Pazar, Temmuz 07, 2013

gargamelin şirinlere yenilmesi rezaleti


gezi direnişinin tüm sevimliliğine ve bunlara mudahale eden kolluk kuvvetlerinin tüm sevimsizliğine bizim gibi 80 çocukları direkt "şirinlerde" örnekleyebilir..



lakin bizim aksimize, bu sirinlerin cümlesinin işleri gücleri degersizdir.. tamamen bir "zeroes" durumu.. "merakli","tembel","süslü".. pasif direnişin kralını yapıyor adamlar orada.. tamam gezi parkı olsaydı bu çok haklıydı.. kaslı, sakarla çok sevimli bir gezi direnişi yaparsin da , senin gargamel'e karşı haklı mucadelende şirinlige ihtiyacin yok ki arkadas! senin "keskin nişanci şirin"'e ne bileyim efendim "mayın döşeyici şirin","bubi tuzagi sirin" e falan ihtiyacin var.. o gargamel denilen, doyumsuz ibine (ki kendisi istese bin tane, milyon tane daha şirin yapabilir) eni konu "gözlüklü şirin" in içlerinde bulundugu, tamamen bi boka yaramayan yeteneklere sahip 100 bilemedin 200 tane "şirin" e yeniliyor..

yapmayin allaskina! buna benim diyen insan güler..



Pazartesi, Temmuz 01, 2013

Artık devir değişti, e tabi Explorer da değişti!

Değişim hayatın her alanında kaçınılmaz bir şekilde yaşanıyor. Konu teknoloji olunca değişimin hızına ayak uydurmak daha zorlaşıyor. Bir zamanların efsane tarayıcısı olan Internet Explorer da, çağa ayak uyduramadığı gerekçesiyle kullanıcılar tarafından bırakılmıştı. Ancak son zamanlarda Internet Explorer çıkardığı yepyeni versiyonuyla tamamen değiştiğini söylüyor.

''www.explorerdegisinceben.com'' adında bir blog açan Internet Explorer, geçmişte eleştiri yağmuruna tutulduğu eski versiyonlarıyla bizzat kendisi dalga geçiyor. Yeni IE10’un eskisiyle alakası olmadığının altını çiziyor.

Bu değişim, blog’da pek çok görsel ve video ile anlatılıyor. Özellikle, 90’ların ünlü yıldızları ile Vine’ı buluşturan videolar bir başka dikkat çekiyor. Bu videolarda yıldızlar eski şarkılarından birer bölüm söylüyor, ardından da ‘’#explorerdegisincebenben’’ hashtag’ini gösteriyorlar. Videoları izlerken insanlar, özellikle 90’larda çocuk olanlar zamanın çok hızlı geçtiğini anlıyor. İzleyenler, kendi değişimlerini #explorerdegisincebenben etiketiyle Twitter’da paylaşmaya başlamışlar bile.

www.explorerdegisinceben.com



Bir bumads advertorial içeriğidir.

Çarşamba, Haziran 19, 2013

Biber Gazı Üzerine

Direnişe aktif olarak katılan akademisyen bir arkadaşım kendisini tutamayarak "ben de bir şeyler yazmak istiyorum" dedi.. ben çok uzaklarda olduğum için, benim gibi milyarlarca (akp terminolojisi bu) insan gibi merak ediyorum kaldırım seviyesinde olan bitenleri.. eli yüzü düzgün yazılar okumak bu yüzden önemli.. aşağıda bir tanesi var.. isim veremiyorum şu anda, bir sıkıntı olursa ben yazdım diyelim.. 



Biber Gazı: Spekülatif Bir Yaklaşım
Bu yazının kaleme alındığı günün sabahında Ankara sokaklarında polisin biber gazı ve TOMA’larından akıttığı kimyasal karışımlı basınçlı su ile müdahalesi sürüyordu.  Bir gün öncesinde İstanbul’da da benzer görüntüler vardı. Kullanılan biber gazı kapsüllerinin yüz binleri aştığı söylentileri vardı. Geçtiğimiz günler, orantısız polis müdahalelerini, hükümetin hamlelerini, Gezi Parkı direnişçilerinin mücadelelerini ve ülkenin kısır siyasi tartışmalarını alaşağı eden matrak hallerini izlemekle geçti. Yurt çapında gerçekleşen Gezi Parkı eylemleri, polis müdahalelerinin sonuçları birçok gazetede, televizyonda, sosyal medyada tartışıldı, tartışılmaya da devam ediyor. Bu yazının amacı bu tartışmaları yinelemek değil, haklı olarak şeytanileştirilen biber gazlı ve TOMA’lı müdahalelerin Gezi Parkı eylemleri üzerindeki etkilerini farklı bir açıdan tartışmaya çalışmaktır. Bir adım geri çekilip eylemlere uzaktan bakmak, eylemlerin genel halini ifade etmek ve müdahale yöntemlerinin eylemi nasıl yönlendirdiğini tartışmak amaçlıdır. Biber gazlı ve TOMA’lı müdahalelerin eylem psikolojisini nasıl şekillendirdiğini tartışmak esas amaçtır. Bununla birlikte spekülatif olacağım, tartışma yaratacağım derken insanların yaralarını ve acılarını önemsemez görünmek yazıyı yazarken yaşanan en büyük çekincedir.


Biber gazının insan ve hayvan fizyolojisine olumsuz etkilerini tartışmayı bir kenara bırakıyorum. 15 Ağustos 2012 tarihinde dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin tarafından yapılan “Biber gazımız yüzde yüz doğaldır” açıklamasına cevaben Türk Toraks Derneği’nin yayınladığı kısa bildiri, biber gazının olumsuz etkileri konusunda yeterince ikna edicidir. Son günlerde internette, sosyal medyada ve diğer yayın organlarında konu ile ilgili tartışmalar sürmekte, biber gazının olumsuz etkileri uzun uzun tartışılmaktadır. Solunum hastalıkları, kalp rahatsızlıkları olan kişiler üzerinde bu türlü müdahalelerin etkisinin de nasıl ölümcül olabileceğine geçtiğimiz günlerde hep birlikte şahit olduk. Söz konusu eylemlerde biber gazının kullanım şekli (atış açısı, atış mesafesi vb.) gaz solumanın hasarı konusundaki tartışmayı maalesef geride bırakmıştır. Biber gazı silahlarının bir tüfek edasıyla eylemcilerin vücutlarına hedeflendiğinin, kaçan eylemcilerin -sırf biraz daha işkence olsun diye- “koşu yollarına” biber gazlarının atıldığının, bazı zamanlarda TOMA’lardan sıkılan suyun vicdansızca, öldürücü şekilde kullanıldığının da farkında olmak güç değildir.


Gelelim biber gazının faydalarına: Tartışmanın ilk argümanı biber gazının eylemciler üzerindeki etkisinin yıldırıcı değil de dağıtıcı olmasıdır. Biber gazına maruz kalan eylemciler, eylem yapma iradelerinden ve fiziksel güçlerinden çok da bir şey kaybetmemekte, gaz atılmış bölgeden kaçarak olumsuz etkilerden arınmayı beklemekte, akabinde tekrar polisin karşısında durma kuvvetini kendilerinde bulabilmektedirler. Hatta bu süreç içinde yükselen heyecanları ve gerilen sinirleri ile eylem kararlılıkları artmaktadır. Dağıtılan ve kaçışan eylemcilerin tekrar polis karşısında toparlanması ile eylemlilik süresi uzamakta ve bunun yanında eylemcilerin müdahalelerden ötürü hissettikleri korku, etkilerin geçici olması nedeniyle azalmaktadır. Bununla birlikte sosyal medyada, televizyonlarda olanları gören, kendisi de orada bulunmak isteyen ancak haklı olarak korku hisseden kişiler de müdahalelerin sonuçlarının sanıldığı kadar ciddi olmadığını düşünüp meydanlara inmektedirler.


Konu ile ilgili bir diğer argüman ise biber gazı ve TOMA ile müdahalelerin polis ile eylemciler arasında fiziksel çarpışmayı engelleyen bir hat oluşturmasıdır. Nitekim gaz ve su müdahalesi ile eylemciler polis ile birebir kavgaya tutuşmamakta, bu tür kavgalardan ötürü ortaya çıkabilecek vahim olayların önüne geçilebilmektedir. Bu vahim etkiyi acısını yüreğimizde hissettiğimiz rahmetli Ethem Sarısülük’ün vurulma anında görmekteyiz. (http://www.youtube.com/watch?v=HfwqxRKtKTE) Görüntülerde polis, göstericiler ile yakın mesafede mücadeleye girmiş, karşılıklı kavganın sonucunda panikleyen polis memuru silahını ateşlemiş ve genç bir arkadaşımızın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Zor şartlarda çalışan, psikolojik olarak baskı altında olan, deneyimsiz, bu tür olaylara nasıl tepki vereceğini bilmeyen ve birebir kavga halinde kendi can güvenliğini korumaya çalışan diğer polis memurlarının da benzer refleksler gösterebileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Bu nedenle biber gazının ve TOMA’lı müdahalelerin polis ve göstericiler arasında yarattığı mesafe de eylemlerin gidişatını etkilemiştir. Polis ile birebir kavgaya girmek istemeyen ve eylemcilerin büyük çoğunluğunu oluşturan kitleler için bu türden bir hat eylemlilik halinin sürekliliği sağlanmıştır.


Bu argümanlar ışığında düşünüldüğü vakit biber gazı ve TOMA’lı müdahalelerin eylemcileri bezdirip geri çekilmeye, eylemlerinden vazgeçirmeye zorlamaktan çok eylem süresinin uzamasında ve eylem kararlılığının sağlamlaştırılmasında da etkili olduğu düşünülmektedir. Çoluğuyla çocuğuyla eylemlere gelmiş insanlara, hayatında o ana hiç eyleme katılmamış gençlere, düzene isyan eden kişilere bu denli müdahalelerin yapılması, taraflar arasında var olan açık orantısızlığın yarattığı mağduriyet ve bunun yarattığı daha güçlü isyan Gezi Parkı eylemlerinin meşruiyetini pekiştirmiştir. Polis ve emir verenleri tarafından bu tür eylemlere karşı takınılacak en etkili tavrın “müdahalesizlik” olduğu düşünülmelidir. Eğer böyle bir tavır takınılsa idi, kitlelerin gerginliğini tırmandıran faktörler dışarıda kalmış olacak, eylemler bugünkü haline gelmeyecekti. Belki de ülkenin gidişatından rahatsız olan bireylerin birçoğu  bugün kitleleşmeden en uzak halleriyle evlerinin konforunda yaşamaya devam edecekti. 

Pazar, Haziran 02, 2013

Sivil Kalkınmada Ne oldu / Ne istiyoruz

cuma sabahi sabah ezanlarindan hemen sonra başladı her şey..

uykusuz sinekli bir gecede pınar oğün'ün taksim gezi parkından ipadi ile yaptığı yayını izlerken gördük ilk hareketleri. polis, kendisine kitap okuyan, oturan, şarkı söyleyen insanları uyarmadan saldırdı.. 



gezi parkındaki grup 1 saatte dağıldığında, taksim meydanından cihangire, istiklale belki de evlerine gidiyorlardı.. ama polis durmadı.. uzaklaşanların arkasından saldırdı.. mobese kameralarında izledik biz, kapanana kadar.. polis o an durmadı, ama bir halkın ondan sonra durmayacağını bilmiyordu..

son 50 saattir, meydanlarda her düşünceden, her ırktan, her cinsiyetten yüzbinlerce, belki de gezi parkını pek de umursamayan insan var.. insanlar 11 senedir, aslında kendilerini çok da rahatsız etmeyen yasakları, çirkinlikleri içlerine atmışlar,

-aslında bırakmak lazım bu sigarayı, diyen tiryakiler sigaraları hakkında bu kadar konuşulmasını aşağılanmalarını atmışlar içlerine
-roboski'yi, reyhanlı'yı unutamamışlar unuttuklarını sansalar da
-izledikleri dizi yayından kalkmış hükümet tarafından binbir laf söylenerek, beğenirleri aşağılanırken dizi bittikten sonra başka dizi izlemişler aynı saatte ama bi yerde kalmış büyük lokma gibi
-saat 22 den sonra alkol almamak çok da dert değilmiş ama ayyaş olarak nitelendirilmek, içki içecekleri yerin ve saatin bildirilmesi dokunmuş insanlara
-19 mayısta,23 nisanda zaten stadyuma giden birisi olmamış hiç bir zaman, uyumuş evinde senelerce ama istese de gidemeyecek olmak koymuş,
-barışı istemiş iki halk arasında, ama bu açılım süreci, şehit babası olan bakkalının gözlerine bakmasını biraz zorlaştırmış sabahları
-hayatında kürtaj yaptırmamış, yaptırmayı düşünmemiş bile ama kürtaj olması gerekirse olamaz diye korkmuş, kürtaj olması gerekirse ahlaksız diye nitelendirilmekten ürkmüş
-ülkenin kalkınmasını, ucuz enerjiyi istemişler ama nükleere pek sıcak bakmamışlar, hesleri pek sevmemişler.. ama sevmeyenlere hakaret edildiği için susmuşlar.. kabul etmişler ülkenin kalkınmasıyla yetinmeyi
-en pahalı benzini kullanmışlar senelerce, ama ülkenin ekonomisi büyümüş, imfye falan borç verilmiş, ama her benzin istasyonuna girişte unutulmuş kalkınan ekonomi
-zaten gitmediği emek sinemasının yıkılmasına karşı çıkanların üzerine saldıran polisi görüp "madem meraklıydınız gitseydiniz de kar etseydi sinema" diyip de haksızlığın içine oturması

ve daha niceleri.. iktidarın uygularken,uygulanmasından rahatsızlık duyabilecek kesimleri aşağıladığı nice kararının doldurduğu bardak bir şafak vakti masum insanların üzerine inen joplar ve biber gazlarıyla taştı.. şimdi insanlar durmuyor.. insanlar artık tolere etmek istemiyor bazı şeyleri.. onlar gibi düşünmedikleri için aşağılanmak hor görülmek istemiyor.. işte o yüzden her kesimden, her ırktan her cinsiyetten insan var sokakta.. ne mi istiyorlar

1. Emniyet Müdürünün, Valinin, İç İşleri Bakanının görevden alınıp samimi bir şekilde özür dilenmesini. Halkına zulüm ettiği için pişman olmasını
2. Herkesin demokratik haklarının tanınmasını ve avrupa insan hakları sözleşmesinin uygulanmasını.
3. Onlar gibi düşünmediği için aşağılanmamayı, hor görülmemeyi.  Yapılacak yeni kanunlardan rahatsız olabilecekse kendisiyle dalga geçilmemesini.
4. Onlardan olmadığı için baskı görmemeyi. Özgür haber alabilmeyi. 

şiddetin durmasını istiyorum ben, sonuna kadar hem de.. ama türkiyede iktidar değil, kafası değişmediği sürece meydanlardan, sokaklardan çıkmak istemiyorum. evime girip yine o kibirinizle karşılaşacaksam bizi sokaklardan çekemeyeceksiniz.. size günaydın..

Cuma, Mayıs 31, 2013

Vicdanı olan Polis var mıdır?

Hayatimda ilk kez bir yerde olamadığım için kendimi eksik hissettim.. Hayatımda ilk kez bir yerde olamadığım için çaresiz hissettim kendimi. Bir ağaca, bir şehre sahip çıkmak isteyen insanların yanında olamamak, onların yaşadıklarını yaşayamamak ve omuz omuza duramamak hayatımda ilk defa bu kadar acı verdi.


Saat 3den beri burada italya'nin yağmuru altında toskana'sında çaresizlikle duruyorum. İnternet'ten takip edebildiğim kadarıyla tüm olan biteni izledim. Orada taş atmayı bile bilmeyen insanların, oturmaktan başka bir şey yapmayan insanların üzerine gaz bombalarının atılmasını, gezi parkı boşaltıldıktan sonra taksim'e kaçanların, "dağıtma" değil "zarar verme yaralama" için arkalarından koşturulmasını gördüm..

Biz Türkiye halkı olarak bunları haketmiyoruz. Biz şehrimizi, ağaçlarımızı, yarınlarımızı korumaya çalışan insanlar olarak bunları haketmiyoruz.

Ben şunu vicdanı olan tüm insanlara çok ciddi soruyorum; kimseye zarar vermeden, ağacı, şehri koruyan insanlara biber gazı sıkma işinden daha aşağılık bir iş var mı? kaç paradır bu işin karşılığı aylık? yani mesela o polis mesaisi bitip evine gittiğinde, çocuğu "baba günün nasıl geçti" dediğinde mesela "gelecekte senin de dolaşacağın, gölgesinde yürüyeceğin ağaçların yerine rezidans dikmesinler diye eylem yapanların yüzüne biber gazı sıktım" diyebiliyor mu gururla? böyle mesleği nasıl yapabiliyor hala? O maaşla çocuklarına nasıl oyuncak alabiliyorlar? Nasıl vicdanlarına sığıyor bu? 

Yani o gezi parkı yerine yapılacak AVM'den alınacak ürünler değil mi sizi bu alçaklığı, şerefsizliği yapmaya iten? Sen polis kardeş, sen aslında ihtiyacin olmayan 140 ekran televizyonlari aliyorsun.. yine ihtiyacin olmayan iphone 4leri.. ay sonunda kredi kartının borcunun asgarisini degil ama bir gram yüksegini ödedigin için mutlu oluyorsun.. yapmaktan memnun olmadigin bir iş savunmasız insanlara gaz bombası atmak belki ama aldigin o ihtiyacin olmayan şeyler seni işinde tutuyor.. sanırım en başta ihtiyaçları minimumda tutmak gerekiyor.. yoksa toplum seni şerefsizliğe itiyor ve sen televizyonunu telefonununu arabani eşine dostuna şerefle gösteriyorsun..

Biraz şerefliysen, istifa edersin yarın polis kardeşim. biraz seviyorsan bu halkı, bu toprakları, ağacını, kuşunu, güneşin doğuşunu, bırakırsın o gaz bombasını, bırakırsın mesleğini.. emin ol, aç olmak, üç kuruş parayla azla yetinmek, çok daha şereflidir şu an yaptıklarından..  


velhasıl, orada olamıyoruz ama bitmeyecek bu haksızlığa karşı tepki umarım.. siz üçüncü köprülerinize yavuz sultan selim'in ismini koyarken, fatih sultan mehmet'in fethinin kutlamalarını yaparken, yani bas bas bağırırken onların torunları olduğunuzu, bizim pir sultan'in, şeyh bedrettin'in çocuğu olduğunu unutturmayacak kardeşlerim size.. istanbulda.. yılmadan, korkmadan..





Çarşamba, Mayıs 08, 2013

Gurbet elde Koca Kafa Olmak

Şu italya illerine geldim geleli, gerek toplu taşıma araçlarına binmemekten ve devamlı yürümekten, gerek aşk acısından, ama esas yemek yemek için, yemek yapma zorunluluğu olmasından (daha doğrusu yapılan yemeklerin kaplarının yıkanması zorunluluğundan) hadi yemek yapmasam, dışarı çıkıp yemek almak, toplamak , avlamak (o eski güzel taş devri günlerindeki gibi) gerektiğinden tam tamına 12 kilo verdim..

en son 79 kilo olduğumda, galatasaray'i lucesu yönetiyor ve bülent ecevit hala yaşıyordu.. insan vucudunda fazladan bir damacana taşıdığını böyle günlerde hissediyormuş. ayaklar resmen bulutta yürüyor gibi şu an.

lakin bu kilolar nereden gitti tam olarak kestiremiyorum ben. evet belim biraz inceldi, popo yok oldu lakin kafa bildiğin aynı kafa. vucut küçüldükçe pembe yanaklar, gıdı durmakta.. şu halimle, şu yukarda resmini gördüğünüz, yayın üstünde sallandıkça ileri geri giden kafa adamlara dönmüş durumdayım.. neden böyle oldu, neden benim başıma bunlar geldi bilmiorum.. demek ki bi 10 kilo daha versek, kafadan ibaret bi adam olup çıkıcaz. Bunun nedenini bilen var mıdır? Neden tüm vucuttaki yağlar "kalk gidelim" derken yüzdekiler "otur bok mu yicez gidip?" şeklinde davranıyor?

evrenle bu aralar çok fena sıkıntılarım var.. benim gönderdiğim mesajlar ya spam'a düşüyor, ya da çok yanlış anlaşılıyor.. buradan evren'i akıllı olmaya davet ediyorum!

Salı, Nisan 09, 2013

vecihi sendromu


geçen burada otururken bir portekizli arkadaş (enternasyoliz ya gari portekizli arkadaslarimiz, ispanyol yarenlerimiz, italyan canolarimiz var) "ben adami reddettikce adam daha aleni teklifler ediyor" dedi.. "hakkidir yapar" dedim ben de.. böyle bir şey var cünkü insan piskolojisinde

başladim anlatmaya.." sinyora" dedim "böyle bir sendrom ve bence ve bu sendromu yasayan bireyler, cok cekinerek cok sakinarak bir şeyi birisinden isterler.. ama karsilik olumsuzdur fakat, oyle net bir red cevabi yoktur.. öyle olunca da tekrar tekrar istenir.. istenirken maymunlugun daniskasi yapilir.." "tipki vecihi'nin güler gözler filminde sergiledigi tutum" dedim.. elin portekizlisi vecihi bilemedi tabi..başladim anlatmaya "ilk basta her sey usturupluyken, lokumlarla ciceklerle cukulatalarla kiz istemeye giderken, ziya bey (münir özkül) fikret'i (aysen gruda) vecihi'ye (sener sen) vermemistir.. allah allah sonra.. nasil maymunluk nasil tiriviri... "kan ve gül gül ve diken" soylerken kizi istemekten, eve ucakla girip kizi istemeye kadar varan bir skalada kiz istenir. maymunluk yapilir..

sadece evlilik müessesinde degil, baska seylerde de var ama tam olarak aklima gelmedi benim. ama yine de siz benim görmüş geçirmiş, hayat hakkinda tespitler yapacak kadar kendini yetistirmis bir birey oldugumu bilin..

yeri gelmişken buradan isteklerinde sinir tanimayan zengin piçi oktay'a da selam etmek istiyorum.. şu havuza atlayip "itir esen i istiyorum baba, hani o kardesine carpip öldürdügümüz itir'i" diyen piç oktaya..

iyi geceler.. üstünü örtünmeyi unutma.. üşütürsün..


hayat, küskünlükler için, ne bileyim efendim iyi geceler dileyebileceğin insanlara iyi geceler dilememek için çok kısa be..

Pazartesi, Nisan 08, 2013

Emek sineması

tamamen barışçıl olarak, kendi kişisel tarihlerini, yaşadıkları şehrin tarihini korumaya çalışanların, dahası yaşanır şehri hala nefes alınır kılmaya çalışanların, yıkılmasın, mahvolmasın istedikleri bir yerin sokağına girmesine çalışmalarını bir olay olarak gören ve onların üstüne biber gazları ile tazyikli sularla saldıranların derdini yukardaki ilan çok net açıklıyor "küçük penisli misiniz? sessizlik içinde acı çekmeyin, gelin polis'e katılın"

Tabletteki Hürriyet değil, tablete özel Hürriyet



Hürriyet, Türkiye’nin en çok okunan gazete uygulaması Hürriyet E-Gazete’den sonra Hürriyet Tablet uygulamasını da hayata geçirdi. “Tabletteki Hürriyet değil, tablete özel Hürriyet” sloganıyla tanıtılan ve Apple Store’da 1 numaraya yerleşen bu yeni uygulama kullanıcılar tarafından oldukça beğeniliyor.

2011 yılının Mart ayında hayata geçirilen Hürriyet E-gazete uygulaması bugün, Türkiye’nin en çok okunan tablet gazetesi olmayı başarmış durumda. Toplamda ücret ödeyen abone sayısı 16 bine ulaşarak, ücretsiz rakiplerinin ulaştığı rakamları geride bırakırken; Hürriyet okurları, E-Gazete uygulamasını günlük 50 bin, haftalık 350 bin kez ziyaret ediyor.

Tablet okurunun beklentisinin farklılaşması ve ilgi alanlarının değişmesiyle, okurlar artık okuduğu haberin videosunu da izlemek, farklı spor dalları hakkında analizler okumak, dünyadan ilginç fotoğraflar görmek, içeriği 'parmağının ucunda' hissetmek istiyor. Hürriyet Tablet uygulaması tam da bu beklenti ve ihtiyacı karşılamaya yönelik hazırlanmış bir uygulama.

Bir haftadır Apple Store’da en çok indirilen uygulamalar arasında 1 numarada yer alan Hürriyet Tablet’te, Manşet, Güncel, Ekonomi, Spor, Kelebek, Seyahat bölümlerinin yanı sıra Cumartesi ve Pazar eklerinin bambaşka yorumları yer alıyor. Günün videosu ve foto galeriler oldukça beğenilirken, HTML5 tabanlı bir uygulama olduğu için reklamverenler için de oldukça cazip.

Tablet bilgisayarların tüm olanaklarını kullanan yeni Hürriyet Tablet uygulaması, App Store ve Android Market’te, ücretsiz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

İnsanlar niye Demir Leydi'yi sevmez


yazının başında direkt başlıktaki soruya cevap vereyim: güçlü bir ekonomi için halkının mutsuzluğunu, daha yüksek kar marjlarını daha güçsüz daha az kazanan işçiler ile kurmaya çalıştığı, halkına yaptığı zulumu "ama devlet için bunların hepsi" diye meşrulaştırdığı için.

Pazar, Nisan 07, 2013

İnternet Aktivizmi : İsminin önüne TC koydun bitti mi canısı?



Halk sağlığı kurumu tabelalarındaki T.C. yazısını çıkartınca, garip bir infial oldu Facebookta.. İnsanlar isimlerinin başına TC koyup bu olayı protesto ediyorlar ve kendilerince tepkilerini koyuyorlar. yaptıkları aktivizm adına komik olmakla kalmıyor, bir noktada tüm sivil harekete, toplumtaki tüm protest tavra da zarar veriyor aslında..


Cumartesi, Nisan 06, 2013

her şeyin bir sonu olmalı

 
tanrı insanları yaratirken garip bir kin güttüğünü düşünüyorum.. ya da başka bir deyişle çok yanlış bir şekilde evrimleşmiş insanoğlu. mutluluk inanılmaz bir şekilde çabuk tükenirken insan vucudunda, mutsuzluk ebedi olabiliyor. izmir'in orta yerindeki bir barda, onu eve biraktiğinizdaki o minicik öpücükte inanılmaz mutlu oluyorsunuz ve bu gelip geçiyor, ama mutsuz olduğunuzda, onu bir daha göremeyeceğinizi farkettiğinizde öyle bir mutsuzluk çöküyor ki üstünüze, fiziksel acıya bile dönüşebiliyor bu. evrim'in bu kadar salak bir içgüdüyü bir noktada giderebileceğini düşündüğümden tüm suçu tanrıya atabilirim.. sırf mutsuzluğu ebedi kıldığı için tanrıyı sevmiyorum..

Salı, Nisan 02, 2013

Roma: bir günde kurulmadigi gibi, iki günde gezilemiyor



Bir arkadas "istanbuldan geliyorum ben" demesi ve paskalya tatilini de firsat bilip pisa'dan trene atlayip (ki 4 saat sürüyor buradan ve 1 hafta önceden alinan bilet yaklaşık gidiş dönüş 50 euro tutuyor söylemesi ayip) roma'ya gittim..


Sanat Küçük Kalplere Dokunuyor



Sanat, tıp ve iş dünyası, kalp hastası çocuklar için el ele veriyor. Ünlü ressam Renée Niklan’ın 17 eseri, 10-14 Nisan tarihlerinde Ekavart Gallery’de sergileniyor. Ekavart Gallery nerede diyenlere, işte adres:  The Ritz-Carlton Hotel, Süzer Plaza, No: 15, Gümüşsuyu-İstanbul. Sergi, çarşamba-cuma günleri 11.00-18.30, cumartesi günü ise 12.00-18.30 saatleri arasında gezilebilir.

Bu serginin diğerlerinden farkı ne derseniz, salt bir resim sergisi olmanın ötesinde bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Sergideki eserlerin satışından elde edilecek gelirin tamamı, gelişmekte olan ülkelerde doğuştan ya da sonradan kalp hastası olan çocukların tedavi edilmesi için kullanılacak. Tedavileri, bu işe gönül vermiş bir avuç tıp insanının kurduğu Herkes İçin Kalp Derneği (www.cptg.ch) gerçekleştirecek. Dernek, modern tıbbın sunduğu olanaklardan yararlanamayan bu çocukların İsviçre’de ya da kendi ülkelerinde ücretsiz tedavi olmalarını sağlıyor.

Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 2 milyon çocuk kalp bozukluklarıyla doğuyor ve bu çocukların yarısı maddi kaynak veya sağlık sektöründeki insan kaynağı yetersizliği nedeniyle ilk iki yıl içinde yaşamını yitiriyor. Bu ülkelerde açık kalp ameliyatı olmayı bekleyen çocukların sayısı ise 8 milyonu buluyor.

Herkes İçin Kalp Derneği’nin kurucusu Ord. Prof. Dr. Afksendiyos Kalangos. Kalangos, iki kez Nobel Tıp Ödülü’ne aday gösterilmiş bir kalp cerrahı. Bu alanda 14 ayrı teknik geliştirmiş. Son 100 yılın en iyi cerrahlarından biri olarak tanınıyor. Ayrıca, dünyanın en prestijli tıp ödüllerinden Fransız Tıp Akademisi Ödülü’ne sahip.

Sergi, Alvimedica’nın sponsorluğunda gerçekleştirilecek. Alvimedica Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Alaton, hayır amaçlı bu tür etkinliklere özel önem veriyor ve Herkes İçin Kalp Derneği’ni yürekten destekliyor.

Niklan’ın mutluluk, umut ve sevgi mesajları içeren eserlerinden oluşan  “Sanat Küçük Kalplere Dokunuyor” temalı sergisini mutlaka görün. Gidemem diyorsanız, sergiyi Türkiye’nin ilk online sanat televizyonu www.ekavart.tv’de de izleyebilirsiniz. Resimler, yüreğinizi ısıtacak…

Hem dernek hem de sergi hakkında şuradan bilgi alabilirsiniz: http://alvimedica.com/hearts-for-all/tr/

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir. 

Cuma, Mart 29, 2013

Romantik Komedi

su sinema sektorunde sinirim bir seye bozuluyorsa bu da romantik komedilerdir. nefret ediyorum ama bir şekilde izlemekten de geri kalmıyorum.. bir nevi bagimlilik bir nevi zararli. üzülüyorum yahu agliyorum durduk yere. dahası sevgili sahibi olasim geliyor dertsiz başa dert ariyorum. hic hos degil. bugun romantik komedi sektoru varsa kapitalizme hizmet etmek icin vardir arkadas.. daha cok hediye satalim efendim ne bileyim daha fazla gül satalim sevgililer gününde ciroya ciro demeyelim mantigi gütmektedir.. olan yine cocuklara olmaktadir..

her neyse. benim sevgilisi olmayanlara yonelik bir bulusum var.. o da;



tak koyuyoruz bu dalgayi filmlerin basina o zaman anliyoruz ki "bu film sevgili ile seyredilir" bosu bosuna izlemiyor aglamiyoruz veya filmin sonunda ellerimizi yana acip "ipneleeeer" diye bagirmiyoruz.. ben rtükten bunu istiyorum.. kirk yilin basi (yalan olmasin gecenlerde back to the future yayinlansin cuma günü diye telefon actim) bir sey istedim onu yapin.. bakin simdi uygulanmis halini gostericem;


soldaki fotoda ne kadar mutsuz ve sagdaki fotoda ne kadar mutlu olduklarini gorebiliyorsunuz sanirim.. işte ben romantik filmlerin boyle olmasini istiyorum..
Maksat gençleri korumaksa, uygulama bu olmali.. sonuçta geçen gün okuduğum bir araştırmaya göre intahar edenlerin yüzde 82.7'si aşk acısı yüzünden intahar ediyormuş. Eh bu hadiseler de aşk acısını arttırıyorsa, bir şey yapılmalı değil mi ama? (bu arada küsüratli verince çok şahane oldu)

ha olmadi diyelim o zaman kendimizi avutmanin yollari var. bir kere bu filmlerde yapilan serefsizlikler bir sekilde güzel lanse ediliyor.. mesela love actually de hayatimda bir arkadasimin bana yapabilecegi en büyük serefsizliklerden biri sergileniyor "karima asik olmasi" ve bunu "aman tanraaaam gercek ask" seklinde izliyoruz. olur mu lan "yarrak kari mi kalmadi sana" demezler mi? cok kizdim bakin. türke gelmiyor boyle seyler akdenizliye gelmiyor.. ben keira sanirim o karinin da agzinza sicayim ayriyeten. madem baskasina gonul verebiliyorsun niye evleniyorsun be hey saskin..



ahanda fotografini da koydum rezil ettim got oglanini . bunlar romantiklik kisvesi altinda zina yapsinlar ne bileyim yakin arkadasinin sevgilisini ayartsinlar biz de "aman ne romantik" diyip izleyelim salya sumuk.. yok arkadasim.. yok kardesim.. hugh grant bizden özür dilemeli.. bu yapilan serefsizliklare, ipneliklere bir son verilmeli.. "hugh grant özür dile!!"

Salı, Mart 26, 2013

Gül Palyaço..


çok net söylüyorum bu italya'nin türküsü "opera"dir.. ve opera salonu denen yerler de türkü bardır özünde.. adamlar opera'nin mucidi olduklari için, olayı geleneksel bir şeye çevirmişler ve avradini sevdiklerim bu işi çok iyi yapıyorlar..


Çarşamba, Mart 13, 2013

Rakı içen kadın

Rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü, büyük gülerler, büyük susarlar…
Rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar..
O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar, afet-i devrandır…..
Ve, rakı içen kadının elleri güzeldir…
O kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır. İzlemelisindir. Dinlemelisindir. Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.
Rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
Ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.
Rakı içen kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir, masasındakiler de.. can yücel.. 


ps: italya'ya gelirken 2 şişe rakı getirdim yanıma. ve ben tüm peynirleri rakıya yakışacak mı acaba diye deniyorum şu anda.. 

Çarşamba, Mart 06, 2013

italyan güvercini uçuverdi, kanadını kırıverdi


çeyrek asırlık ömrünü türkiye'de geçirmiş biri olarak sokak hayvani olayina aşınaydım.. Yani bir büyük şehrin sokaklarinda illa ki başı boş köpekler, kediler, kazlar ve hatta koyunlar olabilirdi.. gece bazi sokaklardan geçmek sırf bu kedi köpek tarafindan taciz edilmek yüzünden bile korku dolu olabiliyordu.. hatta kendi kişisel tarihimde bir kara sayfa olan kaz saldirisina bile ugramistim..

ama bu italya'da sokak hayvani diye bir şey yok.. ve ben hiç sanmazdim ama seni özledim dönercide dürüm yerken yanıma gelip et isteyen kedi..


Cumartesi, Mart 02, 2013

The Following : İnsanlara, Ömer Seyfettin'e güvenim kalmadı!!

29 yaşında çok da dil bilmeyen bir erasmus öğrencisi olarak tabii ki ben de kendimi dizilere vermiş bulunmaktayim son 2 haftadir. diziler derken aslında direkt bir diziye verdim.. Adı "The following"


Mevzu şu şekil; artık yaşlanmış dünyadaki herkesle 6 basamakta arkadas olmaktan sıkılıp (bkz:6 degrees of kevin bacon) kalp pili takılmış, emektar bir polistir. 29 ekimlerde törensel polis kiyafetini giyip beleş şarap içmekten başka bir şey yapmamaktadir. Lakin günlerden bir gün, eskiden mahpus damina attigi bir adam hapisten kaçar.. "aman dedik kevin gel adami tekrar hapse tık" diyen polis teşkilati kevin'i göreve cagirir.. Hapisten kacan eleman Edgar Allen Poe konusunda uzman bir edebiyat professorudur.. yar doclugu, docentligi ve prof olmak için yasadigi akademik sıkıntılar kendisinde umulmaz yaralar açmış (hangimizde acmadi ki) ve manyagin teki olup edgar allen poe'nun gotik öykülerinde olduğu gibi insanlari öldürmeye başlamıştır (akademik kariyer peşinde olan hangimiz böyle bir şeyi istemedik ki?)

Olayın dahası, joe adi verilen bu profesor bir kitap ile müritler edinmiş, türbe gibi isteyenin ziyarete geldigi hapishanesini beyin yikama fabrikasi gibi kullanmıştır. İnsanlar joe'nun muritleri olarak türlü türlü cinayet işlemekte, ve joedan emir gelene kadar toplumun kabul ettigi, hiç bir manyaklik beklemediği insanlar olarak hayatlarını sürdürmektedir (sıradan asistanlara benziyorlar bu bakima haha)

Dizi her bölümde "ulen bu da mı onlardanmış?" dedirtiyor insana ve insanliga güveniniz kalmıyor..



Ama bir yandan da düşündüm, son zamanlarda türkiye'de ecnebi diziler türkleştirmek modasinda (misal revenge'in beren saatli "intikam" a dönüşmesi gibi) bu dizi ne yapilabilir? İşte aklima gelen şekil aşağıdaki gibi


Bence the following türkçe olsa, edgar allen poe'nun yerini almasi gereken insan "ömer seyfettin'dir".. kaşağı ile masumlarin kafasina vura vura işlenen cinayetler, manyak efruz beyler, kütük ve bomba ile yapilacaklarin haddi hesabi yok.. bir noktadan sonra edgar allen poe'nun kuzgununu bile gecebilecek cilginlikta şeyler olabilir.. biyikli tombul müritleri saymiyorum bile.. hapise girmiş eleman da bence net olarak kendine "yalniz efe" diyen "çetin tekindor" olabilir.. türkiye'de akademik kariyer peşinde koşanlari resmen "manyakliga","delilige" iten bir sistem varken yapimcilarin inanirlik konusunda zerre zorluk çekecegini düşünmüyorum.. 

Perşembe, Şubat 28, 2013

Egik kulenin gölgesinde candy crush oynamak

     Mis gibi şehrimi, ailemi, işimi, dostlarimi ve güzeller güzeli sevgilimi birakip da Italya illerine varali bugun itibari ile tam 10 gün oluyor. Gördüğüm her şeyin çok acaip ve ilginç gelip, internette bu şaşkınlığımı paylaşmayı bırakalı ise 3 gün oluyor ki bence bir insan o noktada bir yere varıyor..

Önümüzdeki Temmuz ayının ortalarına kadar bu minnacık, kütahya nazilli'den az biraz büyük ve kim bilir kaç elle bir kuleyi bile doğrultmayı başaramayan insanların şehri Pisa da olacağım.. Blog'u tekrar canlandırmak, tespit üstüne tespit yapmak "hakket ya çocuk ne acaip düşünmüş" demek için inanilmaz boş vaktim var şu anda. Gel gör ki, "işi bırakıp erasmusa gittiğimde o boşalan saatlerde inanılmaz işler yapacağım" dediğim noktada kendimi candy crush oynarken buldum dün..

Yemin ediyorum insanoglu dayaklık. Daha geçen gün "valla ben tanrı olsam insanlara böyle kötü davranmazdım" dediğim noktada, candy crush'i agzimdan salyalar akarak arno nehrine bakarak oynadigimi görünce "sıra dayagi atmak lazim insanliga" noktasına geldim..

İlerleyen günlerde, bir türk'ün italya ile imtihanı konusunda blog yazılarım olacak burada. Pisa'nın nasıl foça, selçuk, çeşme gibi yazları şenlenen turistik bir yer olduğunu, 4 yildizli otellerin nasil türkiyede 1 yildizliya denk geldiğini, yolda at falan görürseniz "italya aygiri!!!" die bagirmanin etraftan hiç hoş karşılanmayacağını birer birer anlatacağım.. şimdilik şu "fotoyla idare edin"


Salı, Ocak 01, 2013

haftanın şarkısı #98 : celine dion - parler a mon pere




babasiyla pek iletişimi olmayan insanlar vardir.. pek konuşmazlar.. uzakta kaldıkları dönemde ne yapar, ne eder pek bilmezler.. ama bilirler ki başları sıkıştığında, bir sorun çıktığında baba hep vardir.. o yüzdendir ki baba'nin başına bir şey gelmesi hayatin bir evresini bitirir insanlarda.. o, odanizdan çıkıp iki laf etmediğiniz, büyüdüğünüz eve gidip beraber oturup konuşmadığınız adam'in artik olmamasi, yani bir sürü konuşma firsatiniz varken konuşmadığınız adamla konuşamamak, hayatin bambaşka bir sayfasini aralar size..

Pazartesi, Aralık 24, 2012

nesli tükenen canlılar


ben bu tantanaya, bunun için üzülme hadisesina katilamiyorum.. yani nesli tükeniyorsa tükeniyor. adam olsalardi da tükenmeselerdi.. zaten bir sekilde evrimhadisesine gonul veren insanlarin dert etmemesi gereken hadise olduğunu da düşünüyorum.. yani bana evrilirken insana evrilirken iyi bazi türler yokolurken kötü.. buna gülerler efendi.. buna harun yahya dahi güler.. akilli canlinin nesli tükenmez zaten, evrimlesir yavsaklasir kedi olur yine de neslinin devam ettirir.. dogal seleksiyon işte saskin pandalar giderken cakal kediler kaliyor.. iki kere iki dört..

aslinda demek istedigim sartlar degisiyorsa arkadasim evrim de mantikli bir zamazingoysa güclü olan hayatta kalir.. ne biliim panda misin mesela sen? daha kuvvetli besinler yiceksin.. günümüzün evreni boyle artik.. küresellesmeye, globalizme ve internete uyum saglamayan hayvanlarin yasamasi cok zor..

Cumartesi, Aralık 15, 2012

bize her sevdadan geriye kalan..

http://www.webaslan.com/img/5/2011/taraftar0.jpg
yine bir fener maçı öncesi.. yine gece yatmadan son düşünülen şey galatasaray ve uyanilinca ilk düşünülen şey o.. insanlar buna aşk diyor..gülüyorsunuz..

küçükken herkes kendini acaip zeki hisseder ya, 8 yaş gibi doktor olup kansere çare bulacağınızı düşünürsünüz, 11 yaş gibi zaman makinesini bulup bahislerden inanılmaz paralar kazanabileceğinizi, 15 yaş gibi girdiğiniz her işte müdür olacağınızı ve inanılmaz paralar kazanabileceğinizi düşünürsünüz.. ama en nihayetinde büyüdüğünüzde yapabildiğiniz tek şey aşık olmaktir.. ve onu da beceremezsiniz..

Cumartesi, Aralık 01, 2012

haftanın şarkısı: mina - il cigno dell'amore



nasıl olmuş bilmiyorum ama, 70lerin ortalarından başlayarak 80lerin sonlarına kadar aranjman furyası esmiş. inanılmaz işler çıkartılmış, melodilere harika sözler yazılmış, hatta kimi yerlerde melodiler bile daha süper hale getirilmiş.. bunu örneklerle çoğaltmak isterdim ama zamanım dar.

bu şarkı aslında ajda pekkan'in son derece oynak bir şekilde söylediği "düşünme hiç" şarkısının orjinali.. ajda pekkan'in o kendine güvenen kadın triplerinde atarlı atarlı, direkt eski manitaya konuşurken, mina sanki ağlamaktan şişmiş gözleri ve ayrildiktan sonra 5 kilo almış yanakları ile söylüyor şarkıyı :


hayır, kış taşımayacağım yüreğimde (çok şık bir tanımlama bence..)
affedeceğim
aşkın kuğusu bir iz bırakacak (kuğudan kasit ne tam bilmiyorum. heralde italyanca bir bağlama.. aşk böceği gibi)
güneş sönecek ve sonra
günlerim ay ile aydınlanacak.
talih getirecek sana, bana...
kirpiklerini kapatma
uyanık kalmak için, hayır
gözyaşlarında
her zamankinden fazla hapsolup
ilk aşkı hatırlayacaksın.
sıkıntılar çözmeyecek dizlerini
ama neşe ve şarabının ürpertisi
kimseyi üzmeyecek,
ihaneti örtmeyecek

nefes kesen kelimeler (destur bismillah.. zaten sarkinin burasinda da ses yildiz tilbe sesine dönüşüyor)
yüreğimde bir göle dönüştü
yüzmek isteyen için...

Çarşamba, Kasım 28, 2012

Bedük'ten Parti gibi Klip

Bedük yeni albümü Overload'un ilk klibini hareketli şarkısı Beatfreak için çekti. Adı gibi hareketli görüntülerden oluşan klip yayınlandığı andan itibaren büyük ilgi topladı.

Her şarkısıyla kendi alanında ilklerin öncüsü olan elektronik dans müziğinin Türkiye'deki en özgün temsilcisi Bedük, yeni albümünün ilk klibini BeatFreak isimli şarkısına çekti. Klibin yönetmenliğini çektiği parti ve gece hayatı fotoğraflarıyla ünü kulaktan kulağa yayılan Tchane Okuyan üstlendi.

Üç günde pek çok farklı mekanda çekilen klipteki görüntülerin bir kısmı Bedük'ün geçtiğimiz haftalarda İndigo'da gerçekleştirilen konserinden alındı. Konserde spontane bir şekilde izleyicilere "hadi klip çekiyoruz" diyip kendini seyircilerin arasına atan Bedük, hayranlarıyla birlikte eğlenceli görüntülere imza attı.

Beatfreak şarkısının adına yakışan video klibindeki diğer görüntüler ise Türkiye'nin en iyi dansçı ve koreograflarından Uğur Yıldıran'ın sahibi olduğu Hasköy'deki Acaip İşler Müdürlüğü'nde çekildi. Bedük, şarkı söylediği bölümlerde de lazerle özel ışık tasarımının kullanıldığı klibi için "Klip tam anlamıyla şarkıyı izleyicilere aksettirmek ve benim konserime geldiklerinde yaşayacakları eğlenceyi birebir yansıtabilmek için tasarlandı. Biz çekimlerde çok eğlendik, umarım seyredenler de eğlenirler" dedi.

Konserleri:
7 Mart Ankara Jolly Joker Ankara
9 Mart Kayseri Hilton Otel
22 Mart Konya Rixos Otel

http://www.biletix.com/etkinlik-grup/47511461/TURKIYE/tr

www.facebook.com/beduk
www.twitter.com/beduk
http://instagram.com/beduk
https://soundcloud.com/beduk

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Pazar, Kasım 11, 2012

Çocukların Haçlısı


Sanırım yakın zamanda cnbc-e de de yayınlanacak bir dizi var. "Revolution" adında, benim pek çok sevdiğim "uygarlık'ın başına bir halt geldikten sonra neler olacak" temalı bir dizi.. dizinin hemen ilk bölümünde bir şeyler oluyor, bir ali cengiz oyunu dönüyor ve elektrik dünyadan başını alıp gidiyor.. 15 dakika içinde insanlar elektrik'in hayatlarında ne önemli bir şey olduğunu farkediyorlar.. sonrasinda aylar yıllar geçiyor, insanlık elektriksiz bir dünyada bambaşka şekillere bürünüyor..

bu vasattan güzelce dizinin son bölümünün ismi "children's crusade" yani "çocukların haçlısı" ismini taşıyordu.. şahsen tarih derslerinde sıra altından otomobil dergisi okuyan her lise öğrencisi gibi benim de haçlılar konusundaki bilgim, haçlıların küdüsü almak için anadolunun üzerinden geçmeye karar verdiklerinde o sırada oralarda bulunan kılıç arslan'ın "siktirin lan gelmeyin bir daha buraya" demesi ve haçlıların "madem öyle biz de aşağıdan gidelim, türklere bulaşılmaz" demesiyle sınırlıydı.. hele bir de çocukların haçlısı olunca daha bi ilgimi çekti.

Perşembe, Kasım 08, 2012

Prosopagnosia:yuz taniyamama hastalgi

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjs9Jpaxr43OtVBVjYC6ulNK-7MCZI8lO8wuuj9WU5mM1XBHidSPPe92BkosqyT2zjsBnahLLS4bZefdokZu0cf4PpSPxyTFZ_0dOBRuEdlvHUNzWSYaJNI23yKlDpqCQ7vACYuOX1IzVM/s400/2.jpg

Tarihin görüp göreceği en ilginç hastalıklardan bir tanesi birazdan anlatacağım. Bunlardan müzdarip kimi insanlar, annelerinin bile yüzünü tanıyamamakta..

hadisenin bir de bilimsel aciklamasi var tabi..
simdi beyin dedigimiz sey, söğüşün icinde çok şekilli durmasa da (zira orada kaynatıyorlar) çok komplike, deli bir şey.. her zamazingo, her algı, her vergi icin ayri ayri yerleri var.. duyu merkezi denilen, ön taraftaki "duyu merkezi bölgesi"nde (eheh bunun latince ismi olmaliydi aslinda..) dahil onlarca yüzlerce kücük merkez var.. bu merkezlerden bir tanesi de bizim insanlarin yüzlerini ayirt edebilmemizi sagliyor..

Salı, Kasım 06, 2012

Antik Yunan!




(google'da "ancient greek" diye resim arattığınızda karşınıza, ikinci sayfada böyle bir resim çıkması çok garip ve gurur kırıcı tabi)

Amerikan seçimlerinden bahsetmek istiyordum açıkcası bugun. seçim, demokrasi, zencili diye internette aratırken bir şeyler, kendimi antik yunanda buldum.. nihayetinde adamlar demokrasiyi bulmuşlar.. antik yunanı okurken amerikan seçimlerinden çok uzağa gittiğimi farkedip geri de dönmedim gari..

antik yunan, artik nasil bir donemse insanlarin yaptkilari her bi bokun gelecek nesillere kaldigi bir vakit alenen.. mesela karsiliksiz asik mi oldu platon, hemen yapistir "platonik"... daha baska ornek veremedim simdi.. ama var boyle.. cok var.. yakismiyor koca insanliga, yakismiyor uygarligimiza antik yunanda saplanip kalmak.. bir adim geriye cekilip durumu analiz etmek lazim.. "azuthik" die bi kavramimiz olsun ister miydiniz? ben de platonik olsun istemiyorum..

Perşembe, Kasım 01, 2012

tarihte açlık grevi: neden ki?



sonda söyleyeceğimi başta söylemek istiyorum ki aradan çıksın.. bence açlık grevleri hangi amaçla, ne uğurda yapılırsa yapilsin, amacına, nedenine katılayım katılmayayım, bir insanın haksız olduğunu düşündüklerine karşı en onurlu şekilde "baş kaldırıyorum, varım benim farkıma" demesidir..

açlık grevleri ilk kez türkiye'de yapılmıyor tabi. neredeyse insanlık kadar eskiymiş "açlık grevi" kavramı.. tarihe şöyle bir baktığımızda, ilk açlık grevi kayıtlarının hristiyanlık öncesi irlanda'da olduğunu görüyormuşuz.. ki "burada olmuyor biz yapamıyoruz" diye gemilere atlayip, neredeyse ma ülke olarak amerika'ya gidip yeni bir ülke kuran bir ulusun geçmişinde de "gittik kraliçeye parmak attik" olmasındansa açlık grevinin olması çok makul..