azuth)

ve işte hayatta genelde her şey bir yarim kaliyor, bir mutsuz son oluyor. çok az insan mutlu sonlarla bitiriyor mucadelerini ki orada da filmleri bitmedigi için illa mutsuzluk yaşanıyor. zira tanrının bir oyunu ki, biz hiç bir zaman mutlu olmayı beceremiyoruz sonsuz kadar. mutluluk dediğin şey iki gülüşte geçerken, mutsuzluk fiziksel aciya bile dönüşebilecek kadar kalıcı oluyor. hal böyleyken hayatta mutlu bir son imkan dahilinde degil. işte bu yüzdendir ki filmler ancak mutsuz sonlarla gerçekçi olabiliyor..

bu dünyada yapilan aşk filmlerinden hiç bir eksigi olmayan, hatta çok daha fazlası olan filmin tek olmamış tarafi, 3. adamı antipatik göstermek olmuş. hayatta bazen iki insan mutluyken, gercekten iyi olan, ama iyiliginin yetmediği insanlar mutsuz olurlar ya işte o adamdi filmdeki 3. adam. seven, aldatmayan,sahip çıkan ama aşık olunmayan adam.. bu kadar antipatik olmayı haketmiyordu..

hülasa filmi izleyip bitirdikten sonra tek soru kalıyor akıllarda "mutluluk güneş ışığı kadar geçici, mutsuzluksa karanlık kadar ebediyken, insan niye dram izler?"

Salı, Şubat 08, 2011

the king's speech


şu filmi bayila bayila izledim bir türk olarak.. ama muhteşem yüyzyil tartismalari üzerinden gidersek, şu ingilizlerde azcik türk kanı olsa, hadi onu geçtim o ingilizvari genişlikleri olmasa "bizi savaştan, binbir badireden çıkartan evdadimizi alalede bir kekeme gibi gösteren filmi kiniyoruz" derlerdi. ama bir allahin kulu çıkıp böyle göstermemiş..

dahasi kraliçe oturup da "babamı sinemada agliyor gormek, üstelik zamanında love actually, bridget jones un günlügü gibi filmlerde aşk peşinde koşmuş bir adam tarafindan oynanmasini görmek kanıma dokundu" demiyor.. bu ne hoşgörü, bu ne kendini bilmezlik? ben burada onlar için de konusuyorum:

"şerefsizin evlatlaridir o filmi yapanlar. ecdadimizi acziyet içerisinde gösterebilecek kadar yoksunlar ingiliz kanindan."

teşekkürler.

Cumartesi, Şubat 05, 2011

haftanın şarkısı 67 : love me please love me




Hayatımın değişik evrelerinde inanilmaz şeylere çok saçma paralar yatırdım.İlki 1996 avrupa kupası albümü için harcadığım paralardı. O gece feneri paul ince'in hayirsiz yüzünün bulunduğu karta 150000 lira vermiştim (ki o zamanlar camel sigarasi 25000 liraydi). Klinsmanlar davor şukerler derken, aileme iyi evlat olarak kazandığım tüm parayı bunlara vermiştim.

Sonra biraz daha büyüdük, yine kart oyunlarına merak sardık. Magic the gathering denen bence dünya üzerine gelmiş en kral oyunlardan birisine inanilmaz paralar sayıyorduk. Ama öyle böyle değil. Hani filmlerde kendini kaybetmiş, para saçan adamlar olur ya, biz de zamanın alsancak'ında excaliburda, konak'ında studyo ümitte öyle paralar saçıyorduk.. izmirde yaşanan izmirde kalir ayağına bir günah ortaklığına soyunmuştuk.. yaş 16 falan bir de.. tam deli çağımız..

şimdi de işe girmişken, 1-2 ayda ihtiyaçlarımı gidermişken paranin batmasi gibi bir sorun neticesinde pilak işine girdim.. pikabi, amfiyi aldik, sira onlardan ses çıkartacak pilaklara gelince işin aslinda çok tanidik bir terane olduğunu farkettim: "kim ki bir hobiyi abartir, orada onu becermek için bekleyen onlarca kişi vardir"

benim yillardir beş kuruş vermeden dinlediğim beatles albümlerine yüzlerce lira fiyat biçmiş arkadaşlar.. torrentten yaklasik 2 saatte çekilen diskografiyi, plastik kokusuyla dinlemenin maliyeti neredeyse 1500 lira..

ama ne yapicaz bulaştık bir kere.. eve gelip, tüm yorgunlukla coraplari cikartip, ciplak ayakla yere basip, aynı şekilde yere uzanip tüttürürken, kulağa gelen "love me please love me" şeklindeki cizirtili sesin mutluluğunu kimse veremiyor zira bu günlerde.. bir gun yere koyduğum başımın yanında, bir baş daha olup, sigarami paylaşmak dileğiyle bu yaziyi da burada bitireyim..

Salı, Ocak 25, 2011

haftanın şarkısı 66 : aqua de annique - hey okay





çok küçükken yani böyle 140 boyunda 10-11 yaşındayken, bir kıza aşık olmuştum.. ilkokulda 2 önümdeki sıraya oturuyordu ama nasıl aşığım anlatamam.. sıraya "kalbinde yer yoksa sevgilim, ben ayakta da giderim" kıvamında şeyler bile kazıyorum, aşkımdan silgi yiyemez bir şekilde ayı maya silgilerimin musa tarafından yenmesine bile kızamıyorum..

işte o sıralar bir anket defteri edindim. bir iki erkeğe verdikten sonra tak diye bu kıza "senin de doldurmanı istiyorum ama içine kusma" diyerek verdim (o zamanlar aşkımızı saç çekerek, ayar vererek gösteriyorduk) işte kız deftere "en sevdiğin şarkı" kısmına "tarkan-unutmamalı" yazmıştı.. allah allah gari. gittim hemen ezberledim şarkıyı, kız kolidorda önümden geçiyor mesela ben başlıyorum aynen kasetten "incitmemeli sevenleri, degerlerini bilmeli..deli gibi yurekten sevmeli" ama kız geçip gidiyor yahu, hiç iplemiyor.. ama ben aynı gazda bahçede top oynarken yüksek desibelden "hatirlamali sevgiyle anmali". ama anlamiyor kara vicdanli, görmüyor işaretleri.. ilkokul bitince o bir yana ben bir yana dağılıyoruz, şarkı da yadigar kalıyor..

bu yaşa geldim, aynı moddayım anasını satayim, anket defterinin yerini facebook almis caktirmadan bakiyoruz "vaaay demek pierces seviyor" "vaaay demek anneke ha" diyorum.. inceden yanından geçerken mirildaniyorum "got a secret can you keep it" diye..

hülasa eğer ki bende gönlünüz varsa bu şarkiyi mirildanin.. haftalardir dilimden düşmüyor zira, dinlemeden evden çıkamıyorum.. hoş şarkının sözleri bir noktada canimi sıkıyor, yani muhakkak bu anneke orospusuna bi çocuk aşık olmuştur ve ona "ben duygusal ilişkiden yanayim, duygu olmayınca seks yapamam" falan demiştir.. sonra sen git tek gecelik adam için şarkı yaz.. yazıklar olsun..