hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mart 06, 2013

italyan güvercini uçuverdi, kanadını kırıverdi


çeyrek asırlık ömrünü türkiye'de geçirmiş biri olarak sokak hayvani olayina aşınaydım.. Yani bir büyük şehrin sokaklarinda illa ki başı boş köpekler, kediler, kazlar ve hatta koyunlar olabilirdi.. gece bazi sokaklardan geçmek sırf bu kedi köpek tarafindan taciz edilmek yüzünden bile korku dolu olabiliyordu.. hatta kendi kişisel tarihimde bir kara sayfa olan kaz saldirisina bile ugramistim..

ama bu italya'da sokak hayvani diye bir şey yok.. ve ben hiç sanmazdim ama seni özledim dönercide dürüm yerken yanıma gelip et isteyen kedi..


Perşembe, Haziran 07, 2012

Defile Nedir?

yazının başlığı insanlara, "defile şudur" diye açıklayacağımı düşündürtmüş olabilir. bunun için en başta özür dilerim. zira ben gerçek bir soru soruyorum "nedir abi bu defile dedikleri?" yani allah için hepimiz üstümüze başımıza bir şeyler alan, deli cevat gibi dal taşak gezmeyen modern insanlarız ve kendimize öyle veya böyle üstlük alıyoruz (burada bir parantez açıp "yıl 2012 oldu hala aleminyum folyo giymiyoruz.. yazıklar olsun böyle geleceğe" demek isterim aslında.. ama bu başka bir yazının konusu) "efendim defileler o senenin modasini belirleyen şeylerdir, aman da meylerdir","arkadasim oradan kiyafet belirliyoruz" diyen insanlara cevabi aşağıda vereceğim ama başta bir çemkirmek istiyorum: bir allahın kulu da fashion tv açıp "hmm şu elbise güzelmiş gideyim de alayim o elbiseyi" demiş midir? ya da fashion tv'yi geçtim, direkt defiledekiler çıkıp da "aynısını bostanlı pazarinda 5 liraya alırsın" demekten daha öte ne demişlerdir.. ben cidden anlamıyorum. hayır defilede yürüyen kizlarin üstüne fiyat etiketi koyarsin, modelin ismini yazarsin o zaman anlarım.. ama şu haliyle "uzun uzun kamişlar ucunu tıkamışlar" kivaminda yürüyen kizlarimiz moda, sanat adına ne amaca hizmet ediyorlar ben zerre idrak edemiyorum.. dünyanın en boş beleş işidir bu defilecilik.. na buraya yazıyorum.. moda oyle defileyle falan belirlenmez arkadaşım.. efendi olsaniz siz, "stilistler ve terziler odasi" gibi bir oda kurar, dolce gabbanasi, yves saint laurent'i ne bileyim efendim, donna karani, armanisi aşağıdaki gibi toplanirsiniz.. mis gibi bir toplantı gündemi de hazırlanır: 1. Açılıs, İstiklal Marşı ve Toplantı Başkanı seçimi 2. 2012 yılı, güneş gözlüklerinin maksimum çapının belirlenmesine dair Dolce Gabbana'nin görüşü ve oylama. 3. 2012 yılı, bikinilerde Zeki Triko modellerinin ibra edilmesi 4. Denetim kurulu üyeliklerinin seçimi 5. 2013 yılı moda olacak renk oylaması ve geçen senenin rengine Kenzo'nun itirazı. 6. Adriana Lima'nın katalog çekimlerine kura usulu katılması amacıyla yönetim kuruluna kura yetkisi verilmesi 7. Kimsenin almayacağı saçma sapan erkek modasının sona erdirilmesi hakkında stilistlere ihtarname çekilmesi 8. Temenni ve kapanıs uygar bir insanlığa yakışan budur.. benim gönlümden geçen, arzuladığım sanat dünyası budur.. arz ederim..

Cumartesi, Mart 17, 2012

gelin güvey


olur da bir gün benim tüm geçimsizliğime, çocukluğuma, annemin babamın aynı tavirlarina katlandığı gibi katlanacak kadar beni seven birisi çıkar, sonra pat diye alırsa beni diye, ve bir şekilde bu blogu da okursa, ben muhtemelen "onun" hayalindaki düğünü yapacağım için bunu söyleyemem ama bilinsin ki, ben resimdeki gibi bir damat olmak istiorum.. (cümlenin uzunluğu yüzünden özür dilerim.. şöyle özetlemek isterim.. 1. geçimsizim.. 2. annemin babama davrandığı gibi davranacak birisi ariorum 3. bana katlanacak kadar beni sevecek olan daha doğrusu 4. kizin hayalindeki düğün esas olandır 5. kendi isteklerimi gerekirse söylemem bile)

bir de aşağıdaki gibi bir silindir şapkayla olayıbitiririz..

karı gibi düğün kiyafeti gösterdiğime de inanamiyorum bu arada..

Çarşamba, Mart 14, 2012

tribunde meşale yakmak

nasil ki sade makarnayi sevmeyiz biz, 22 kişinin bir top peşinde koştuğu oyunu da hiç sevmedik.. futbolun sadece futbol olduğu anları sevmediğimiz için bugun messi'den daha çok heyecanlandırıyor, balıkesirspor'un üçüncü ligdeki takımını desteklemeye gelen 20bin taraftar.. ve bazen dünyada hiç bir alegori futbol üzerinden yapılanlar kadar isabetli olmuyor.. ve kalplerdeki aciyi, soylenmeyen turkulerin sesini, okunmamis siirlerin fikrini hic bir zaman asindiramiyor..

şampiyonluk şarkısı düşmesin dillerden

sigara'yı birakali 6-7 hafta oldu.. ilk bir hafta yoksunluğunu çektim, kahve içtiğimde, yemeklerden sonra istedim ama sonra kesildi.. ama bazi şeyleri öyle çabuk bırakamıyorum.. ne zaman sinirlensem, ne zaman bir şeylere tav olsam yüzümü güldürsün "o"(ki buradaki o büyük alman şarkicisi marianne dietrich olmamiştir hiç bir zaman) diye elim telefona gidiyor.. 2 saniye sonra hatirliyorum olanlari..

işte tam bu yüzden "şampiyonluk şarkısı düşmesin" dillerden parolasiyla defalarca aşağıdaki şarkıyı dinliyoruz..

Salı, Şubat 14, 2012

İkimiz bir gömlekte yakası dar olaydı

http://m.friendfeed-media.com/1cf58abff09b6ac6e95a3e3e639a5d6266461fae




28 bahar gördü bu garip kulunuz. hadi bunların 15'inin saçma sapan geçtiğini var sayalım gayet 13 ünde yalnızlığın ne demek olduğunu biliyordum. ve bu 13 senede bir kez olsun, ama bir kez olsun 14 şubat'a "sevgilim" diyebileceğim birisiyle girmemiştim.

ama işte bu sene olay bambaşka gelişti.. başta "aman yıl başında-yaş günümde akabinde sevgililer gününde sevgilim" olsun parolasiyla hazirlanmamistim kış sezonuna, hatta woody allen'ı kıskandıracak bir karamsarlıkta olduğum için "bu vakitten sonra 13 kediyle aynı evi paylaşıp, birbirimize yarenlik edeceğiz" diye düşünmeye bile başlamıştım..

ama sonra bir şey oldu.. muhtemelen ben evliya çelebi gibi "şefaat ya resullulah" ın kazaran "seyahat ya resullulah" olarak algılanması gibi "cimbom ya resullulah" derken başka bir şey anlaşıldı o ve ben çok mutlu oldum tam da tüm sene-i devriyeler zamanında..


sonra günler geçti, haftalar, aylar geçti tak 13 şubat'a geldik.. o an farkettim "eğer" dedim "eğer biraz daha kendimden ayriltmazsam" yani "ben ki aslında kendi kendimin en büyük düşmanıyım" dedim, "işte o vakit" dedim "14 şubat'a sevgilimle giricem"

o vakitten sonra her adımımı dikkatli attım.. sanki denizden tam çıkarken kıyıdan birisi "birader orada deniz kestanesi var aman dikkat" demiş gibi dikkat ettim bastığım yere.. risk almadım, sert mudahalelerde bulunmadım, sorulan sorulara "hayatım sen daha iyi bilirsin" diye yaklaştım ve son 6 saatte direkt sustum..

ve sonunda başardım..

şaka bir yana, birisiyle bir olmak, onunla kavgalarınızın hep "onsuz olamamak" üzerine kurulu olması, "ben" kelimesinden cok "biz" kelimesini tercih etmek mükemmel bir şey.. daha önce yaşamadım mı bunlari evet değişik şekillerde, değişik modullerde yaşandı.. ama modern zamanlarda ilk defa oluyor.. bir çeşit aşk depremi gibi. daha oncelerde de kaydadeger sarsıntılar olmuştu, ama ilk defa bu kadar etraflıca inceleniyor, farkediliyor "oha daha önce böyle bir şey olmamış olabilir" deniyor..

herkesin geçmiş sevgililer günü kutlu olsun.. ve hiç aramayın.. çünkü çoğu zaman hayat en istemediğiniz, en hazır olmadığınız zamanda çıkartıyor önünüze güzel işleri..

Cuma, Şubat 03, 2012

insan dediğin üzmeye kurulu bir saatli bombadır..



bugun bir arkadaşımın başına vahim bir kaza geldiği haberini aldım. geldi mi üstüste gelir derler ya.. kendisini 2 senedir ancak tanıyorum ama gönül işte yıllara bakmadan seviveriyor.. resmen günüm mahvoldu, elem içinde sürüklendim.. bir sekilde dünyada günde milyonlarca insan ölürken bir sekilde bunun zerre kilimi kipirdatmamasinin yaninda sadece bir iki senedir ancak tanıdığım bir insana boyle üzülebilmek ve bir sekilde kollektif arkadaş hüznünden nasiplenmenin tanrinin bize attigi büyük bir kazik oldugunu dusunuyorum.. (ev yapimi felsefik soylemler aslen bunlar.. bir emre kongar ayarinda olmadigimiz icin 3. kisilerin bunlari ciddiye almasini komik bile bulabilirim.. buraya kadar okuduysaniz bundan sonrasinin tamamen mental buhran oldugunu farketmelisiniz)

bunu da makro olarak ele aldigimizda hayatimiza bir sekilde giren herkesin sevsek veya sevmesek ki sevsek daha büyük bombalara donusuyorlar ilerde bir gün bir sekilde üzülmemize neden olan yaratiklara donusmeleri ciddi anlamda tanrinin bir kazigi..

istemiyorum ben arkadasim. bana lego versinler playstation versinler kendimi eyleyeyim kendim gitar calip soyleyeyim ben istemiyorum atila ilhan öldügünde üzülmek, şu dizilerde oynayip kanser olan kadın'a goz yasartmak, sevgilimle bişi olucak diye korkmak.. ne kadar sacma..

ama işte muhtemelen mitolojik olarak aciklanmis bir lanetle birileri ile tanisma ve onlari sevmek ile lanetlenmis insanlariz.

hatta olasılıkla şöyledir hadise; apollon bir tane yari tanricaya cakmistir..(kabul bu biraz terbiye fukarasi bir anlatım oldu) yani güzeller güzeli bir dere perisidir bu kiz mesela. büyük menderes'in perisi.. fakat gel gör ki bir coban o derenin yaninda koyunlarini otlatirken periyi gorur.. peri tam banyo yaparken.. (evet evet tam boyle..) gordukleri karsisinda erekte olan coban badakligin verdigi gazla asik olur.. gider kizin yanina muhabbet falan derken iyiden iyiye asik olur.. sonra kara vicdanlı bir arkadas gidip hemen apollona bu olayi jurnaller.. apollon da cobani bulup "bundan sonra kim ile karsilasirsan, kim senin icin özel bir seyler ifade ederse eninde sonunda seni üzsün" diye lanetler insanligi..

mükemmel mitoloji uydururum imkan verilse..

Pazar, Ocak 01, 2012

2012'de sampiyonlar liginde






fotograf maya tapinaklarindan.. bildigin dügün fotografi cektirmis adamlar.. bu mayalarin 2012 olayi ile madem ki olayın sonuna geldik, son günlerini çok güzel geçirmeli bu dünyanın.. en başında sevmeli insan.. aragon'un "mutlu aşk yoktur" noktasinda "mutsuz" bölümü 2013'e saklarsak "hani yoktu aragon hani?" diyerek lolo yapabiliriz kendisine.

tüm bu uygarligin bitişi (ki bana göre sadece kirmizi etle beslenip, kurdan bulunmadigi bir zamana tekabül eder) olayini kendimize çevirebiliriz.. mesela ben şu anda dünyanın sonuna kadar birisinin olmayı planliyorum, ve onunla cohen'in bahsettiği sona kadar dans edebilirim.. bir insanın "son erkeği olmak" (hele ki mavi gözlü bir denizse) mükemmel olacaktir.. tam o olay olduğu gün yanımda olsun, değmeyin keyfime..

velhasil herkese mutlu ve mesut yillar.. dünya'yı kapatiyorlar madem, son içkilerimizi içelim..

Salı, Kasım 29, 2011

sükür halimize

http://www.goodfridayappeal.com.au/site/_content/image/00116448-image.jpg

şu anda saat 11 ve ben anca eve girebiliyorum.. sabah 7:35 de cikilan evden koca bir iş günü ve üstüne yapilan master ile ancak 23:00 de noktalandirabiliyorum.. bu master bittiği noktada geçtiğim yerlerde çiçekler solsun, kediler beni görünce tıslasin, varlığımı hisseden bebekler ağlasın istiyorum.. çektiğim acılar dışardan bile hissedilsin.. üstüne üstlük bir de ayak bileğim ağrıyor..

ama halimize şükür! dimi anne? halimize şükür..

ben küçükten beri hasta bir çocuktum. yani benim kendimi bildiğim yer izmir tepecik hastanesidir ve kendimi bildikten yaklasik 10 saniye sonra köftemi çalan yan yataktaki dombili çocuk yüzünden insanları bildim.. hayatın sana "ne oluyor?" demene bile izin vermeyeceğini, hemen köfteni çalabileceğini öğrendim.. ama işte halimize şükürdü..

nihayetinde sık sık hastaneye düşüyorduk, ama öyle çaresiz bir hastaliğim da yoktu. hastaneye düşüyorsam hep inşaattan atladığım için, top oynadığım için, fayans üzerinde yokuştan kayıp düştüğüm için düşüyordum.. oysa onları yapamayanlar vardı..

garip annemin küçükten beri beni avutma yöntemiydi bu işte.. "ya bak sen böyle hastaneye yatiyorsun ama ya septik maskuviliti hastaligin olsaydi? ya kuşböğürtene tutulaydın?" diye saçma sapan hastalıklar söyler, ben de "tabi ya yazık o kuşböğürtenli çocuklara!" diye kendi kendime kemalettintuğculuk yapar o çocuklar için üzülürdüm..

sonra farkettim ki annemin bahsettiği hastaliklar bildiğin milyarda bir olan hastaliklardi. kadın bildiğin "ender hastaliklar" kitabi bulmuş, 6 milyarda bir olan hastaliklari bana "ya fikibok cikaydi bi tarafinda?" diye kitliyordu.. 17 yasinin civan anlarinda isyan ettim gari "ya 6 milyarda bir olan hastalik niye bende olsun be anne?" diye çıkıştım.. ergenlik boktan bir şey.. çıkışmamak gerek öyle..

velhasil şu halimize de şükür. nihayetinde japonyada olup, radyoaktivite ile zehirlenip, ve aynı zamanda sigaramiz bitmiş de olabilirdi ve sırtımızın en ulaşamadığımız yeri de kaşınıyor olabilirdi.. ama işte şükür halimize..

Cuma, Kasım 12, 2010

Trompet

Trompet

alem ilk maaşıyla elektronige yonelik iphone gibi ürünlere dadanirken, ssk primimin yattiği ilk ay deli cesaretiyle gittim aldım bu sarı ekipmandan.. serde bulunan çingenelik bir yana, nihayetinde tribun bandolarına özenen bir futbol severdim ben. hayallerimde bu sazı üfleyip taraftarı çoşturan,takımı en bedbaht anında ateşleyen bir adam olacaktım. şu amerikan beyzbol filmlerinde maçı kazandıran elamanı omuzlarıa aldıkları gibi alacaklardı beni omuzlarına "yaşa varol sen trompetçi" diyeceklerdi..

fakat 3 hafta geçmesine rağmen bu ekipmanı bırak dogru düzgün calmayi, daha dogru düzgün üfleyemedim bile. zira antreman yapmak için dayali döşeli 3 oda bir salon aile evleri kendisine hiç uygun değil.. daha önce bas gitar çalan biri olarak bas gitar çalışmak ne kadar kolaydı oysa.. bom bom caliyordun amfiye bağlamadan, kimsenin ruhu bile duymuyordu.. fakat aliyorsun bunu dudaklarının önüne "booom" diye çok afedersiniz çocuk gibi agzınızdan osuruk sesi cikartiyorsunuz ve tüm mahale ve komsu muhtarliklar inliyor bunun sesiyle.

sanirim o noktada bu aygıtın dügmesiz olanının niçin savaşlarda hucum marşı çalmak için kullanıldığını anladım. zira susturamiyorsun. alçak üfleyeyim aman kaynananm uyanmasın diyemiyorsun. çalışacaksan bangır bangır çalışacaksin.

internetten falan bakindin susturucu denen nesneler var. ama onlar da 90dolar arti kdv gibi bir fiyata "trompetini çalan kucagimiza oturur" edasinda satılmakta.. hayir benim aygit 300 dolar mi ne arkadaş, ücte birini senin susturucuna "ben çalamadım sen sustur" diye vermek, araba alıp 3 te bir fiyatına yan koltuğa oturtacak kız almaya benziyor (hoş yengeye yapılan yatirimlar toplandığında eş değer bir mebla çıkıyor ya neyse)

tüm o trompet ustalarının inanılmaz anlayışlı komşularının olduğunu düşünüyorum bu yüzden.. miles davis, herbie hitchcock falan bana cikip "tüm basarimi eşime aileme borçluyum" demesin.. siz tüm başarınızı albay emeklisi feridun beye, genç yaşında dul kalmış naimeye, kapıcı ihsana, tapu kadastroda memur fikret bey ve ailesine borçlusunuz.. bana laf anlatmayın..

velhasıl yine de her şeyiyle güzel bir enstruman. sesini kisma tuşu olsa daha güzel olacak ama şu haliyle şöyle yanık bir şekilde "artık sevmeyeceğim bütün kabahat benim" diye öttürebiliyorsun ya, ya da o günler gelecek ya bana yeter.. (ayrica duvarla alet arasina bir yastik koyarak gayet sesini kısabiliyorsun.. ama cok randimanli değil tabi)

Cuma, Eylül 24, 2010

Tüm Boktan İşler Eylül'de olur





Yeni açılmıştı okullar. Hazırlık yeni bitmiş orta okulun ilk sınıfında ilk kez o hafta bayrağa "korkma sönmez" diye sesleniyorduk okulun bahçesinde. Örgün eğitimimin (bu örgün kelimesine de ne takılmıştım bi aralar.. Atatürk mü örmüştü eğitimi? niye örgün bir tavırdaydı?) ilk haftaları acıyla doludur benim için. Çünkü tüm yaz boyunca evde oturan biri olarak, ilk hafta annemin gözetimi dışında gereksiz bir hayvanlıkla oradan oraya koşturabiliyordum. Eh bana getirisi de hastaneye yatmak oluyordu bu salak eğlencenin..

14 sene evvel bugün, yani Zeki Müren'in öldüğü gün İzmir Tepecik Hastanesindeydim. Tüm çocuk servisinde herkes alıyor, olayları idrak edemeyen 6 yaş altındakilerse millet ağlıyor, eksik kalmayalım düşüncesi ile ağlıyorlardı. (çocukların ağlamasının yüzde 20'si kıskançlık yüzünden, o ağlıyorsa ben de ağlayabilirim, demek yüzündendir)

Tepecik hastanesinin, 5. kattaki çocuk reyonu her hastane gibi yanyana onlarca odadan oluşuyordu. Ama kimin aklına geldiyse, o odaların arasında bir duvar yoktu. Yerine kocaman bir cam vardı. Mahremiyetin olmadığı bu durum, yatağından kalkamayan iki çocuğun camın arkasından birbirleriyle küfürleşip cama yumruk atmaları sonunda bitti. Camlara silme boya atılmış, artık yarısı beyaz boyalı birbirimizi göremediğimiz camlarla kaplı odalarımız olmuştu.

Ama işte Zeki Müren'in öldüğü gün camlarda daha boya yoktu ve 100 metre ilerden insanların Zeki Müren'e yas tuttuklarını görebiliyordunuz. (Hoş ben o sırada annemin sandviç getirmesini bekliyordum)

Toplu bir mutsuzluk hasıl olmuştu tüm hastaneye, ve belki de tüm Türkiye'ye.. İnsanlar kendilerini aşık eden, aşklarına arka plan olan, hüzünlerine, mutluluklarına müzik veren adamın gidişine ağlıyorlardı. Hiç tanımadıkları hiç görmedikleri, hiç canlı izlemedikleri birisini hayatlarına almış, hayatlarını onun varlığı ile meçhullükten uzaklaştırmış, özelleştirmişlerdi.

Ama işte hayat size kattıklarını geri almak üzere programlanmış. Çok mutlu oluyorsanız, illa ki bir gün üzülüyorsunuz. Doğuda (çok doğuda) ying yang diyorlar mesela buna, biraz yakında karma, sonra batıda bir sevdiğim şair "mutlu aşk yoktur" diyor. Çünkü herkes biliyor ki bizi çok mutlu eden şeyler, aynı zamanda bizi üzmek için kurulmuş saatli bombalar.

Memleketin ve benim kişisel tarihimde eylül hep boktan şeylerin olduğu bir ay olarak yer ediyor. Hayat 11 ayda verdiği tüm güzellikleri, sanki Eylül'de hasat ediyor.. muhtemelen aynı şeyden müzdarip birisi çok uzaklarda "beni Eylül bittiğinde uyandır" diyor..

Pazartesi, Ağustos 23, 2010

erken kalkmak!


eğri oturup doğru konuşmamız gerekirse, çağ dışı bir hadisedir erken kalkmak. zira saatin 6 ya kurulup uyanılması işinin tek amacı güneşten daha fazla yararlanılmasıdır. atalarımızın zamanında elektrik olmadığı, varsa bile çok pahalı olduğu için "aman işler karanlığa kalmasın, güneş varken güzel güzel yapalım işimizi" denmiş olsa gerek. ee arkadaş, gelmişsin 2010 yılına, nükleer enerji muhabbeti yapıyorsun, enerji dediğini elde etmenin türlü yolu var, hala ve hala sabahın bir köründe uyanmanın mantığı ne? bakır tencere ustası mısın ki sen "aman gezelim görelim ekibi gelir, hemen gideyim dükkanı açayım güneş batmadan çalışmayı bitirmeyeyim" diyesin.. gayet plazada çalışan, gün ortasında bile elektrik ampulundan istifade eden modern dünya insanısın, bu telaş niye?

üç kuruş elektrikten tasarruf edicem, ampul yakmayacağım diye 50 kuruş kahve ve onun getirisi kardioloji masrafın var ya senin.. onu ne yapıcaz? ama işte vizyon yok. ahvadından ne gördüyse onu tekrarlıyor mahdumları. saat 8 dedin mi iş başı.. "pardon niye 8 de iş başlatıyoruz" desen cevap yok. "söylesene yavşak, saat 11 de biten galatasaray maçını ağız tadıyla izledik diye niye çekiyoruz bu uykusuzluğu" diye detaya insen, yine karşında duvara konuşuyorsun sanki..

yazık vallahi yazık.. 21. yüzyılın ortasında hala orta çağ, hala çiftçi kafası.. yumurta alıcaz sanki kümesten.. avradını sevdiğimin globalleşmiş dünyası.. ulen hayır her şeyi geçtim, londra borsası 2 saat sonra açılıyor.. libor mibor derken iyi, niye ben o piçlerden 2 saat önce kalkıyorum dersen senden kötüsü yok.

gelin kaldıralım bu gerzek uygulamaları. diyelim ki "bugün 12 de açıyoruz hesapları arkadaş! icabında kepenkleri de akşam 9 da indiririz. 9 saat çalıştık olur" ne farkedecek? ne olacak allasen söyleyin bana ağalar, söyleyin bana beyler? ya yeter yemin ediyorum artık sabah kalkmaktan nevrim döndü..

Cuma, Haziran 18, 2010

babam gelince


Benim çocukluğum hep "baban gelince" lafıyla geçti. her şey babamın gelmesine bağlanmıştı. Mesela kişisel cehennemimi yaşadığım, hayatımın en bedbaht anları, yani hastaneden taburcu olup eve gitme bekleyişi anları hep "babam gelince" sonlanırdı.

Cuma günüdür.. hastaneden saat 1 gibi taburcu olduysam, babamın 7 de gelecek servisini beklerdim 6 saat.. hastanede hasta olmadan yatmak dünyanın en sıkıcı işlerinden birisidir açıkcası. hastalığın, orada yatmanın verdiği bir tevekkül, kabulleniş varken taburcu olduğunda orada kalmanın hiç bir nedeni yoktur ve bu kanına dokunur. rusya'ya dalmakta hiç bir sakınca görmeyen napolyon gibi hissedersin kendini "ulen eve gidebilir, atari oynayabilirken, burada her an bir yerden hamam böceği firlayabilecek ve iğrenç ilaç kokan yerde niye kalıyorum, üstelik osman da sürekli osuruyor" der insan.. ama işte babam gelince alıp götürecektir.. o zaman aklıma gelmemişti ama, sanırım annem beni otobüse bindirmekten çekiniyordu. ya çok çirkin ve rahatsiz ediciydim, ya da hastaneden yeni çıkmış bir çocuğun otobüse yakışmayacağını düşünüyordu.. bilmiyorum. taksi konusuna hiç değinmiyorum. taksi'nin lugatima girişi 15 yaş civarındadır.

Sonra mesela anneannem'den ayrılmalar da hep babam gelince olmuştur. Nasıl bir sistemle yerleştiysek izmire, veya nasıl bir servisi varsa babamın, 7 yaşındaki bir uur için, tüm stratejik bölgelerden geçiyordu o servis işte, ve her şey babam gelince çözümleniyordu.

Kötü şeyler de olurdu tabi babam gelince. Mesela onur'un kafasına vurduğum rakı şişesinin hesabı babam gelince çözülürdü. Ne olursa, ne biterse her şey babam gelinceydi.

Böyle şartlar altında, babam gelince neler olabileceğini biliyordum. Hazırdım açıkcası. Ama hiç bir zaman "babam gidince" ne olacağını bilemedim, hazırlanamadim. İşte o yüzden geçtiğimiz eylül ikinci kez başıma gelen "baba'nın kalp krizi geçirmesi" hadisesine hazırlıksız yakalandım.. birincisinden deneyim aldığımı düşünüyordum ama pek becerememişim sanırım. ne yapacağımı bilemedim, elimi ayağımı nereye koyacağımı sezemedim.

Bir şekilde alışmak gerek sanırım ama, tüm o gelince gerçekleşen güzelliklerden çok, kendi başına ayakta durabilmeye alışmalı. komik bir şeyi paylaşamamaya, galatasaray'in yeni transferini anlatamamaya, geceleyin üstün açıldığında üşümeye alışmalı insan..

yok ama yok.. böyle bir şeye alışmamalı insan.. hazırlanmamalı buna..

Pazartesi, Haziran 14, 2010

işçi sınıfı kahramanı (h. ş. #47 )





Kendimi zengin/seçkin yerlerde, asla huzurlu hissetmedim. Onların normalleri, benim işçi sınıfı ailemin normalleri ile derinden çarpıştı. Hiç bir zaman punk yıldızları gibi "sid vicious" gibi "hepinizin mina koyim" diye olay yaratmadım kabul (ki oysa küfür işçi sınıfının ağzında güldür) ama işte o yaşlandıkça içine girdiğim, arkadaşlarımca davet edildiğim, bir şekilde sosyal statümün değişmesi ile ortak olduğum dünya hiç bir zaman sarmadı beni. bilmiyorum sarmayacak da.

ben şu anki yaşımın iki katına geldiğimde (babam ile aramizda kaç yıl fark olacak sorusunun cevabını yorumlarda yazarsanız sevinirim) hala istanbul'da köprü trafiğinde ferrari'ye mendil satmak isteyen adama üzüleceğim, findikli'dan dolmuşla yukarı çıkarken 3 tane domuzcuk tarafından bile yıkılabilecek bir evin balkonuna çamaşır asan kadının bir yandan da yan villada havuzda yüzenlere bakmaya çalışmasını yadırgayacağım. Hiç bir zaman kalamışta, marina'da "murphy's dance club" da eğlenemeyeceğim doğru düzgün..


hayatın o bitmez tükenmez yeşilçamında kendime verdiğim roller var sanırım. ben hiç bir zaman zengin piçi oktay rolünde göremedim kendimi mesela, evi tavuk kümesine çeviren tarık akan hiç olamadım, ferhan şensoy gibi bir kıza bakmayı hiç içime sindiremedim, ben hep "çaldı paramı hakim bey, ama helal olsun be sana osman!" diyen kadir savun rollerine uygun gördüm kendimi, şu bilmem kaç sene tıp fakultesinde okumuş, icabında fransalara gitmiş doktor nubar terziyan'ın "yoo paraya hiç gerek yok, o parayla ilaç alırsınız" demesini yakın buldum kendi sözlerime.. tüm o eğitime, tüm paraya rağmen dediğim gibi, hiç bir zaman işçi sınıfı çocuğu olmaktan kurtulamayacağım. bunla da gayet gurur duyuyorum.

bu arada şarkıları indirmek için link istediklerini söyleyen bir kaç mail aldım. o yüzden sanırım indirme linki de koymalı. şu şekil..

Çarşamba, Haziran 02, 2010

diplomatik dil

(bu fotoda 17 diplomat, 13 büyük elçi var. ama kimin şalgam içtiğini görüyorsunuz!!!)

şimdi bu uluslararası neşriyata bir şekilde muhattabız ya, ülkeler birleşmiş milletler'e gidiyor, o ona nota veriyor, bu şunu ayıplıyor ya, benim yegane anladığım iş tüm ülkelerin birbirinden alıngan olduğu.

zilyon tane dilin olduğu bir dünyada diplomasi apayri bir dilde gidiyor.. başta "ülkelerin elçileri bir iki kelimede anlaşamadı" dediklerinde olayın daha ciddi olduğunu düşünür olayın şu şekilde olduğunu hayal ederdim

"ve iş bu bildirgeyi sonlandırırken, hepinizin orospu çocuğu olduğunu bildirmek isteriz"

işte bir kısım ülke "efendim böyle bir cümleyi nasıl koyariz bildirgeye" falan diyorlar sanıyordum. ama olay resmen tiriviri kelimeler üzerineymiş.. vay efendim virgülü oraya koyduk olmadı, burada böyle bir şey dedik iç işleri tartışmaya başladık.. aleni olarak incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular.

bu kadar killatmanın iki nedeni var diye düşünüyorum ben.. birincisi geçmişte yaşananlardan öğrenilenler:

-selamun aleyküm bay timur. izinsiz olarak osmanlının topraklarına girdiniz lütfen çıkın. öptüm bye.

şeklinde bir yaklaşım, size geri gelecek bir kelle ile sonuçlandığından olayı daha anlaşılmaz, "bu böyle demiş olabilir ama demiş de olmayabilir, o yüzden bence bir şey yapmayalım" dedirtecek bir seviyeye çekmiş olabilir..

ikincisi de, ciddi manada diplomatlar "o kadar eğitim aldık, bu kadar staj yaptik çay getirip götürdük, ankaragücünün deplasman otobüsünden daha az ekipman barindiran bir gemiye yapilan mudahaleyi kinarken illa ki killatmali, egitimimizin hakkını vermeliyiz" diyor olmalilar..


http://m.friendfeed-media.com/d74c0afa1d2a366d8dc11012d8e3a873ae67d1b0
(ankaragücü deplasman otobusu ile karsilassa demek ki israil ordusu, feleklerini sasiracaklar)

yoksa ben olsam orada başta, yapacağım bildirge basit (zira uzaktan söylüyorsun):

"sevgili israil, sizi ezelden beri severdik, ecdadimiz da sevmiş. ama bize yanlış yaptınız! puştluk sergilediniz, oraya gelirsek allahınızı şaşırtırız ipnetorlar!!!! akıllı olun! gazze'nin de kapısını açın, küfrettirmeyin lan insani!!!!!!111111"

Cuma, Nisan 02, 2010

ben ölürsem, akşam üstü zombi olarak geri gelirim

Bir kaç gündür bir şeyler yazmaya çalışıyorum ama konuyu kafamda toparlayamadım. Pat diye şunu diyeyim ama, doğduğum günden yaklaşık 15 yaşıma kadar alt komşum olan, çocukluğumu resmen evinde geçirdiğim, elinde büyüdüğüm, dedem olmadığı için alenen dede bildiğim insanı kaybettim..
15 yaşımdayken salak bir olaydan dolayı (evlerini su basmıştı ve biz çatıyı düzeltirken evlerine su basmasını sağlayacak düzenlemeler yaptığımızı söylemişlerdi) taşınmışlardı buralardan, o yüzden kendimi bildiğim zamanlarda, anılarımın yeşerdiği anlarda pek etkisi yok ali amca'nın. Ama işte gittiğinde bir garip oldum. Çocukluğuma ait bir şeyleri daha kaybetmek, çok çok çaresiz kalınca geriye dönebilme lüksünü yitirmek garip bir şey.

Böyle Barış Manço'nun geçmişe dair hüzünü bende de var diyip geçiştirmeye çalışıyorum. O başkalarına dandik gelen.. Bakın işte yazımın tıkandığı yer burası. Buradan sonra anlatacak bir şeyim kalmıyor. Ali Amca evet çocukluğumun kahramanlarından bir tanesi, evet her daim inanılmaz güldüğüm adam, ama ölünce kalbimin parçalanmadığı, yoksunluk hissiyle yanmadığım birisi. Dediğim gibi kendimi bildiğimde, pek karşılaşmadık Ali amcayla. Hangi şarkıları sever, ne yer, ne içer, futboldan hoşlanır mı, hangi dizileri izler, "dizim başlıyor evime gideyim" der mi bilmiyorum. Benim hatırladığım Ali amca'nın süper huysuz olduğu, ama benim 5-6 yaşında dayak yediğim zaman ya da canım sıkıldığında 4. katta tıpış tıpış "ben geldim" diye evine gitmem, "uğurum aç mısın" diyip bana omlet yapışları, beni çok sevmesinin yanında babam gelince "alın piçinizi burdan" demeleri, çay ocağına uğradığımızda annemle direk bana gazoz açması, falanı filanı.. O yüzden mezara girdiğinde, o adamın üstüne tahtalar konup, garip hasırdan şey örtüldüğünde gözlerimin dolduğu birisi.. Nur içinde yatsın..

Ha bu arada vasiyetim olsun, eğer dini bir zorunluluğu yoksa ben o tahtaları ve hasır'ı istemiyorum.. Bilmeyenler görmeyenler için söyleyeyim, insanı toprağa koyduktan sonra, kabrin genişliğinin iki katı uzunlugunda tahtalar capraz olarak konuyor naaşın üstüne.. onun üstüne de hasır gibi bir şey örtülüyor.. Hani hesapta ilerde zombi olursa çıkmasın, olduğu yerde eşelensin.. İşte bu yüzden istemiyorum ben o hasırları. Zombi olmak istiyorum. Ölümsüzlüğe yapıtlarımla değil bizzat ölmeyerek ulaşmak istiyorum. İslam kolaylık diniyse, mezarlardan çıkmamız da kolay olmalı! O yüzden mesela beni 2 metre aşağıya değil de 30 santim aşağıya falan gömün.. Saçmalık olmasın. O kadar aşağıdan nasıl yukarı çıkabilirim?

Cuma, Mart 26, 2010

bir başka ülkeye bir başka denize giderim dedim




Bloga geçen sene olduğu kadar yazı yazmak gelmiyordu içimden bir süredir. Bu bir sürenin başlangıcı, benim buradan tanıştığım ve bir şekil pek çok sevdiğim insanla konuşmayı kesmemize denk geliyor.. garipti insan olay gerçekleşince sonuçlarının buraya varabileceğini düşünmüyor (oysa ki atatürk'ün ileri görüşlülüğü vardı.) sıradan işler işte,bilirsiniz seversiniz, belki aşık olur, beraber şarkılar dinlersiniz, sinemada karanlıkta öpüşürsünüz, çoğu şey onun adıyla başlar, bir kitap alırsınız o okusun diye, yalnız hissetmesinzi kendinizi, ama sonra mutsuz bir şey olur, toparlar gibi olursunuz biraz ama sonra olmaz, nihayetinde ayrılınır. ve bir süre, yeni anılar edinilinceye kadar, onunla gidilen mekanlara gitmek, onunla yapılan işleri yapmak istemezsiniz. lafı uzatmayayım, işte bu blogger zimbirtisi da benim "onuhatırlatanşeyler" kutumda en üstte bir yerlerde duruyordu. bloga girip onu hatırlamamak imkansızdı.

içimde nasıl bir yılmaz güney besliyorsam, nasıl bir "kayıp kentin yakışıklısı" durumlarındaysam, şehri terkedesim geliyor böyle anlarda. terkedemeyince de blogger'ı terkettim. (oysa ki atatürk izmir'i yakmadı latife'den ayrıldığında.) ama olay kavafis'in şiirine bağlandı:

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,
"bundan daha iyi başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim ülkede."


bana sorarsan bu gayet şirin aslında.. full house dizisindeki jeff amca'nın aşk acısı gibi bir tatlılıkta.. ben olmasam, dışardan birisi olsa "abi ısırgan otları bile bana onu hatırlatıyor" dese, yanaklarını tutup mıncırasım gelir.. ama insan kendisi yaşayınca hiç öyle değil. kokoreçlerin, eko'da oturmanın, starbuckstaki köşenin, düşünecek hiç bir şey olmadığı zamanlarda ekimden beri aklıma onu getirmesi acıklı.. blogger'ın temasını onun beğenisiyle oluşturduğum için blogger'a girememek ise acınası.. ama işte insan dönüyor. dönmek zorunda..

bu "sensizyapamıyorumculuk" veya "seniunutamadımcılık" erkekte daha yaygın sanırım. ya da en azından bunu dile getirmek erkeğe mahsus.. televizyon programlarinda da böyle. paso erkekler çıkıp "karımı geri istiyorum" ayağına yatıyorlar.. oysa kadın yoluna daha rahat bakıyor. "bu ilişkiyi atlattık, benim yemek yapmam değil karnımızın doyması önemliydi, önümüzdeki ilişkilere bakıcaz artık" diyebiliyor. oysa biz erkekler gerçekten aşık olduğumuz zaman, kapısının önünde "seni seviyorum!" yazıp yağmurun altında bekleyebiliyoruz.. bir kızı bunu yaparken görebilir misiniz? göremezsiniz.. emel sayın hariç hiç bir kadın hissederecek söylememiştir "ben seni unutmak için sevmedim" şarkısını..

Her neyse.. az önce gecenin bir körü cep telefonumu kurcalarken nasıl olduysa simdeki numaraları gördüm. bu prensesle biz o amerikaya doktora yapmaya gidecek diye ayrılmıştık özünde. ben de amerikadadır diye, "senziz yapamiyom dülaaaay!"'dan sonra gelen en ezik ikinci mesajı attım.. tak cevap geldi "kimsiniz" diye.. benim kalbim o vakit alien filmlerindeki yaratik gibi "gogus kafesine sığmam taşarım" demeye başladı ki aklım "yanlış numara" yazmayı akıl etti.. ama vucut içindeki iç savaşı gerzek kalbim kazanınca "uur" diye ikinci bir mesaj attım..

işte o mesajın nedenidir buraya tekrar yazı yazmaya devam etmem gerektiğini gösteren şey.. "lütfen bir daha buraya mesaj atma".. hell yeah! türkçesi "amerikaya gitmedim ve sevgilimle çok mutlu yaşıyorum" herkesin hayatı kendisine tabii ki.. ben en azından artık onsuz da eko'ya oturabileceğim..

"Düne ait ne varsa dünle beraber gitti cancağazım, şimdi yeni şeyler söylemek lazim"

Pazar, Şubat 07, 2010

help i've done it again!




sylvia plath'in acaip sevdigim bir şiiri var.. lady lazarus diye de başlık katmışlar çok şekil olarak.. işte lazarus'un hikayesi aşikar, ölüyor diriliyor falan türlü korkunçluklar..

şiir:
iste yine yaptim
her on yilda bir
böyle bir tane beceririm
bir tür ayakli mucize, tenim
bir nazi lamba siperligi kadar parlak...

diye akip gidiyor.. ölümden intihardan bahsediyor.. velhasil dediğim gibi çok severim.. ama tabi elalem ölümden intihardan bahsederken benim için şiir şöyle ancak
işte yine yaptim
her 3 gece bir
böyle bir tane beceririm
yarim ekmeğin içine tahin helvasi koyarim
içinde de antep fistiklari..

ama doydum yemin ediyoruma acaip doydum.. 83 kiloyum hala.. sorun yok! tepişiyorum sabah akşam twister denen hadisede.. kilo vermeyeyim bi süre, tahin helva yiyeyim ama..

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Aman tertip can tertip

gündemi geriden takip eden "oral çalışlar" yazıları gibi olacak ama ancak fırsat bulabildim.. bir hafta önce bugün bir süreliğine sivilde son kez gördüm arkadaşlarımı. "her türk asker doğar" düsturu gereği gidip paşa paşa birliklerine teslim oldular cumartesi günü. ben de arkalarından bakakaldım.. hiç bir zaman askere gitmeyecek olmanın verdiği rahatlıkla (hemofili olduğumdan askerde pek rahat edemeyeceğim için almıyorlar askere) girdim saatlerce internetlerde nerelerde ne yapacaklarını, çok üşüyüp üşümeyeceklerini, talimlerinin nasıl olacağını, neresinin zor neresinin kebap olduğunu okudum durdum..

şunu düşünüyorum da, arkadaşlarım için böyle endişeleniyor, çaresiz hissediyorsam kim bilir çocuğum için ne hissedeceğim? 30 sene sonrası derdim oldu.. asla ama asla bu yüzden erkek çocuğum olsun istemiyorum.erkek çocuğum doğduktan sonra bir gün psikiatr koltuğunda "onun askere gidecek olmasından öyle çok endişe ediyorum ki mamasını bile ısıtmadan verip onu askere hazırlıyorum" diye yakarabilirim. böyle olmasını istemiyorum.. "sayılı gün gelir geçer" rahatlığına ermem gerek böyle günlerde..

itiraf ediyorum ki, arkadaşlara hediye olarak aldığım şafak kartlarından bir tane de ben aldım.. fotosunu nette bulamadim ama anlatayim. katlandiginda cüzdan kadar bir eni boyu olan bir kagit parçası düşünün açıldığında 30 santim falan oluyor. 4 tane yüzü var işte. önlü arkali bi yüzünde vatanla ilgili, hasretle ilgili bir şiir, takvim, karalanıp şafak sayılacak rakamlar, bir tane daha şiir var. öteki tarafinda ise aysun kayacı, gizem özdilli'nin falan fotoları var. tertip'e yardımcı olsun diye askerde..

tüm bu salaklık içinde her türk asker doğmamalı bence. nasıl ki her türk kimyager, atom mühendisi, iktisatçı olarak doğmuyorsa asker de doğmamalı işte. ben kiyamiyorum yoksa arkadaş, adnan üşür diyorum, eser yapamaz diyorum, ozana ters bir şeyler söylerler sinir olur, kamil düşebilir, murat acıkır diyorum.. arkadaşlarıma daha kıyamazken baba olursam ne olur bilemem..

Cuma, Kasım 27, 2009

Tuna Kiremitçi kitabımı imzaladı heyuuuu!


Dün arkadaslarla oturup Hometown'da bira içiyoruz. hayatım boyunca hangi sokağın hangisi olduğunu çözemedim ama ya gazi kadınlarda ya da muzaffer izgü'de işte. izmirde garip bir şekilde böyle bir hiyerarşi kurulu. ilk içmeye başladığınızda genelde sardunya sokağında takılıyorsunuz, yaş ilerledikçe daha beriye geliyorsunuz. en yaşlılar eko'da oturuyor mesela.

her neyse bir adam geçiyordu sokaktan, ama yanındaki inanilmaz güzel kadindan dolayi aleni olarak bir adamdi ve hiç bir vasfi yoktu benim için. sonra arkadas dürtükledi "bak tuna kiremitçi'nin çakması diye".. bir aşağıya bir yukari gittiler, kimse bunlari tanimiyor, ben kadinin poposuna odakli dikizliyorken geldiler hometown'a girdiler. orada katekulliye geldim ben, kendimi birden "pardon siz tuna kiremitçi misiniz biz arkadaslarimla iddia'ya girdik de" derken buldum kendimi.. ama tabi bunu buraya yazdığım gibi söylemedim. aleni bir tribun delikanlisi gibi "bilader, tuna sen misin? kiremitçi olan?" demiş olabilirim zira o dev cusseli gobekli, benden cirkin duran adam ürktü benden bi. her neyse evet oyum deyince, ben hop masaya geri döndüm. dedim böyle böyle. cebimde de kitap var, futbol ateşi (fever pitch) tak bir kalem çıktı ben yine kendimi tuna'nın önünde sarışın kızın gözlerine bakarken buldum "imzalar mısınız lütfen" i sanırım "imzala lan ben hatuna bakicam" diye algilamis olacak ki bir ürkek imza atti, adimi bile sormadi, kiza da ingilizce "you know nick hornby?" gibi bir şeyler zirvaladi. emin değilim, kizin gözleri güzeldi ama..

author'un bu tuna kiremitçi, cezmi ersoz gibi insanlar için inanilmaz bir saptaması var. adam senden cirkin olabilir, adam senden kötü konusuyor ve yaziyor olabilir, ama adam devamli yazdigindan, bir de böyle kizla konusurken birden nasil yapiyorsa lafi bulutlara, yildizlara, gokkusaginin renkleri ile kizin gözlerine getirebildiklerinden böyle enfes kizlarla takiliyorlar.. hoş iclal aydin enfes sayilmaz..

her neyse, son olarak kendime not düşeyim, ilerde bir gün yazar olursan, asla ama asla baskasinin kitabini imzalama. bunu "nick hornby'se imzalarim" diyerek hiç yapma. inanilmaz taşak konusu oluyorsun.. (sırf bu taşağı yapmak için imzalattik kabul, "ulan herif imzalar mi baskasinin kitabini deneyelim bakalim" dedim mesela, imzaladı)