babasiyla pek iletişimi olmayan insanlar vardir.. pek konuşmazlar.. uzakta kaldıkları dönemde ne yapar, ne eder pek bilmezler.. ama bilirler ki başları sıkıştığında, bir sorun çıktığında baba hep vardir.. o yüzdendir ki baba'nin başına bir şey gelmesi hayatin bir evresini bitirir insanlarda.. o, odanizdan çıkıp iki laf etmediğiniz, büyüdüğünüz eve gidip beraber oturup konuşmadığınız adam'in artik olmamasi, yani bir sürü konuşma firsatiniz varken konuşmadığınız adamla konuşamamak, hayatin bambaşka bir sayfasini aralar size..
Salı, Ocak 01, 2013
haftanın şarkısı #98 : celine dion - parler a mon pere
babasiyla pek iletişimi olmayan insanlar vardir.. pek konuşmazlar.. uzakta kaldıkları dönemde ne yapar, ne eder pek bilmezler.. ama bilirler ki başları sıkıştığında, bir sorun çıktığında baba hep vardir.. o yüzdendir ki baba'nin başına bir şey gelmesi hayatin bir evresini bitirir insanlarda.. o, odanizdan çıkıp iki laf etmediğiniz, büyüdüğünüz eve gidip beraber oturup konuşmadığınız adam'in artik olmamasi, yani bir sürü konuşma firsatiniz varken konuşmadığınız adamla konuşamamak, hayatin bambaşka bir sayfasini aralar size..
Cumartesi, Aralık 01, 2012
haftanın şarkısı: mina - il cigno dell'amore
nasıl olmuş bilmiyorum ama, 70lerin ortalarından başlayarak 80lerin sonlarına kadar aranjman furyası esmiş. inanılmaz işler çıkartılmış, melodilere harika sözler yazılmış, hatta kimi yerlerde melodiler bile daha süper hale getirilmiş.. bunu örneklerle çoğaltmak isterdim ama zamanım dar.
affedeceğim
aşkın kuğusu bir iz bırakacak (kuğudan kasit ne tam bilmiyorum. heralde italyanca bir bağlama.. aşk böceği gibi)
güneş sönecek ve sonra
günlerim ay ile aydınlanacak.
talih getirecek sana, bana...
kirpiklerini kapatma
uyanık kalmak için, hayır
gözyaşlarında
her zamankinden fazla hapsolup
ilk aşkı hatırlayacaksın.
sıkıntılar çözmeyecek dizlerini
ama neşe ve şarabının ürpertisi
kimseyi üzmeyecek,
ihaneti örtmeyecek
nefes kesen kelimeler (destur bismillah.. zaten sarkinin burasinda da ses yildiz tilbe sesine dönüşüyor)
yüreğimde bir göle dönüştü
yüzmek isteyen için...
Pazar, Ağustos 05, 2012
#haftanınsarkısı 92: rachid taha - dinle beni yoldaş!
beni iyi dinle dostum
bu kızdan kurtulmalısın
duyuyorsun beni değil mi?
hatun seni hasta edecek
ve kıvranıp duracaksın
onu sevdiğini gayet iyi biliyorum
ona kalbini verdin
onu sevdiğini gayet iyi biliyorum
ona ruhunu verdin
onun verdiği sözlere aldanma artık
seni sevmeyecek
yüz yıldır böyle bu
daha önce de yüzüne güldü,
sürekli bir öyle bir böyle davranacak.
kara kaşın kara gözün için değil,
diğer insanların yanında sana sarılmış olsa da.
sen romeo-juliette olmak istiyorsun
onunsa tek düşündüğü diğer sevgilileri.
onu sevdiğini gayet iyi biliyorum
ona kalbini verdin
onu sevdiğini gayet iyi biliyorum
ona ruhunu verdin
berduşa döndün
bir küçük kız yüzünden
kendini akıllı sanıyorsun
ama kusura bakma da, aslında
salağın tekisin
bu da senin suçun sayılmaz
sayın bay keriz
iyi ama kim bu "dostum" dediğim?
tek başıma konuşuyorum
kimse yok yanımda
öyleyse, bu "dostum" ben olmalıyım
bu zavallı hıyar
işte benim karşınızda!
Salı, Temmuz 17, 2012
#masadabosbardaklar Haftanin Sarkisi: Pierces - Kissing you a Goodbye
kendi kişisel "gitmeli şarkilar" hafizamin baş köşesinde uğursuz bir şekilde "sinan peker - diyemedim" adlı şarki bulunur.. ne zaman birisi gidiyorum dese, allaha ısmarladık dese, ben içimden "gidiyorsun... bilmedigim uzaklara.. bakarken ardindan, gitme kal diyemedim" derim..
sinan peker'in o şarkisini ilk duyduğum anda bile, arabesk, dandik bulmuştum.. o zamanlar ağır metalciydik ama yine de zihne yerleşmesine engel olamamışız demek ki.. o zamanlar gerçi tüm türkçe şarkilari arabesk bulurduk.. ingilizce şarkilar ise acaip cooldu.. ingilizceydi yahu bi kere şarki.. ingilizler ne bilirdi izdirabi, kederi..
sonra ingilizce öğrenince kazin ayaginin öyle olmadigini farkettik.. bildiğin arabeskti şarkilar.. elvis presley, oranin müslümüydü resmen.. adamin kederlenmediği, aşk acisi çekip kendini alkole vurmadığı şarkı yoktu.. mesela bu enfes şarkida ne diyor
"in the early light i found you with the bottle by your side.
i can see by your eyes you know that i,
i’m kissing you goodbye"
yani türkçesi
"sabahin ilk ışıklarıyla, seni bi şarap şişesinin yanında buldum,
çekmişin yine şarabi ayyaş, gözlerinden gördüm bildiğini
sana alasmarladik öpücügü verdiğimi"
bildiğin gönül yazar şarkisi.. ama işte seviliyor ingilizce olunca.. iki güzel kizin ortasinda gay bir "üzgün kaslı" koyduğunda daha da güzel oluyor..
Pazar, Temmuz 08, 2012
haftanın şarkısı #90 Silje Nergaard - Be Still My Heart
Silje Nergaard garip bir kadın.. cep telefonlari, laptoplar, uçaklar derken iyiden iyiye hızlanıp, anın keyfini çıkartmayı unutan insanlığa bazen mesih olarak gönderildiğini düşünüyorum.. sesinin ilk duyulduğu anda "kapatalim televizyonu, cep telefonlarını bilgisayarları, gel yanıma otur birbirimizi dinleyelim" demek istiyor insan.. zaman geçerken usulca, hiç bir şeye acelesi olmayan insanlara dönüşüyoruz silje hanımla..
sinyorita 1966 yilinda dünyaya geliyor norveçte.. böyle bir yeteneği durduramıyorlar tabi, 16 yaşında ilk albümü çıkardığında, olay nedense japonyada patlıyor. dedim ya, dünyayı yavaşlatip, keyfine varmamızı sağlarken, zamanın en hızlı aktığı yerde etki yapması anlaşılmayacak bir şey değil.. birbirinden enfes 8 albümü var.. bu be still my heart ise "en güzel" şarkılarını topladığı albümden geliyor.. ve bir edip cansever şiiri ile devam ediyor:
"gün bitti. saat kaç. bitecek mi bir gün savaşımız
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
dönüp dönüp arkamıza baktığımız
bir dünya kalıntısı üstünde
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de "
Cumartesi, Haziran 30, 2012
haftanın şarkısı #89 - coral - dreaming of you
üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
"mutlu aşk yoktur"
bilirsin
ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur
demiş turgut uyar.. bambaşka memleketlerde, bambaşka şeylerle aynı şeyleri hissettirmek ne garip.. insanlik dediğin genlerinin %99.9 u aynı olan yaratiklar.. bir keçi bizim hissettiğimiz gibi hissetmez mesela.. o yüzden lütfen anadoludaki genç kardeşlerim, keçileri rahat bırakın!
Pazar, Haziran 24, 2012
haftanın şarkısı #88 - dany brillant - dans les rues de rome
8 sene üniversite okumuş biri olarak, birden kalkınıp "ben yüksek yapicam" demenin, sonrasinda yine bir kış günü "ben işi gücü birakip erasmusa gideceğim demenin başka türlü makul bir açıklamasını yapamıyorum. hoş o mastera baslama hikayesini "sinema çok pahali öğrenci 5 lira daha ucuz" denilerek olduğu konusunda bir açıklamam var..
Perşembe, Nisan 05, 2012
haftanın şarkısı #86 - juanito - anma arkadas
bana kimse bu senenin bu kadar berbat geçeceğini söylemişti.. 30 seneye yaklaşan ömrümün hiç bir noktasında bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.. bu yüksek lisans denilen şey gerçekten yüksekmiş ve bizim psikolojik olarak lisansımız yokmuş bu işlere.. çok yoruluyoruz.. üstüne bir de her kariyeri başındaki hergele gibi bir sürü sorumluluk ve hiç bir yetkiyle geçen iş günleri..
ama tüm bunların ötesinde bambaşka dertler.. gecenin musikisi bir erkin koray şarkısının juanito yorumu olmalı.. ve bundan sonraki günlerin de sesi hep bu şarkı olmalı.. hatta dövme falan yaptırılmalı bu şarkı.. bunlar da geçer diyerek:
bir gun geri gelecek, senden af dileyecek, sanma arkadas
yirt at gitsin resmini, unut artik ismini, anma arkadas
giden gelirmi sandin?
aldandin bosa yandin, birakip gitti seni,
nicin ismini andin?..
anma arkadas,
yanma arkadas..
Pazar, Mart 25, 2012
haftanın şarkısı 84 : lana del rey - blue jeans

küresel ısınma deyin ne derseniz deyin
eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.
özellikle büyük kriz zamanındaki
yağmurlar geliyor aklıma.
kuruş para yoktu ama bolbol
yağmur vardı.
öyle bir gece veya bir gün
değil,
7 gün ve 7 gece
yağardi
ve memleket'in yağmur ızgaraları
bu kadar çok yağmuru emebilecek
şekilde yapılmamıştı
ve yağmur kalin
ve kararli
ve düzenli yağardı
ve damlaların çatılara çarpışını
oradan da oluk oluk
toprağa akışını duyardiniz
ve dolu,
büyük buzdan kayalar
patlayan
oraya buraya saçılan havada uçuşan;
ve yağmur
kısaca
durmazdi
ve bütün çatılar akardı -
evin her tarafına
tencereler,
kapkacaklar serilir
tip tip sesleri bütün eve yayılırdı;
ve kaplar boşaltılır,
boşaltılır
ve tekrar boşaltılırdı.
kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,
bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp
evlere girerdi.
el bezleri vardı, banyo havluları,
ve yağmur genelde
tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla
ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar
güneşli bir günde
marş basmayan arabalarla,
ve işsiz adamlar
sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların
can çekişmelerine bakarlardı
pencereleri önünden;
işsizler,
yenik bir zamanın yenik insanları
hapsolurdu evlerine
karıları ve çocukları
ve kedi köpekleriyle.
kediler ve köpekler
dışarı çıkmamak için diretir
evin garip garip yerlerine
pisliklerini bırakırlardı.
işsiz adamlar
bir zamanlar güzel olan karılarıyla
evde tıkılıp kalmış olmaktan
çıldırırlardı.
korkunç tartışmalar yaşanırdı
haciz ihtar mektupları
kondukça posta kutularına.
yağmur ve dolu, bezelye kutuları,
yavan ekmekler; kızarmış
yumurta, rafadan yumurta, haslanmış
yumurta; fıstık ezmesi
sandviçleri, ve her tencerede
görünmez bir tavuk.
babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam
her yağmurda, en iyi ihtimalle,
annemi döverdi,
kendimi üzerlerine atardım,
bacaklar, dizler,
çığlıklar
ta ki
birbirlerinden
ayrılana kadar.
'geberticem seni, ' bağırırdım 'bi' kez
daha vurursan ona öldürürüm seni! '
'çabuk bu orospu çocugunu
çıkar burdan! '
'hayır, oğlum, annenin
yanında kal! '
evet, bütün evler kuşatma altındaydı
fakat sanırım bizim evdeki dehşet
ortalamanın üstündeydi.
ve geceleri
uyumaya çalıştığımızda
yağmur yağmaya devam ederdi
ve karanlıkta
suların odama girmemesi için
cesurca direnen penceremden
ayın yağmur sularıyla bulanık
görüntüsünü seyrederken
nuh'u hayal ederek
ve gemisini
tekrar oluyor galiba
diye düşünürdüm.
hepimiz düşünürdük
bunu.
ve sonra, birdenbire,
dinerdi yağmur.
galiba hep
sabaha doğru
5,6 sularında dinerdi,
huzur çökerdi her yere,
ama tam bir sessizlik değil
çünkü hala devam ederdi
tip
tip
tip
sesleri
ve sonra sis ve duman
dağılırdı
ve sabah 8'de
gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı
düşerdi yeryüzüne,
van gogh sarısı -
çılgın, kör edici!
ve ardından
sağanaktan kurtulan
çatı olukları
güneş altında
genleşmeye başlardı:
peng! peng! peng!
ve herkes kalkıp dışarı bakardı
hala yağmuru içine çeken
bahçeler
hiç bu kadar yeşil olmamış
bir yeşil içinde
ve kuşlar
bahçelerde
deli gibi cıvıldayan kuşlar,
7 gün 7 gecedir
yere konup da
adamakıllı bir şey yiyememiş
tohum yemekten
bıkmış kuşlar
solucanların
toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,
yarı boğulmuş solucanların.
kuşlar solucanları önce topraktan çekip
havaya kaldırır
sonra da midelerine indirirlerdi;
karatavuklar ve serçeler olurdu.
karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya
çalışır
ama serçeler,
açlıktan delirmiş,
daha küçük ve çabuk,
kendi paylarını
kotarırlardı.
erkekler verandada durur
sigaralarını içerlerdi,
şimdi kapı kapı dolaşıp
büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında
bulamayacakları bir
iş arayacaklarının,
büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını
çalıştırmaya uğraşacaklarının
bilincinde.
ve bir zamanlar güzel olan
karıları
banyoya girer
saçlarını tarar,
makyajlarını yapar,
dünyalarını tekrar
biraraya getirmeye çalışırlardı,
onları saran korkunç mutsuzluğu
unutmaya çalışarak,
kahvaltı için
ne hazırlasam diye
telaşlanarak.
ve radyo
okulların
açıldığını söylerdi.
ve
ardından
işte ben
yine okul yolundaydım,
yollarda kocaman
su gölcükleri,
tepemde yeni bir dünya gibi
güneş,
evde annemler,
okula
zamanında vardım.
bayan ögretmen bizi
'bugün tenefüs yok,
yerler çok ıslak'
diyerek karşıladı.
çocuklar 'aof'
bağırdı bir ağızdan.
'fakat tenefüs saatinde
çok farklı birşey
yapacağız, ' dedi,
've çok zevkli
bir şey! '
hepimiz merak ettik
bu çok zevkli şeyin
ne olduğunu
ve o iki saat
bayan ogretmen
dersini anlatmaya
devam ederken
bir türlü geçmek bilmedi.
küçük kızlara baktım,
çok tatlı ve temiz ve
dikkatli görünüyorlardı,
uslu ve dik
oturuyorlarken sıralarında
ve saçları
sabah
güneşi altında
çok güzeldi.
sonra tenefüs zili çaldı
ve hepimiz eğlenceyi
beklemeye koyulduk.
ardından ögretmen sınıfa seslendi:
'şimdi ne yapacağız
biliyor musunuz, birbirimize
yağmur sağanağı sırasında
neler yaptığımızı anlatacağız!
en ön sıradan başlayıp
arka sıralara doğru devam edeceğiz!
hadi ufaklık, sen başla! ...'
ve hepimiz
hikayelerimizi
anlatmaya başladık, gözlüklü cocuk başladı
ve herkes sırayla kalkıp devam etti,
ve sonra farkettik ki
hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen
yalan sayılmaz ama
çoğunlugu yalandı
ve oğlanlardan bazıları pis pis
gülmeye başladığında kızlar onlara
kötü bakışlar fırlattı ve
bayan ogretmen 'tamam! ' diye bağırdı
'tam bir sessizlik istiyorum!
siz merak etmeseniz de
ben
neler yaptığınızı
öğrenmek istiyorum! '
böylece biz de hikayelerimize
devam ettik
ve hepsi de hikayeydi.
bir kız gökkuşağı
ilk çıktığında bir ucunda
tanrı'nın yüzünü
gördügünü söyledi.
bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi.
bir oğlan oltasını
pencereden sarkıtıp
bir balık yakalayıp
kedisini
beslediğini söyledi.
hemen hemen herkes
bir yalan uydurdu.
gerçek
fazla acı
ve utandırıcıydı.
sonra zil çaldı
ve tenefüs bitti.
'teşekkür ederim, ' dedi bayan
öğretmen, 'hepsi çok
hoştu.
yarına kadar
yerler
kurur ve
kullanılabilecek
hale gelir.'
çocuklardan bir
gürültü koptu.
küçük kızlar
dimdik ve uslu
oturuyorlardı,
çok tatlı ve
temiz ve
dikkatli,
saçları dünyanın bir daha
asla göremeyeceği bir güneşin
ışıkları altında
çok güzel
görünüyordu.
son.
Pazar, Mart 18, 2012
haftanın şarkısı 83 : nükhet duru - sevda
yil 1985 veya 1986dir.. baris manco 7 den 77 ye herkesi pazar sabahlari televizyonun karsisina oturur. boyoz kokar baris manco'nun sesi bir izmirliye.. sonra aksam olunca, adile nasit yatirirdi bizi kuzucuklarim diye.. bir gün uur demisti de dünyalar benim olmustu gereksiz bir sekilde.. yil baslarinda zeki müren'in sesiyle mutlu olurduk.. 80'lerde vakit cok sacma bir sekilde akiyordu. ya da bize cok ama cok büyülü geliyordu. işte o günlerde bir film cikmisti.. bas rollerinde ahu tugba ve tarik tarcan.. büyük adada mi geciyordu film, yoksa ayvalikta mi bilmiyorum..(büyük adada geciyormus, az evvel baktım da.. faytoncuymus hatta tarik tarcan) ama tarik filmin basindan sonuna kadar ahu'ya nükhet duru'nun sesinden soyle diyordu:
saclarin alev gibi
gozlerin ruya gibi
guzelsin hayallerle suslenen cennet gibi
tarik tarcan günes batarken siluetini gosterip, arkada bu sarkiyi bize dinlettigi zaman, yani o zamanlar hayrani oldugumuz herkes yasiyordu.. cem karaca türkiyeye donmus muydu bilinmez ama attila ilhan şiir yazmaya devam ediyordu.. cemal süreya vardi en harbici yeni rakinin dibinde.. safiye ayla'nin tipi ile dalga gecilirdi de asla sesi ile dalga gecemezdi kimse.. hikmet simsek pazar sabahlari klasik müzik ogretirken bize, sabri bey sabri bey olmadan evvel, mehmet akan adiyla teyzem filminde oynuordu..
insan hayran oldugu insanlari birer birer özlüyor.. elinde degil.. sonra durup düsünüyor da :
ne kadar istesem de
ne kadar yok desem de
hayalin dunku gibi dolasir yuregimde
diyveriyor bi kenarda.. sonra birden tüm bu yitirip gittigi, bir kez bile tanisamadan yokolan insanlara üzülmeyi birakiyor.. cünkü aci daha somutlasiyor.. daha yakina geliyor.. acinin yüzü beliriyor.. biyigiyla, kasiyla, gozuyle gülüsüyle baba oluyor birden.. soktugumun hayati bir sekilde devam ediyor.. kimse 5 yasinda kalir misin diye sormuyor.. tanju artik gol atmiyor, ugur futbolcu güzeli secilmiyor.. cimbom diye bagirip babanin kucagina ziplanmiyor.. gozlerden goz yaslari süzülüyor birer birer.. ama nükhet sarkiya devam ediyor:
sevda sevda
unut onu dinsin gonlumde firtina
sevda sevda
degmez ona aglamaya
nasil degmez ya? neye deger ki o zaman aglamaya?
Pazartesi, Mart 12, 2012
haftanın şarkısı 82 : i don't know what to do with myself
bu aralar kendimden nefret ediyorum.. daha önceleri kendimden bu kadar nefret etmiş olsaydım, herhalde 15 yaşında uranyum yemeye başlardım.. ya da ne bileyim, bir bıçakçı dükkanında çalışırdım kanımın tüm seyrekliği ile..
yaptığım işlerin saçmalık düzeyi, tüm hayatım boyunca yemeyip içmeyip para biriktirip, 72 yaşında ferrari alıp, o ferrariyle bir kargo uçağindan atlamakla eşdeğer..
bana yapma denilenleri yapıyorum, etme denilenleri ediyorum.. daha önce asla ama asla yapmadıklarımı yapıyorum.. yani aşık oldum daha önce, ama hiç böyle rezil bir şekilde peşinden koşmadım kimsenin.. hatta kimsenin de koşmadım peşinden.. super dupper cool adamdım ben.. ama şimdi..
ama buldum hadisemin nedenini.. ben hayatım boyunca haksızlığa dayanamayan bir adam oldum. daha 6 yaşında çok iyi hatırlıyorum, hastanede yalnız başıma yatarken, yanımdaki benden büyük çocuk benim yemek tepsimden dandik pudingimi almıştı.. ben ki pudingten nefret eden bir çocuk olarak, kendisine çatal çekmiştim.. zira bıçak yoktu..
tüm bu yanlış anlaşılmalar, ben gitmeden "gittin" denmeler, ne bileyim efendim "şov yapıyorsun" denilmesi, yani tüm bu haksızlık kanıma dokunuyor.. evet her zaman bir peter pan oldum, her zaman büyümeyle ilgili sorunlarım oldu kabul ediyorum (ki bu çok psikolojik bir şey.. insanlar büyümelerini ilk travmalarina kadar sürdürürler.. benimkisi çok ufak yaşta oldu) ama sadece büyükler mi mutlu edebilir ki? sadece büyükler mi sorumluluklara sahiptir ki? o çok büyük dedikleriniz benim kadar çalışmaz/benim kadar dürüst/sadik/sevgi dolu olmazken, öfkelerinize/sinirinize benim kadar sahip çıkmazken kiminle mutlu olabilirsiniz ki?
paul auster'e mesaj attim.. ciddi ciddi.. yapı harcımda büyük yer tutan, üslubunu kopyaladığım adama dedim. "ustam, kusura bakma ama, sen nasıl başa çıkıyorsun, acılarını kelimelere dökmemekle? dahasi nasil anlatiyorsun insanlara bu acilarin ilgi beklemekle alakali olmadigini, sadece başka çaresi bulunmadığı için parmaklardan süzüldüğünü?" dedim.. insan kendinden bahsettiğinde, kendi acılarından bahsettiğinde, bunlardan prim yapiyor sanılıyor bu dünyada.. hiç prim yapmayı, hiç okunmamayı düşlüyor olsa bile.. (ha bu bağlamda niye bir kağıda yazmıyorsun ve kenara atmıyorsun diyeceksiniz.. evim defterlerle dolu.. internet o defterlerden taşanlar)
hayir ortada iki tarafli olan sevginin, 1. cogul kisinin birisi tamamen yok etmiş herşeyi.. eşyalari toplamış, sevgiyi, saygiyi çöpe atmış.. aşkı geçtim sevgi namina bir şey kalmamış biz hala uğraşıyoruz.. şu "sevgilisinin peşinden ayrılmayan sevgilisinin eski sevgilisini dövdürttü" haberlerindeki dövülen insanlara dönmekten korkuyorum yakında..
velhasil şu aralar kendimle ne yapacağımı bilmiyorum.. birden iki kişi olmuş, ortak hayat düşünürken, tüm hayat planı kabul edilebileceğim bir hatam yüzümden bitti.. kendi bokumda oturayim şimdi.. bir de insanları rahatsız etmemeyi öğrenebilsem on numara olacak..
Pazar, Mart 04, 2012
haftanın şarkısı 81 : pasion vega - colgados del cielo

`passion vega` adli ispanyol bir hanımın, anlattığı bir masal, verdiği bir sırdır bu şarkı.. bakarken görmediklerimiz üzerine, kaybettikten sonra varlığını farkettiklerimiz üzerine.. gökyüzünde asılı kalan ayın, yıldızların şarkısıdır bu.. ıssız bir yolda giderken, sizi izleyen tek nesnelerin hikayesidir.. ve yıllar, yüzyıllar önce yazılmıştır ömer hayyam'ın dizeleriyle:
"bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez, kimse bilmez"
ispanyolca bilenler varsa eşlik edebilirler şarkıya:
Aunque no lo sabe nadie,
la luna está enamorada,
de un rubiales q la mira
desde la otra cara.
La luna ha perdido el sueño
y vive con la esperanza,
que se pare el universo
y un rayo la parta.
remueve las olas y pregunta por el
una luna a otra luna,
hasta el amanecer
Y por amor va a buscarlo,
hasta el fondo del mar,
donde estas vida mia
q ya no puedo mas.
Una noche infinita
es todo lo que quiero,
y contigo despertar
colgados del cielo.
Ay!sol de mis tormentos,
ven cuanto antes
que me estoy quedando
en cuarto menguante...
Aunque no lo sabe nadie,
en medio del firmamento,
el sol de tanto quererla
se esta derritiendo.
Cuentas las malas estrellas,
que justo al caer la tarde,
por un instante sus ojos,
parece que arden
Remueve las nubes apagando su fe,
un dia y otro dia, hasta el anochecer
y por amor va a buscarla,
hasta el fondo del mar,
¿donde estás vida mia?
que ya no puedo mas...
solo un dia infinito,
es todo lo que quiero
y contigo despertar
colgados del cielo,
luna ven cuanto antes,
curame este tormento,
que me estoy quedando,
que me estoy quedando,
sin fuego en el cuerpo...
Aunque no lo sabe nadie
aunque nadie sabe nada,
ocurrio que un medio dia
se hizo madrugada....
-hiç ummadığım bir anda bu şarkıyı önüme çıkartan berat'a teşekkürler..
Pazartesi, Ocak 23, 2012
haftanın şarkısı 80 : pete doherty - she loves you
insan doğduğu anda sevmeye başlıyor olabilir.. şahsen ben küçük plastik keçimi çok sevmiştim.. kendisini kazara evin balkon penceresine şutlamam, ve camın kırılması neticesinde o yaşa kadar yediğim en şahane dayağı yemem sonucunda bu sevgi yok olmuş olsa da sevmiştim.. yalan değil..
sonrasında saçma sapan şeyleri sevmeye başlıyor. mesela ağza patlayan şeker koyup, üstüne kola içmeyi öyle çok seviyor ki her gün önlüğünü batırıp dayak yese de sevmekten vazgeçemiyor. o noktada sevgi dağarcığına "sevgin, sana ızdırap olarak dönse de vazgeçme"'yi ekliyor..
yaş ilerledikçe bir erkek, bir kadın gibi sevmeyi öğreniyor.. seviyor işte.. nedenini bilmeden, ve yiyeceği dayakları düşünmeden.. sonra bir noktada şunu öğreniyor "sevdiğin şey onu umarsızca biraktığında hayatına devam etmek zor da olsa yapılabilir".. sonuçta ne patlayan şekerler, ne uzaktan kumandalı arabalar terkederken seni, elin kızı çıkıp pat diye terkediyor seni. kala kalıyorsun başta ama öğreniyorsun.. ve sanırım tarihte ilk terkedenden sonradır insanlığın terketmeyi öğrenmesi.. peynir gibi, ne bileyim tarhana gibi bir şey olmalı bu terketmek.. birisi haspelkader, belki kaza ile icat etmiş, sonradan da geriden gelenler takip etmişler işte..
sonra bir an geliyor, ki o an olgunlukla eş değer, sevmekten çok sevilmenin değerini anlıyorsun.. gerçekten sevilmenin, o hakettiğin değerin verilmesinin anlamını anlıyorsun.. seni sadece sevdin diye sevenlerin, ve sevmen yetmediğinde, sevginden sıkıldığında kaçıp gidenlerin derdine düşmeyi bıraktığın an..
ve işte o yüzdendir ki, tüm aşk şarkıları gençlere hitap ederken, beatles'in seneler boyunca sevilmesi "she loves you/seni seviyor" demesindendir.. sen seviyorsun değil, seviyorum değil, o seviyor seni..
sevilmek güzel bir şey yahu.. değerini bilmek, bunu anlamak ve kaybetmeyecek kadar aptallığı bırakmış olmak güzel bir şey..
Pazar, Aralık 11, 2011
haftanın şarkısı 79 : ofra haza - adio querrida

Dün danimarkalı bir arkadaşla dışarı çıktık. Fasıla götürdük genci. İçsin, açılsın, derdine derman olsun istedik. Bir iki dinledi şarkıları "too much suffering/çok fazla acı var" dedi.. ah be danimarkalı kardeşim.. bilmez misin ki biz akdenizliler canımız yandığında içer ve şarkı söyleriz?
annen sana can verip
bu dünyaya getirdiğinde,
sana, seveni sevmek için
bir kalp vermemiş..
elveda, sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
benden aldın zaten..
elveda sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
bana daha acı kıldın zaten..
git ve kendine başka bir aşık bul
başka kapıları çal.
başka ateşlerde yanmayı um
benim için sen öldün..
for to me you are dead.
Cumartesi, Kasım 26, 2011
haftanın şarkısı 76 : alla beni pulla beni (lounge)

fransızlar insanların nasil olduklarını sormak için "ça va" derler.. bize de muhtemelen fransızcadan geçen "nasıl gidiyor?" sorusunun daha bir kısası, sadece "gidiyor mu?" manasına gelen versiyonu..
anlamıyorum ben bunu. bir şeylerin iyi olmasi için, "gidiyor" halinde olması mı gereklidir? şahsen ben tüm bedbaht anlarımı giderken yaşadım. bir ankara yolculuğunda, bir izmir dönüşünde hep orta doğunun en bedbaht çocuğu gibi hissettim (ki bu sanırım gazzede kiz arkadaşından ayrılmış bir filistinli çocuğu kızdırabilirdi..)
ama tabi o giderlik hali, daha doğrusu bir şeyler yapma hali her zaman keyiflidir. oturduğun yerden riske girmeden, ne mutsuz olarak, ne üzülerek yaşar gidersin. oysa ki dağları delmenin, gök kubbeyi yerlere sermenin, yani o gidişin bir güzelliği vardir(ki dağları delerek gidiş apayridir)
tüm bu olayda mühim olan bir şeye, birine gidebilmektir.. karşında ne diyeceğini bilemeyen, ona gelmeni isteyen birisi varken, ve bundan incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler yüzünden vazgeçmeyecek biri varken ve bir şey çağırırken seni "alla beni" diyerek o noktada cevap verirsin..
+ça va?
-bien e toi?
Salı, Kasım 01, 2011
Salı, Ekim 18, 2011
haftanın şarkısı 74 :aylin prandi - la bambola

italyanca'da garip bir hava var. söylediklerinden tek kelime anlamiyorsun ama sanki devamli "ya ama söylüyorum söylüyorum yapmiyorsun!!" tonlaması ile söylüyorlar. devamli bir hayal kirikliği içinde dil.. zaten bu şirin italyan filmleri neticesinde anlattıkları tüm şeyin "küçükken çok mutlu bir çocuktum" veya "eskiden aşk nedir bilmiyordum" tarzı şeyler olduğunu düşünüyorsun.. yani tüm bir italyanca dili hayal kirikliğini ve nostaljiyi ifade etmek için kurulmuş bana göre. başka bir şeyde anlamını kaybediyor dil.. "sayborglarin dünyayı elegeçirmesi durumunda foton silahlarimizi alacağız" gibi bir cümleyi ben bu dile konduramiyorum mesela.. olmaz eğreti durur..
velhasil bu haftaki sarkida yukarda anlattigim tüm temalar bulunmakta.. bi kere kızcağız aşık olmuş, ama herif bunu oyuncak bebek gibi görmüş, oynamış kırmış.. kız da şarkının başında aşkın verdiği şevkate sahipken, ortasında "allah belanı versin pis herif" dercesine deliriyor dikkat ederseniz.. erkek milleti değil mi! italyan da olsa pezevenk!
ha bu arada şarkıyı söyleyen aylin prandi.. kendisi türk değil.. aslında şarkıyı en güzel söyleyen de değil bana göre.. farklı yorum almak isterseniz şurada : http://www.youtube.com/watch?v=6J3CCHTic9w hoş bu yorumda da "alkolik oldum senin yüzünden, nafakayi viskiye yatiriyorum" ses tonu var..
Pazar, Ekim 09, 2011
haftanın şarkısı 73 : charles aznavour - les plasirs demodes

bunu bilmiyorsaniz bir kez daha soylemek gerek sanirim; "hiç bir şey filmlerdeki gibi olmuyor". yani mesela hiç bir araba bir robot'a dönüşmüyor, veya hiç bir kimse rüyasindaki katil tarafından öldürülmüyor.. ama tabi en önemli nokta "hiç bir şeyin sonu mutlu olmuyor"..
ve bir de şey var, mesela filmlere cekilmiş bir sevdanin asla hükmü geçmiyor.. asla yok olmuyor selvi boylumla al yazmalimin aşkı, bugun değiş yarin değil ama bir gün mutlaka paris onların oluyor.. ve gerçek hayattaki pişmanlıklar, gercekten sevmeler hiç bir zaman filmlerdeki gibi kabullenilmiyor..
mesela özele ineyim size.. yukardaki filmde.. tarik bildiğin evi tavuk kümesine çeviren bir tipken, yani en güvenilmezlerindeyken tiplerin, birden gülşen'i görüyor.. orada başlıyor film gerçekten.. gülşen dediğin soğuk nevale.. tarik'a zerre yüz vermiyor.. ama ellem ediyor tarık, kallem ediyor çalıyor kızın gönlünü. ama serde eşeklik var ya, uyuyor filmin ortasinda şeytana. yapiyor bir eşeklik. ama sonrasında köpek gibi de pişman oluyor. bir kere görünce onu, kokusunu alınca bir köşe başında aklı başına geliyor. hop atlıyor kızın evinin önüne, yağmurun altında dineliyor, gülşen yukardan bakıyor, baktıkça anlıyor tarık'ın pişmanlığını, eşekliğinden nasıl mutsuz olduğunu ve değişmeye onun olmaya nasıl hevesli olduğunu.. gülşen bakıyor yağmur yağarken penceresinden tarık'ın ıslanmasını görüyor.. yağmur damlaları çoktan tarık'ın kalbine yağdığını farkediyor sonra affediyor işte, sarılıyor gidiyor film..reelde olanı söyleyeyim ben size.. kız asla eve gelmiyor.. ve tüm bu yağmurda dinelmeler, demode sevda olarak kalıyor.. charles aznavour'un şarkısında dile getirdiği gibi. (bir de sabahında 40 derece ateş olabiliyor)
Çarşamba, Ağustos 03, 2011
haftanın şarkısı 72 : ismi bilinmeyen yunanca bir şarkı
takribi bundan 90 sene evvel, yine böylesi bir yaz gününde, sıcağın alnında, türk ordusu memleketin tek bir karışını bile düşman elinde bırakmamak için egeye doğru akına geçmiş, nihayetinde bir mehmetçik çıkıp "aha alaçatı, buradan bir arsa kapatsam ilerde torunlarima inanılmaz para kalır" demese de, çeşme'nin en ucuna kadar yunandan kurtarılıp sahiplenişmişti vatan..
o olaydan bir 50 sene sonra, türkiyede ilk radyolar kurulurken muhtemelen dönemin trt müdürü teknisyenlerinle "siktir et yahu yükseltme dalgamotoru, izmirden duyulsun yeter, kim çeşmede, gümüldürde radyo dinler ki?" demiş ve o yöreyi komple yunan radyolarına bırakmıştı..
o yüzdendir ki, ne zaman deniz gözükse bu izmir memleketinde, radyodan adını bilmediğimiz, söyleyenini tanımadığımız bir yunan ezgisi çalar.. deniz, girintili çıkıntılı yollarda bir görünüp bir kaybolurken nasıl becerdiklerini bilmediğim harika fonetiğe sahip dil akıp gider radyoda..
geçen hafta alaçatıda gezinirken arabayla, yıl 2011 olmasına rağmen hala aynı durumdan muzdarip olduğumuzu farkettim.. olmuyor işte, iki volt yükseltemiyorlar radyolarin gücünü, biz de böyle "o şarki güzeldi onu aç" tribiyle geziniyoruz..
aha mesela bu şarkı.. adını bilmiyorum, kim söylüyor onu hiç bilmiyorum ama ne güzel ne hoş şarkı dimi? sağlıcakla kalın..
Cumartesi, Haziran 11, 2011
haftanın şarkısı 71 : aptal

garip bir bokluk var üzerimde. kendimi kimsenin sahiplenmek istemediği bir kristal kurukafa gibi hissediorum. (şu noktada kendi kendime kafami karıştırdım.. hangi manyak kendisini kristal bir kafatasi gibi hisseder ki? börtü olarak hisset böcek olarak hisset arkadaş bu ne delilik)
şöyle ki son zamanlarda tanıdığım ve önem verdiğim 2 kadindan ikisi de kendi sözcükleri ile beni "mükemmel" "harika" "işte budur" buldular ama hiç birisi de almadı kendisine.. o çekim, o istek hissedilmemiş.. işte tam bu noktada kristal kafatasina geliyoruz, mükemmeldir işçiliği, harika gözükür, ama kimse evinin salonunda kristal bir kafatasi bulundurmak istemez..
kızların bu "tutku" peşinde koşma hadiselerinin bir noktada (ki o nokta 32 yaş olabilir) sona erecegini düşünüyorum.. yani allah aşkina kim tutku ile, çekicilik ile devam edebilir ki yaşamına? kaldı ki 65 yaşındaki bir kadına 70 yaşında bir adam olarak çekici gelmek istemem ben. o noktada işte "işte budur" olmak hoş olabilir ama şimdi değil işte.. üzülüyor insan. bu kadar iyi olup da, istenmemek üzüyor adami. ha tabi kaçan kovalanir dusturuyla, 4s kuralıyla bir şekilde atlatılabilir bu. kötü davranabilirsin değerince, kolay ulaşilabilir olmaz, gizemli durursun. ama istemiyorum ben artık o tarz oyunları. buyum işte. istedim mi istiyorum (çizdim mi bir kalemde..)
eskiden böyle değildi ama. pat pat aşık olurdu kadınlar. öyle devam edecek sanıyordum her şey. aşık olunacagim çok sevilecegim, seni seviyorum diye fisildancak kulagima. ama olmadi. değişti birden herşey. umarim "çekici" bulmayan güzel kizlar da bir noktada pişman olmazlar, "bir zamanlar iyi bi adam istedi beni" diye üzülmezler.. (kibirim öldürcek beni)

