sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 29, 2013

Romantik Komedi

su sinema sektorunde sinirim bir seye bozuluyorsa bu da romantik komedilerdir. nefret ediyorum ama bir şekilde izlemekten de geri kalmıyorum.. bir nevi bagimlilik bir nevi zararli. üzülüyorum yahu agliyorum durduk yere. dahası sevgili sahibi olasim geliyor dertsiz başa dert ariyorum. hic hos degil. bugun romantik komedi sektoru varsa kapitalizme hizmet etmek icin vardir arkadas.. daha cok hediye satalim efendim ne bileyim daha fazla gül satalim sevgililer gününde ciroya ciro demeyelim mantigi gütmektedir.. olan yine cocuklara olmaktadir..

her neyse. benim sevgilisi olmayanlara yonelik bir bulusum var.. o da;



tak koyuyoruz bu dalgayi filmlerin basina o zaman anliyoruz ki "bu film sevgili ile seyredilir" bosu bosuna izlemiyor aglamiyoruz veya filmin sonunda ellerimizi yana acip "ipneleeeer" diye bagirmiyoruz.. ben rtükten bunu istiyorum.. kirk yilin basi (yalan olmasin gecenlerde back to the future yayinlansin cuma günü diye telefon actim) bir sey istedim onu yapin.. bakin simdi uygulanmis halini gostericem;


soldaki fotoda ne kadar mutsuz ve sagdaki fotoda ne kadar mutlu olduklarini gorebiliyorsunuz sanirim.. işte ben romantik filmlerin boyle olmasini istiyorum..
Maksat gençleri korumaksa, uygulama bu olmali.. sonuçta geçen gün okuduğum bir araştırmaya göre intahar edenlerin yüzde 82.7'si aşk acısı yüzünden intahar ediyormuş. Eh bu hadiseler de aşk acısını arttırıyorsa, bir şey yapılmalı değil mi ama? (bu arada küsüratli verince çok şahane oldu)

ha olmadi diyelim o zaman kendimizi avutmanin yollari var. bir kere bu filmlerde yapilan serefsizlikler bir sekilde güzel lanse ediliyor.. mesela love actually de hayatimda bir arkadasimin bana yapabilecegi en büyük serefsizliklerden biri sergileniyor "karima asik olmasi" ve bunu "aman tanraaaam gercek ask" seklinde izliyoruz. olur mu lan "yarrak kari mi kalmadi sana" demezler mi? cok kizdim bakin. türke gelmiyor boyle seyler akdenizliye gelmiyor.. ben keira sanirim o karinin da agzinza sicayim ayriyeten. madem baskasina gonul verebiliyorsun niye evleniyorsun be hey saskin..



ahanda fotografini da koydum rezil ettim got oglanini . bunlar romantiklik kisvesi altinda zina yapsinlar ne bileyim yakin arkadasinin sevgilisini ayartsinlar biz de "aman ne romantik" diyip izleyelim salya sumuk.. yok arkadasim.. yok kardesim.. hugh grant bizden özür dilemeli.. bu yapilan serefsizliklare, ipneliklere bir son verilmeli.. "hugh grant özür dile!!"

Pazar, Temmuz 01, 2012

korku filmleri

occam'in usturasi diye bir hadise vardir.. anladigim kadariyla sadece tip ogrencilerine 101 dersinde ogretilen bir hadise bu.. biz ekonomistlere ogretmediler.. kendim ogrendim ben.. onu da tv dizilerinden (scrubstan tam olarak) filan.. "cocuklar eger bir nal sesi duyuyorsaniz, akliniza ilk gelen sey, yani bir atin geliyor olmasi dogrudur.. bu da occam'in usturasidir.. yani akla gelen ilk sey dogrudur" ... vav.. ilk ders icin süpper bir hikaye bence.
bize ne ogrettiler "insanlarin ihtiyaclari sonsuz, ama kaynaklar sinirlidir" sikeyim..
öncelikle sunu soylemeliyim ki bravo occama.. bugun ben bi ustura ile dolansam "azuş manyamis" diye dolanirlar.. adam masallah adini vermis tüm bi literature.. her hangi bir tip ogrencisini bu hikaye ile kandirabilir "selam ben occam.. evet usturali olan.." diyebilir.. bu hadiseye tavim.. yani isimlendirmenin antik yunandan yapilmasina..

Perşembe, Haziran 21, 2012

sanat perşembesi #2 - sanat filmlerini anlamama kaygısı


sadece bende oldugunu dusundugum ama yakin zamanda toplumsal bir problem oldugunu farkettigim bir kaygi var.. sanat filmlerini anlamamaktan korkuyoruz biz.. (kendimi yalniz hissetmemek için, olayi zümreye vurdum ama bizzat ben korkuyorum)

öncelikle ak ile karayı ayırmamız gerek. nedir sanat filmi? ertem eğilmez'in bu konuda şahane bir tespiti var "sinema icat olunup, bir noktadan sonra kitleleri kendisine çeken bir şey olduğunda, seçkinler endişelendiler.. "halkla aynı şeylerden keyif alıyoruz" demeye başladılar ve bundan rahatsız oldular. daha önceleri müzik vardı, opera vardı, tiyatro vardı ama seçkinlerle, alt tabaka çok net bir şekilde birbirinden ayrılabiliyordu. ama sinema girince işin içine olay değişti. localardakilerle, alt taraftakiler yanyana geldi.. dediler o zaman biz bir şey yapalim, seçkinleri ayıralim yine.. "sanat filmi" oradan çıktı. oysa sanat filmi nedir? iyi film sanattir ki zaten?"


Pazar, Mart 04, 2012

the muppets




"hiç kimseye, hiç bir şeyi anlatmayın. çünkü anlattığınızda özlersiniz.. ve hiç bir şeyi, özlediğiniz şey kadar sevemezsiniz" diyordu "holden caulfield", "gonulçelen" kitabının bir yerlerinde..

bir grundig televizyonda, siyah beyaz izlenirdi kuklalar.. ve yanan sobanın üzerinde kavrulan kestane gibi kokardı hepsi. ve o yüzdendir ki, ne zaman bir kukla görsem, burnuma kestane kokuları gelir.. televizyonlar siyah beyazlardi ve tek kanallıydılar.. tek kanallı olmasında bir sıkıntı yoktu.. zira sonra trt2 geldiğiinde, bir çok kanalımız olduğunu ama hiç bir kumandamız olmadığını farketmemizin akabinde evin tek çocuğu olan benim "kumanda" olma sürecim başlıyordu..

ama kuklalar başladığında, tüm domuzcuk piggysiyle, kurbağa kermitiyle, yaşlı ihtiyarlarıyla başladığında, kumandalık kimliği bir koltuğa bırakılır çocuk olurdum tekrar..

2012 yasinda, hala bir çocukken, hala sevmeyi bilmeyen bi eşek sıpasıyken bir cumartesi gecesi, anlatmaktan, özlemekten korkulan bir cumartesi gecesi 2 saat boyunca kalbi ısıtan bir film olmuş bu.. her şeyiyle kusursuz, mevzusuyla, eglencesiyle, acısıyla..

ama işte insan özlüyor.. muppetlarin "jim henson" i özledikleri gibi özlüyor.. ve sakin kimseye bir şeyi anlatmayın..


Pazar, Aralık 04, 2011

sezercik okulda filmindeki sapık katil

açıkça söylüyorum, türk filmlerinin içindeki en manyak karakterdir..

simdi bu sezercik okulda filminin ismi tam olarak bu degil aslinda. bitirimler gibi bir ismi var ama bence boyle bir film noir e pek yakisan bir isim degil. yani en azindan ikinci yarisi için degil..

ilk yarisinda adile nasit ve belkis dilligil ile birlikte sezercik ve manyak arkadasi dombili okulda teror estirirlerken, ikinci yarisinda bunlari uysallastiran perihan savas ile birlikte deniz kiyisinda tatile giderler..

işte katilimiz bu noktada ortaya cikar.. boyle kivircik sacli, ölü bir kadinla yemek yiyen, onla konusan, onunla garip garip işler yapan, nekrofili tabiyatli bir insandir.. sonrasinda bu ölüden sıkılıp, ölüyü denize atmaya karar verir ki sezercik olayi görür.. nasil olduysa perihan savas a birebir benzeyen ölü (ki bir ölü'nün perihan savas a benzemesi zor bir sey degildir kanaatimce.. tüm hayati boyunca ölü gibi bakmis bir kadin zira) kadin bir komplo ile hortlayarak (aslen perihan savas in kendisidir, kadin ölmüştür suyun altindadir) gidip adami itirafa zorlarlar.. o an da arkadasin gosterdigi performans "en iyi yardimci erkek oyuncu oscari" alacak kalitededir..

"hayir ben seni öldürdüm, suya attim seni.. yine öldürecegim" diye delirir gider.. bereket sezercik ve dombili ekibi kurtarir perihan savasi..

hoş bence bu adami boyle manyak yapan etkenlerden birisi de "adile nasit" in resmen mayo ile oynadigi bir filmde oynamis olmasi olabilir.. yani bir insani "sapik" demeden once, onu o duruma sokan nedenlerin irdelenmesi gerektigini düsünüyorum.. bir bebekten katil yaratan toplumu irdelemeliyiz.. yani allaskina, mayolu adile nasit, perihan savas ve elektrik diregi kalinliginda bacaklari, gözlüklü bir cocuk (ki filmin baslarinda pire tozlu cicek verir ogretmen) dombili ve sezercikten olusan bir ekiple birlikte aynı seti paylasiorsun.. delirmemek elde degil..

"öldürdüm seni! kendi ellerimle boğdum!"

Çarşamba, Ağustos 03, 2011

Super: Rainn Wilson king hacı!

tanrı erkek ve kadını ayri yaratirken (ki aynı özeni solucanlarda göstermemiştir) birbirlerini ayirt etmeleri için erkege pipi, kadına kuku vermiştir.. ama bunla yetinmeyerek daha iyi ayrışsın diye, hemen başka özelliklerle de donatmiştir(arabayi park etme mevzusu bu yazının konusu değildir).. muhtemelen ki bu özelliklerin en başında kadının sevgisi bittigi anda her şeyi unutmasi ve özlememesi, en azından bunu belli etmeyip yoluna devam etmesi, erkeğin ise ölene kadar özlem içinde kavrulmasi, geri istemesi, kendisini rezil etmesi, perişan olmasi gelmektedir.

bir erkek olduğum için kadınların bu tavrını zerre idrak edemiyorum. biz erkekler neden devamli pişman olan, geri isteyen taraf oluyoruz bunu asla anlayamiyorum.. hadi türk erkeği böyle diyeceğim ama ecnebiler bunun üzerine film bile çekiyorlar: super!!

http://damrb.files.wordpress.com/2011/04/super-rainn-wilson.jpg

film boyunca kendisini birakip giden bir kadın yüzünden, her insanın yapmak istedigini yapan bir rainn wilson'i görüyoruz. bir kahraman olmak, etkilemek onu ve en sonunda kötü adamları bir bir yok edip, ona dokunan, onu hisseden adamları dövüp geçip tekrar kadınına sahip olmak.. tüm dünyaya ve belki de o umursamaz, o "olmuyor" o "etkilendim, dokunmadım ona ama dokunmayı çok istedim" diyen kadına karşı "bak ben isteyebilecegin ve seni hala seven bir herifim" demeye calisiyor..

kick - ass e benziyor biraz kabul edelim, ama çok daha fazlasi.. bir kahraman hikayesinden çok kalbi kırık bir erkegin hikayesi.. ne çok sevdim bu filmi, keşke ben de kalbim kırılıp, terkedildiğimde bi kaç kol, bi kaç kafatası kırabilseydim hakettikleri için..

Perşembe, Temmuz 21, 2011

rocky balboa : hiç bir kimse hayat kadar sert vuramaz

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhhKCU0OqPa8HJjSO-dqTZ_ZuOGmo8EP2NUcWNOYIZJr5iRvxhAZi4V_yWfMNitkKsWCYh7Orxm3bKJre-4kb5FAIR52kRhYolh4Xt44qT7Bx7ipJZ9rOh7A2Fag-B6YEHmH0SRZGpPkzk/s1600/RockyBalboa.2006.dvdrip.tr.avi_005536480.jpg

bir insanın evi ne kadar güzel olsun, eğer ki tavanının üzerinde başka bir kat yoksa, veya güzel bir çatı oturmamışsa, rutubetlenir tavanlar.. taştan ve kumdan bir yapı olmadığından o rutubet özlem olarak kendini gösterir.. insan her şeyi yapar o özlemi gidermek için, yapmak ister.. o özlem ki gogsunun tam ortasına bir yere bir canavar gibi oturur, onu öldürmek, onu harap etmek için yeniden sevmeye çalışır, ya da bir şeye tutunmaya, bir çatı çekip huzur bulmaya..

rocky balboa da tüm o geçmişin hayaletlerini, rutubetini son bir kez, bu kez son olduğunu bilerek "yo adrian we did it" diyebilmek için kalbin acısından bi haber, günleri asla geçmeyecekmiş zanneden bir ufakligin karsisina cikarak yok etmeye çalışıyor..

film özünde böyle işte. tüm mevzusu, tüm anısı böyle.. ama tabi biz 80 cocuklarının kalbinde apayri bir yere sahip adam rocky'e şerefli bir veda etme firsati da taniyor stallone. onunla birlikte tüm anılarımız birlikte geçerken (mesela benim rocky3 ü ilk 89yilinda bir yaz sinemasında gicirdayan sandalyeler üzerinde babamın kokusu ve gazoz tadı ile izlemem aklıma düşmeden izleyemedim filmi) bize, o küçük çocukların, ve dahi rockynin bilmediği ama ağır bir şekilde öğrendiği şeyi anlatıyor.. çocuğuna vaaz verirken aslında biz onunla büyüyen nesile anlatıyor rocky her şeyi;

"ama sana zaten bildiğin birşeyi söylememe izin ver. dünya aydınlıktan ve gökkuşağından mükellef biryer değildir. dünya gayet zorlu ve kötü niyetli biryerdir; ne kadar sıkı olursan ol seni dizlerinin üzerine çöktürür ve izin verirsen öylece tutar. hiçkimse hayat kadar sert vuramaz: ne sen ne ben ne de birbaşkası... ama mesele ne kadar sert vurduğun değildir. mesele ne kadar sert darbe alabildiğin ve ilerlemeye devam edebildiğindir. ne kadar yüklenip ne kadar ilerleyebildiğindir. kazanmak budur. şimdi eğer neyi hakettiğini biliyorsan git ve hakettiğin şeyi al. ama darbelere razı ol, istekli ol ve hakettiğin yerde olmadığın için onu, bunu, başkasını suçlama. bunu korkaklar yapar, sen değil. sen bunu yapmayacak kadar iyisin..."

Salı, Haziran 28, 2011

eda taşpınar hanım, seni de bacaklarını da beğenmedim!

http://www.reklam.com.tr/images/news/gorsel-677.jpg

eda taşpınar'ın epilasyon reklamını izlediğimde aklıma önce şu geldi "kapa televizyonu kapa böyle şeyler görmek için almadık bu aygıtı" sonrasinda korku dolu ağlamamı dindirdiğimde aklıma gelen ise bir türk filminden replikti "seni de bacaklarını da beğenmedim!"

eda taşpınarı hafızadan hemen silmek için bu lafin param yok pulum yok diye gezinen mujdat gezer ile birlikte film çeviren, göztepe alt yapisinda yetisip sonrasinda fenerbahceye transfer olan kadir inanirin söylediğini hatırlara getirmeli..

gerizekali bir soylemdir aslinda.. sahsen kiz hakketten cok güzel, esmer filan, ve bacaklari beyonce'un bacaklarindan daha sahanedir.. hayir gotu boklu bir sevgilisi var diye, lozan pastanesinde oturan güzel bacaklari olan ve gercekten güzel olan esmer güzellerinin kalbini kirmanin mantigi ne kadir! bugun o pastanede oturdugumuzda, kimse bize bacaklarini gostermiyorsa bunda bir parca da senin sorumlulugun yok mu "ay simdi bacaklarimi gosteririm, verir ayari gosterdigimle kalirim" diye düsünmüyor mudur izmir kizlari?

yazik yahu.. böyle böyle yobaz, cirkin bi ülke oluyoruz..

ya kiz cirkin olsa, selulitli falan olsa icime sindiricem ama.. yok hakket güzel..

hatta buyrun kendiniz karar verin.. bu video'nun 5. dakikasinda gibi hatirliyorum.. yok degilse baska bir bölümündedir.. merak eden bakar arkadas.. ama sutun gibi bacaklari olan, kitap gibi bir kadin.. kadirin densizligi begenmemesi.

10 dakika sonra.................

Bu arada videoyu izledim esas kendim.. Kadir yerden goge kadar hakliymiş bunu söylerken. Aha da aşagida screen shot:



simdi filmi tekrar izledim de farkettim.. ben sahsen filmde kadir inanirin tokmakladığı, arzu okay ile karistirmisim.. tokmaklamak biraz ayıp oldu gerçi.. her neyse. nasıl olur diyorum, bu güzelim arzu okay'i nasil begenmez, su bacaklara nasil iflit olmaz diye düsünüyorum.. meerse kadin, kadin degil kadinzilla misali bir seymis.. su vakitte 2. kez fikrimi degistirerek kadire yerden goge kadar hak veriyorum..

arzu okay apayri güzel kadinmis ama arkadas.. ama bir noktadan sonra kotu yola, pornoya sapmis.. pornocu olmus.. cok kotu.. cok cok..

Pazartesi, Haziran 27, 2011

Film Pazartesisisisi #1

Böyle bir şekil yapayım diyorum her pazartesi;

Edinilen Filmler;
*ExistenZ
*Synecdoche New York
*Los Cronocrimenes
*Prensesin Uykusu
*The Adjustment Bureau
*Source Code
*The Counterfeiters

İzlenen Filmler;
*The Adjustment Bureau
*Source Code
*The Counterfeiters
*Synecdoche New York (Yarıda Kaldı)



The Adjustment Bureau;
http://www.lebleb.com/images/posters/The%20Adjustment%20Bureau%20(2).jpg

"Cumhurreis olmaya giden yoldan hayatın küçük rastlantılarının aslında rastlantı değil küçük ayarlar veren garip insanların....." böyle saçma bir konusu var bu filmin. anlatsam bir noktada "ne diyor bu adam" diyeceğinize eminim. hayattaki küçük tesadüflerin tedaylarin, nasil da tüm hayatımızı bambaşka bir yere sürükleyebileceğini gösteren onlarca filmden bir tanesi. yine de insan seviyor böyle şeyleri izlemeyi. hayata "orada pandik atmasaydım bambaşka olabilirdi" diyebiliyor, filmi izledikçe. çiğdem çekirdekle izlenecek keyifli bi film..

Source Code;

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjSw-3gkz-3sqz8AtvJia3Gv1c5hcuYWPDChhHP64xhfIP3kDJw2Zevts16-LgwkZOo5FBuibAxkUob5R7jaIX4GiXg_7Em0aFYKmzLQanCNynaOTQs0NQHhEDFMV6boI6kqXHe4SCqdEI/s1600/Source+Code+Movie+Poster.jpg

Groundhog Day diye bir film vardi, ya da zeyna'da zeynanın uyandigi her günü tekrar yaşadığı bir bölüm vardı hatirlar mısınız bilmem? devamlı aynı kabusu yaşamak, devamlı aynı anı yaşamayı konu alan filmler de ilginç olur diye izledim bu filmi. ibne kovboylarda da oynayan jake beyimiz bu filmde bir terorist saldiriyi önlemek için 8 dakikayi tekrar tekrar yaşayan, bilinç gezgini bir arkadaş.. bak üstüste oldu iki filmde de "ne diyor bu adam" moduna soktum kendimi ama film içinde gayet mantıklı bir şekle oturuyor bu bilinç gezme hikayesi. tam çiğdemlik bir macera. otur izle filmini, keyifli keyifli bitir.. derdi tasası, sıkıntısı hiç yok..

Der Falschers:

http://bt.eutorrents.com/imagehost/images/thecounterfeiters.jpg

Bu hafta izlediğim en müthiş film diyebilirim. 2007 yılında yapılıp o sene "yahudi soykırımını anlatan bir film" kontejyanından oskar ödüllerine davet edilmiş, davet almışken de "yabancı film dalında oskarı" alıp götürmüş. gerçek bir öyküyü biraz süsleyerek (filmde gördükleriniz süslenmiş şeyler.. midenizin almayacağı bir vahşet izlerken filmde, reelde olanların yanında çiçekler hakkında, aşk hakkında bir belgesel izliyormuş gibi kalıyor olay) ortaya "ne garip filmdi ya" dedirtecek bir film çıkartmışlar. olay ikinci dünya savaşında bir toplama kampında geçiyor. almanlarin plani, sahte ingiliz lirası basarak, ingiltere ekonomisini yok etmek. bunun için de bu işi yapabilecek, kalpazan, matbaacı, ressam ne kadar yahudi varsa topluyorlar auschwitz de. işte bu film tüm bu öyküyü anlatıyor. tüm o savaşın içinde, yaşamlarını biraz olsun uzatabilmek için, ve uzattıkları için utanarak, yaşayan insanların hayatı.. böyle bir barbarlıktan sonra hala nasıl şiir yazılabiliyor, aşk şarkıları söyleyebiliyor insanlık şaşırıyorum ben..


Pazartesi, Şubat 21, 2011

aşk tesadüfleri sever





belki binlerce kez işlendi bu mevzu, iki insan birbirleriyle karşılaşırlar, aşık olurlar, ve yanıp kül olurlar.. humprey bogart oldu kimi yerde, kimi yerde arkada bundan sonraki milyonlarca aşka arka plan müzigi olacak bir "aşk hikayesi" çaldı.. hülya koçyiğit önder somerin yakut gözleriyle kaldı kartal tibeti beklerken, ve kör oldu cüneyt arkın aşkıyla..

zaten tanrı herkese farkli hayatlar sunarken, belli kaliplar dışına da çıkmıyor. herkes kendi hayatini özel hissederken birbirimizin hayatlarını yaşadığımızı farketmiyoruz. aynı şekilde göç ediyoruz bir şehirden bir şehire, aynı şekilde üzüyoruz babamizi, ve aynı şekilde özlüyoruz günlerimizi. ve aynı şekilde aşık oluyoruz, tam göğsümüzün orta yerindeki şeyle, onun atışını ritmi bozuk olsa da, sonuna kadar hissediyoruz. dudaklarımız aynı değiyor birbirine, aynı rakıyla sarhoş olup hülyalara dalıyoruz..

ve tüm bu işlerin içerisinde kendimizi bir peri masalinin içinde bulmak istiyoruz. rastlantilarla yoğrulmak, bir bulent ortaçgil şarkısını birlikte söyleyebilmek. zaten aynı yağmurda ıslanmış, suda yıkanmış iki insanın birbirini sevmemesi mümkün degildir şu hayatta. (bkz:eylül akşamı/@azuth)

ve işte hayatta genelde her şey bir yarim kaliyor, bir mutsuz son oluyor. çok az insan mutlu sonlarla bitiriyor mucadelerini ki orada da filmleri bitmedigi için illa mutsuzluk yaşanıyor. zira tanrının bir oyunu ki, biz hiç bir zaman mutlu olmayı beceremiyoruz sonsuz kadar. mutluluk dediğin şey iki gülüşte geçerken, mutsuzluk fiziksel aciya bile dönüşebilecek kadar kalıcı oluyor. hal böyleyken hayatta mutlu bir son imkan dahilinde degil. işte bu yüzdendir ki filmler ancak mutsuz sonlarla gerçekçi olabiliyor..

bu dünyada yapilan aşk filmlerinden hiç bir eksigi olmayan, hatta çok daha fazlası olan filmin tek olmamış tarafi, 3. adamı antipatik göstermek olmuş. hayatta bazen iki insan mutluyken, gercekten iyi olan, ama iyiliginin yetmediği insanlar mutsuz olurlar ya işte o adamdi filmdeki 3. adam. seven, aldatmayan,sahip çıkan ama aşık olunmayan adam.. bu kadar antipatik olmayı haketmiyordu..

hülasa filmi izleyip bitirdikten sonra tek soru kalıyor akıllarda "mutluluk güneş ışığı kadar geçici, mutsuzluksa karanlık kadar ebediyken, insan niye dram izler?"

Salı, Şubat 08, 2011

the king's speech


şu filmi bayila bayila izledim bir türk olarak.. ama muhteşem yüyzyil tartismalari üzerinden gidersek, şu ingilizlerde azcik türk kanı olsa, hadi onu geçtim o ingilizvari genişlikleri olmasa "bizi savaştan, binbir badireden çıkartan evdadimizi alalede bir kekeme gibi gösteren filmi kiniyoruz" derlerdi. ama bir allahin kulu çıkıp böyle göstermemiş..

dahasi kraliçe oturup da "babamı sinemada agliyor gormek, üstelik zamanında love actually, bridget jones un günlügü gibi filmlerde aşk peşinde koşmuş bir adam tarafindan oynanmasini görmek kanıma dokundu" demiyor.. bu ne hoşgörü, bu ne kendini bilmezlik? ben burada onlar için de konusuyorum:

"şerefsizin evlatlaridir o filmi yapanlar. ecdadimizi acziyet içerisinde gösterebilecek kadar yoksunlar ingiliz kanindan."

teşekkürler.

Cumartesi, Aralık 11, 2010

av mevsimi: etmiyelim sevdalık, edenler yaşamadı







bu ülkenin garip bir halkı vardır, neşet ertaşı da bülent ersoyu da belki aynı derecede seven, küfür ederek sevgisini belirten, ülkenin en muğlasında bile kalbinin bir tarafına kazım koyuncunun hasretini kaziyan.. gördüğünü duyduğunu, güldüğünü, ağladığını unutmaz bu toprağın insanı. rızkını da almasını bilir, rızkını verene şükretmesini de.. cebinde 5 kuruşu olmasa da vefası vardır böğründe ve onu asla yitirmez.. haydi kalk gidelim der de, elin nişanlısına ilişmez..

trişkadan bir mevzunun üzerine öyle karakterler ve öyle bir sanat inşa etmiş ki yavuz turgul filmi izlemin üzerinden üç gün geçse de hala sindiremiyorum filmde olanlari.. dört yaşına dönmüş gibi durup durup "baba şimdi öldü mü o adam?" diye sormak istiyorum, almıyor içim, kiyamiyorum, şener şenin çaresizliğini, cem yılmazın deliliğini, melisa sözenin harbiliğine kapılıp gidiyorum.. 90 sonrası çekilen her türk filminde olan "dungeon and dragons oynarken rol yapmaktan patlayan velet" modlarında insanların varlığını önemsemiyorum hiç, çetin tekindor'un şivesinden öte tüm hal ve tavirlarina yapışıp kalan adanalığınla kapatiyorum bu saçma rol playi..

ama mevzu allah için çok daha iyi olabilirdi.. emekliliği gelmiş ve son vakasını ele alan polis ile deli dolu mel gibsonları senaryolarda görmek istemiyoruz artik. seri katil muhabbetini geçtim de türkiyede "se7en" filmine "pixar animasyonu" edasi verebilecek onlarca süper yazar varken, hala ve hala böyle klişe konulara değinmek yavuz turgula yakışmamış. karakterlerin hepsini ince tığ ile ilmik ilmik örerken, her bir karakteri efsaneleştirirken ana mevzuyu japon pazarından almış.

ama belki filmde kendisinin de atif yaptigi üzere shakespeare e özenmiştir. onun hikayelerindeki gibi sonunun baştan bilinmesini böylelikle konuya değil insanlara odaklanmasını istemiştir insanların kim bilir? sonu bilinirken bir yolun etrafa daha çok bakarsın ya, öyle bir şey istemiş sanırım..

tüm bunların yanında, çok özlemişiz be en deli fidanımızı.. suyunu içmediğim, yemeğini yemediğim diyarların fırtınasını, kazım koyuncu'yu..

Pazartesi, Eylül 20, 2010

Yılmaz Güney Üzerine


sona söyleyeceğimi başta söyleyeyim: her şeyi siktir edin, bugun burada bu internet ortamında, bloglarda, gazetelerde umarsızca ona buna laf atabiliyor, kardeşiklikten eşitlikten bahsedebiliyorsak yılmaz güney ve onun gibiler yüzündendir.. onların çektikleri her çile, yedikleri her dayak, uğradıkları her işkence bizim özgürlüğümüzün bir parçasıdır..


yılmaz güney'in sahip olduğu yüreğe sahip olmayan ama tüm hayatı boyunca onun hareketlerini taklit eden, onun yaptıklarını yapmak isteyen bir grup doğulu bırakmıştır geriye.. sanırım başımıza musalla ettiği yılmaz erdoğan, ibrahim tatlises gibileri kendisi de tasvip etmezdi.. bugun yılmaz güney'in duvar filmini çekerken, filme alınmış film arkası görüntülerini bulun (youtube da var) açıp izledikten sonra bir kez daha düşünün ardında bıraktıklarını.. hep kaçak dövüşenler, seslerini bu devirde dahi yılmaz güney kadar çıkartamayanlar ne haldedir bir bakın..

keşke hareketlerini taklit edeceğinize, yüreğini taklit etseydiniz yılmaz güney'in.. yıl 2010 ama hala ve hala hiç bir türkiye vatandaşı yılmaz güney kadar bağıramamıştır "özgürlük istiyoruz" diye..



bir tek dandikliği var bana göre (haşa ben kimim bu noktada ama işte yürekten geçirebildiğimizi söyleyebiliyoruz burada) kendisini "asimile edilmiş kürt" olarak görmesi.. belki şimdi yaşasaydı, globalizmin doruğunu hissedebilseydi, can dostu tuncel kurtiz'in özel televizyon dizilerinden ekmek yediğini görseydi anlardı.. hepimiz asimile edildik yılmaz güney, batılılar tarafından, kuzeyliler tarafından asimile edildik.. onların icatlarını, onların sanatlarını, onların dillerini kullanırken kürtlük mü kaldı, türklük mü kaldı allah aşkına? asimile olmasak varolabilir miyiz bu dünyada?

biz ki aç kalmamak için kendi doğululuğumuzu, güneyliliğimizi koy vermişiz, açlıktan ölmemek için, onurlu yaşayabilmek için, insan gibi yaşayabilmek için onlar gibi çalışmaktan ölmüşüz, asimilesi mi kalmış yılmaz güney? bugun kürtçe eğitim için boykot yapanlar, kürtçe eğitim aldıkları için iş bulabilecekler mi doğru düzgün bir kuruluşta? bırakın kürtçeyi, türkçe eğitimin bile geçeri var mı bu zamanda? ingilizce bilmeyene doğru düzgün iş verilmezken ne asimilasyonu?

velhasıl yaşa varol sen yılmaz güney.. sana ızdırap çektirenler, gurbette ölmene neden olanlar unutulup gitse de sen sonsuza dek yaşayacaksın ülkemin özgürlüğünde..

YILMAZ GÜNEY FİLMLERİ

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

sanırım leonardo dicaprio'yu seviyorum


ilk başta sanırım genç kızlardan başkası sevmiyordu kendisini. bebek yüzlü adamın suratındaki kırışıklıklar arttıkça farkettik ki aslında tüm benliği ile jazz döneminde,yani radyonun kral olduğu, erkeklerin başlarında fötr olmadan sokağa çıkmadığı, kahverengi takımların ve sigaranın hakim olduğu yani 20lerle 50 arasında bir yerde yaşayan bir adamdı kendisi. o dönemde geçmeyen filmlerde oynadığında bile başında fötr şapkasını hissettirdi, konuştuğu her ses sigaradan çatallı çıktı..

dedim ya başta genç kızlar seviyordu kendisini romeo and juliet, titanic gibi büyük bütçeli sinir bozucu filmlerde oynuyor, ilk çıkış filmi what's eating gilbert grape'in namını yokediyordu.. the beach ile büyüme sinyalleri verirken, artık daha sert filmlerde oynayabileceğini göstermiş olsa ki menajerlere gangs of new york geldi önce.. sonra da olduğu adam yani işte şu 50lerin karanlık adamı olabileceği bir rol bulmuştu kendisine catch me if you can ile.. dönem filminden beklenmeyecek bir çoşkunluk vardı oyunculuğunda.. belki bu yüzdendir ki o dönem adamlarindan birisi olan martin scorcese'nin dikkatini çekmişti..



ardı ardına iki film çekti kendisine eğlenceli adam martin. the departed ve aviator birbirinden farklı ama gözlerinde kendisinden başka kimsenin bilmediği sırları taşıyan adamları oynuyor, seyirciye de bunu kana kana hissettiriyordu ridvan dilmen saçlarının sarısına sahip leonardo..

hep sağlam senaryolu, insanın öyle oturup kafasını dağıtmaya musait olmayan filmlerde oynuyordu.. body of lies,blood diamond üzerinde uzun uzadıya konuşulabilecek filmlerdi mesela.. revolutionary road ve shutter island ile ait olması gereken döneme yani jazz dönemine geri döndü.. fötr şapkası başındaydı..

ve son filmi inception ile kaybettiklerini geri almaya çalışan, ama bir türlü çocuklarını yanına getirtmek aklına gelmeyen, pişmanliklarla dolu bir adamı oynayordu..

esas benim beklediğim bir sonraki filmi hoover kişisel olarak da fanatiği olduğum, hegemonisine, duruşuna imrendiğim ama adam olarak nefret ettiğim birisini edgar j hoover'i oynayacak bu sarışın delişmen çocuk.. (ki blogda daha önce bahsi geçti hoover'in) geçen sene johnny depp'in tekrar canlandırdığı john dillinger'in baş düşmanını yani..

Edgar Hoover Yazısı

Salı, Ağustos 03, 2010

inception gerçek olsa seni her gün görürdüm


inception, yani türkçesiyle "başlangıç" gişede almış başını giderken ben de "ne oluyor yahu?" diyip gitme gereği duydum. aleni olarak film hakkında oynayanlar dahil hiç bir halt bilmiyordum açıkcası. sonuçta karşıma çıkan insanın kendini bilmesi ve sonrasında ilk ve mutlak soruyu sormasından yani "ne yesek?" sorusundan yaklaşık 2 saat sonra sorduğu soruyu "gerçek ne anasını satayım" irdeleyen bir film olmuş.

öncelikle değinmek istediğim iki nokta var. ama ondan da önce söyleyeyim, spoiler korkunuz varsa okumayın bu yazıyı. spoiler vermemeye çalışıcam ama hassas bünyeler "yaaaa yağmur ondan mı yağıyor" diyebilir ki bu üzücü..

hah şimdi. filmin afişinde sulak bir ortam var.. filmi izledikten sonra o afişe bir daha baktığınızda keskin bir sidik kokusu alıyorsunuz ki bu üzücü.. insanların çişleri geldiği için yağdırdıkları yağmuru afişe koymak kimin fikriyse kalbini kırmak istiyorum..

ikincisi, christopher nolan bir gün michael cane'e "bana bak beyim, sen mi büyüksün hayır ben.. maykıl usta! dokunma christian bale'ime dokunma leanardo di caprioma" dedirtecek diye çok korkuyorum.. adamın tüm babacan oyuncudan anladığı maykıl keyn.. olmuyor dostum..

filmin ana mevzusuna pek deyinmek istemiyorum.. çok merak eden, felsefik tartışmak isteyen "jorge luis borges" kitaplarına bakınır.. ben bir emel sayın hayranı olarak "rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm" diyip polemikten sıyrılırım..
http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:YSbejjOqOxy2HM:http://img35.imageshack.us/img35/9066/45likdrtmevsimdesen.jpg&t=1
(sabah olmasın diye güneşi söndürürdüm)

junodaki kızın olaya dahil olduğu anda "eyvah birisi bunu rüyada gebe bırakacak" diye ürksem de zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım, ama yarın bi gün "slavoj zizek" film hakkında makale yazarsa çok darılacağım bir film olmuş.. öykü anlatımı açısından inanılmaz başarılı bulduğumu söylemeliyim ama.. (filmin gerçekliğinin seyirciye anlatımı mesela.. inanılmaz sezdirmeden ve etkili.. olayları junoya anlattığında kimse eğreti hissetmemiştir heralde) ama işte senaryo biraz yavan kalmış bana göre.. matrix gibi katmanlı bir yapıda asla değil..


(bana bak beyim, ölüm döşeğinde bile oğluna "hayal kırıklığısın" diyebilen beyim.. sen mi büyüksün ben mi? )

velhasıl gidip izleyin, paranızın hakkını gayet veriyor.. ama felsefik anlamda hiç bir şey beklemeyin. film olarak mükemmel, düşünce sunması akımından tırt bir film.. christopher nolan'ın da zaten öyle ideolojik bir amajının olduğunu sanmıyorum.. o yüzden başarılı gayet..

son olarak şunu diyeyim, bu film 4-5 sene sonra tvde gösterildiği ilk gün en az 5 kişi "uyuyoruzdur belki mina koyiim" diyip intihar etmezse ben de salih bozok değilim!

Cumartesi, Temmuz 31, 2010

İspikliyorum: Atilla Dorsay

Yeni açtığım "ispikliyorum" köşesinin ikinci şahsı "Atilla dorsay" bundan sonra denk geldikçe populer tiplerin deli olduğum tutarsızlıklarını buraya yazayım diyorum ki nette arandıklarında kabak gibi çıksın.. Murat Bardakçı ile başladık Attila Dorsay ile devam ediyoruz..http://www.medyaline.com/haberresim/atilla%20dorsay.jpg

Attila Dorsay hiç değişmemiştir, eskiden neyse odur.. mesela türk sinemasının en büyük dram filmlerinden birisi, tekrar ediyorum dram, hatta ruh sökücü, yürek kanartıcı yegane filmlerinden biri olan "canım kardeşim" filmi hakkinda zamanında şöyle yazmıştır: (zamanında dediğim 80lerde)



"yılın en önemli süprizlerinden biri ise ertem eğilmez'in canım kardeşim oldu. yıllardır başarılı iş filmlerine (ve özellikle melodramlara) imzasını atmış olan eğilmez, halktan kişilerin öyküsünü anlattığı bu sıcacık komedide, türk sinemasında eşine rastlanmamış akıcı bir kurgu ve özenli bir fotograf calismasi araciligiyla son derece canlı, insancıl, duygulu bir film ortaya koymuştu. bu filmi seyrederken, de sica - zavattini ikilisinin italyan komedilerini, ellilerin ingiliz komedilerini, biraz da amerikan sinemasini ansıdırk. ama bütün bunlar birer çağrışımdı ve eğilmez, bizden tiplerle, bizden bir konuyla, bizden bir çevreyi ortaya koymuştu. istanbul'u kullanışı olağanüstü başarılı, oyunculardan (giderek tarik akan gibi genellikle yeteneksiz bir oyuncudan bile) aldığı sonuç, yüksek bir düzeyde idi." (atilla dorsay, sinemamızın umut yılları 1970-1980 arası türk sinemasına bakışlar, istnbul, inkilap, 1989)

hey yavrum hey.. halit akçatepeyi, kemal sunalı, metin akpınar, adile naşiti görünce basmış komediyi.. hey yavrum heeey.

Salı, Temmuz 13, 2010

Şarkıdaki "Alain Delon" kimdir


Burada gün görmedik şarkılar, fransız şansonları, ne bileyim efendim italyan popunun nadide örneklerini paylaşırken aslında kendi halimde "murat boz" "hande yener" ve "sıla" dinleyen bir adamım. Sıla bir kaç haftadır "Alain Delon" diye dolanırken, bu şarkıdaki bu gelmiş geçmiş en yakışıklı hergelelerden birini çoğumuzun bilmediğini düşünüyorum. Madem ki ben biliyorum anlatayım..

Alain (ki bundan sonra "alen" desem sorun olmaz sanırım) 8 kasım 1935 tarihinde dünyaya geliyor. O zamanlar Gazi Paşa henüz hayatta fakat Scoeux adlı küçük fransız köyünün zerre haberi yok bundan. Fakat ne zaman ki Mustafa Kemal vefat ediyor, o zaman anası babası ayrılıyor Alen'in. Bu sırada ne anası ne babası bu garip çocuğa bakmak istemeyince bunu evlatlık veriyorlar. Bir hapisanenin duvar komşusu bir evde büyümeye başlıyor alen ve gardiyanlarla, mahkumlarla arkadaşlık yapıyor resmen. İkinci dünya savaşında evlatlık verildiği aile almanlar tarafından şakacıktan öldürülünce, kendi anasına geri dönüyor. (hayat daha bu noktadan acaip film gibi)

bu şekil büyüyen bir çocuğun akademik olarak başarılı olacağını ummuyorsunuz inşallah? zira alen de ummadığınız gibi 15 yaşında bırakıyor okulu. bir süre kasaplık yaptırıyor biyolojik babası ama sarmıyor delikanlıyı bu iş. gidiyor fransız ordusuna "selamunaleyküm" diyor, pat yazılıyor orduya.. paraşüt komandosu oluyor, 54 yılında haritada zor yerini bulacağı güney asya ülkelerinde savaşa katılıyor. "Yine de iyiydi, orada kankalarım vardı, konuşacak, dinleyecek birileri vardı hiç olmazsa" diye anlatıyor alen o günleri..


http://farm2.static.flickr.com/1001/967033164_584daec357_o.jpg
(l'eclisse)

56 yılında geri dönüyor vatana ve sivil yaşama. Başlıyor garsonluk günleri. Aktorlere yemek getir götür bu güzel oğlan bir kaçıyla samimi oluyor. Diyorlar ki "gel Cannes'a bir görün bakalım ne olacak". Hakket gidiyor bizimkisi. Alkış kıyamet, kadınlı erkekli herkesin gözü Alen'de kalıyor. Bakıyorlar olacak gibi değil anlaşma yapıyorlar filmde oynatmak için.


http://farm4.static.flickr.com/3647/3346898967_3299154cc6_o.jpg
(romy şinayder deyince bu kadın gelsin aklınıza. ve alain'in elindeki don değil!)

Quand la femme s'en mèle / Kadının aklı karıştığında 1957 tarihi itibariyle Alen'in ilk filmi oluyor. İnceden "Yürü ya kulum" sesini duymuş olacak ki dönemin usta yönetmeni "Pierre Gaspard-Huit" ile bile çalışma imkanı buluyor. Jean Paul Belmondo ile karşılıklı sert çocuğu oynarken bir kaç yıl sonra efsanevi "sert çocuk" imajına sahip olacak James Dean'den evvel bu işi yapmaya başlıyor yani. (İnsan istiyor ki burada bir "Toprak Sergen"'den bir "Faruk Peker"'den bahsetsin ama işte)

1959 yılında dönemin en taş hatunlarından biri olan Romy Schneider ile gününü gün ederken uluslarası şöhreti " Plein Soleil / Mor Gün " ile kazanıyor. Şu yazı film olsa, şu noktadan sonra arkaya bir şarkı verip göstereceğim görüntüler, yere atılan plaklar, posterler, araba anahtarları ve paralar olurdu..


http://farm3.static.flickr.com/2302/2369746032_f615deaa30_o.jpg

60'lı yıllarda kendisi "Evet eşcinselim" diye açıklama yapıyor. Ama şahsen bu biseksüellik bana tam tamına yunan yarı-tanrı stili geliyor. Yani Adonis neyse o işte Alen. Kadınları çektiği kadar erkekleri de çekiyor, ve bu biseksüelliğini resmen şanı şöhreti için kullanabiliyor. Yönetmenlerin, rejisörlerin yatağına girip çıkıyor gerekirse zira Alen bir insanın vermeden almasının imkansız olduğunu hapishane bahçesinde oynarken idrak etmiş bir genç..

Rocco e i suoi fratelli / Rocco ve kardeşleri filmini izleseniz "Ulen bunun Cüneyt Arkınlı komiser kemal'li versiyonu yok mu?" dersiniz ki haklısınız. İyi çocuğu oynayan Alen ödül üstüne ödül alıyor bu filminde. Il Gattopardo / Leopar filminde canlandırdığı arıza karakter rolü ile filme Altın Palmiye ve en iyi yabancı film dalında Golden Globe kazandırıyor. Bu sırada aşkta kaybediyor bir yandan "senden ayrılıyorum stop" kıvamında gönderdiği bir telgrafla ayrılıyor Romy'den.


http://farm4.static.flickr.com/3645/3345601891_41a13902bc_o.jpg
(leopar filminden sevimli bir sahne)

Romy'nin kalbi kırılıyor ama çabuk toparlıyorlar. Zira sevimli bir hergele Alen. Manita bulmakta da sorun yok tabi. Hop Nathalie Canovas adındaki bir güzele takıyor evlilik yüzüğünü, Antony de bu aşkın meyvesi oluyor. 1965 yılında yani çocuğunun doğduğu yıl "The Yellow Rolls-Royce / Sarı Düt Düt" adlı filmi çekiyor Shirley Mclaine, Ingrad Bergman, Ömer Şerif ile birlikte ve bu çektiği ilk holivud filmi oluyor.

Paris brûle-t-il? / Paris Yanıyor mu? adlı filmde onlarca holivud yıldızıyla birlikte oynuyor Alen. Bir paris direnişçisini oynarken göz boyuyor, herkesin önüne geçiyor.. pariste böyle tipler varsa bravo almanlara istilaya gelmişler dedirtiyor.. Ama açıkcası bu olay, yani görüntüsünün oyunculuğunun önüne geçmesi Alen'i feci sinirlendiriyor "Herkes dışımda görünene baktı ömrüm boyunca, içimden gelene asla dikkat çekemedim. Tüm hayatım içimdekini gösterme mücadelesi olarak geçti" diyecekti bir gün bir röportajında hatta.

1968 senesinde dünya kavrulurken tabi Alen'de durmuyor. Körükle gidiyor yangına. Tre passi nel delirio/ Ölülerin Ruhları Adieu l'ami / Elveda Arkadaş ve Marianne Faithful'un en güzel olduğu zamanda onunla oynadığı Girl on a Motorcycle / Motorsikletli Kız filmi ile sarsıyor dünyayı.




Ama işte yıl 1968 olunca olaylar da bir garip oluyor. Korumasının öldürülmesi ile kendisini uyuşturucu/sex /marsilya gangsterleri üçgeninde bir olayda buluveriyor. Ve sorgulamalar sırasında Alen'in gerçekten mafyayla ordudaki günlerine kadar varan bir ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor.

Bu olay kariyerine hem yardımcı oluyo aslında. Salon beyfendisi rollerini 1970lerde oynamayı bırakırken polisiye filmlerde oynamaya başlıyor. Zira böylesine gangsterlerle iç içe olan birinin gangster filmlerinde oynaması yapımcıların ağzını sulandırıyor. Bu dönemde bence iki muhteşem film çekiyor Alen. Le Clan des Siciliens / Sicilyalılar , Le Cercle rouge/ Kızıl Çember. Gerçek hayattan edindiği deneyimleri içine katıyor oyununun ve muhteşem işler çıkartıyor bu filmlerde. Ha bu arada Nathalie ile de evliliği bitiyor.


http://i17.photobucket.com/albums/b78/wanderingmoon/adelon00.jpg
Yaşlandıkça, olayı anladıkça ticarete ve politikaya giriyor bizim delikanlı. Kendi film şirketiyle iyi işler yaparken İsviçre'ye taşınıyor, sol partileri destekliyor.

84 senesinde Notre histoire / İkimizin Hikayesi, filminde belki de hayatı boyunca hep olmak istediği ukala salon beyfendisi hatta bir baron olan Charlus rolü ile en iyi aktör dalında "Ceasar" ödülünü kazanıyor. 87 yılında "içicen şarabı öpücen hollandalıyı" ekolune uyarak hollandalı bir model olan Rosalie van Breemen ile evleniveriyor. 2 tane de kız çocuğu yapıyorlar allah bağışlasın..

75 yaşında hala ve hala yakışıklı olan bu koca adam artık o festival senin bu festival benim "onur ödülleri" almak için yaşamakta. Bilmediği dillerde, bilmediği, tanımadığı insanlar adına şarkılar yapmakta. Ve işte tüm hayatıyla açıkladığı gibi insan asla ama asla hayata bir şey vermeden ondan alamıyor.. Er ya da geç. (Sanırım bu ilkel insanlar bunu anladıkları için insan kurban etme gibi saçma işler yapıyorlardı. Hayattan bir şeyler elde etmek için bir şeyleri kurban etmeyi göze alıyorlardı)

FIN




Perşembe, Haziran 10, 2010

Canım Kardeşim

insan niye dram filmleri izler bilmiyorum. tüm bu evren hakkındaki bilinmeyen soruları bir kenara bırakıp önce bunu irdelemesi gerekiyor bence bilim adamlarının. yani tamam bilmem kaç bin ışık yılı uzaktaki yıldızın yörüngesel hareketleri de illa ki önemlidir de, ulen niye dram filmi izleyip, durduk yerde kendi canımızı sıkıyoruz sorusu bence daha vahim..

dram filmleri diyince anadili türkçe olan bir hergele olduğumdan benim aklımda direkt, ertem eğilmez'in "canım kardeşim" filmi geliyor. bir insana duygusal işkence çektirmek, bildiği her tür kötülüğü unutturmak için, bir intihar bombacısının içini bile insan sevgisiyle doldurabilecek bir film "canım kardeşim".

http://m.friendfeed-media.com/95c9fb649489d75f3b098a893b70301bb0c5f8d1



tarik akan'ın playboy olmadigi tek erken dönem filmi demis imdb de bir kisi bu film icin.. evet yerden göğe kadar haklı ki bence türk sinema tarihinin en iyi dram filmlerinden biri.. küçük yıldız kahraman'ın "ağbi" demesi,halit akçatepe'nin tüm komikliğini bir kenara bırakıp dublajlı sesine rağmen bakışlarıyla çaresizliği iletebilmesi. benim diyen batı filminde göremediğimiz sinema büyüsünü sunar bize.. dostluk hadisesini bize ozetlerler..

tüm o "lösemi, yani kan kanseri" duruşunun ardındadır küçük kahramanın kalp atışları.. şimdi ertem eğilmez'in "filim bir adam" adındaki biografisini okurken karşılaştım da, buraya da yazayım dedim atilla dorsay'ın, tüm hayatını film eleştirerek kazanmış bir adamın dandikliğini:

"yılın en önemli süprizlerinden biri ise ertem eğilmez'in canım kardeşim oldu. yıllardır başarılı iş filmlerine (ve özellikle melodramlara) imzasını atmış olan eğilmez, halktan kişilerin öyküsünü anlattığı bu sıcacık komedide, türk sinemasında eşine rastlanmamış akıcı bir kurgu ve özenli bir fotograf calismasi araciligiyla son derece canlı, insancıl, duygulu bir film ortaya koymuştu. bu filmi seyrederken, de sica- zavattini ikilisinin italyan komedilerini, ellilerin ingiliz komedilerini, biraz da amerikan sinemasini ansıdırk. ama bütün bunlar birer çağrışımdı ve eğilmez, bizden tiplerle, bizden bir konuyla, bizden bir çevreyi ortaya koymuştu. istanbul'u kullanışı olağanüstü başarılı, oyunculardan (giderek tarik akan gibi genellikle yeteneksiz bir oyuncudan bile) aldığı sonuç, yüksek bir düzeyde idi." (atilla dorsay, sinemamızın umut yılları 1970-1980 arası türk sinemasına bakışlar, istnbul, inkilap, 1989)


atilla dorsay'ı 89 yılından beri alkışlıyoruz.. komedi filmi demiş adam yahu. bravo. neresine güldüysen sen filmin, kara vicdanlı!

Salı, Mayıs 11, 2010

kick - ass : stan lee'nin "gör" dediği film


kesinlikle nefes kesici, son zamanlarda geçirdiğim en güzel bir saat 53 dakikayi bana geçirtmiş filmdir kick ass. modern bir şahmeran öyküsü'nün içine bulanmış tüm çizgi roman mevzuları, "çizgi romanlarda iyi de, gerçekte böyle değil bunlar" demek için hiç bir firsati kaçırmayan realist senaryo.. kesinlikle kusursuz..

üstüne bir de yıllar önce luc besson sayesinde matilda ile büyülendiğimiz gibi bu kez de hit girl ile büyüleniyoruz.. nikita ve matilda karışımı mükemmel bir karakter, hem de içinde nicolas cage olan bir filmde..

ha yavanliklar var tabi. nicolas cage'in olduğu basit intikam öyküsü, ve superbad tarzi "selam biz nerd'üz ve elimizden hiç bir bok gelmiyor" tavirlari bayiyor beni.. nerdlerden bahsetmek neden bu kadar çekici geliyor insanlara bilmiyorum ama, allah aşkina parasını haydutlara kaptirmayan, ama haydut da olmayan insanlar yaşamıyor mu amerikada? arası yok mu?

http://www.moviesonline.ca/movie-gallery/albums/KickAss/kick-ass1.jpg

tüm bu yavanliklar, muhteşem görsellikle, harikulade müziklerle atilip gidiyor.. bir noktada ilk gençliğin şarkısı "kryptonite" bile çaldı ya daha da bir şey demek istemiyorum..

çizgi romanlara biraz gönül vermiş, hiç değilse küçükken showtv de örümcek adam izlemiş herkes bu filme bayılacak.. kusurlu ama eşsiz bir film.. hem gerçek hayatta kim kusursuz ki?

azuth movie database notum: 9.5.. dark knight'dan bile mükemmel diyorum varın anlayın gayrı..