Pazar, Temmuz 04, 2010

haftanın şarkısı #51 dimension

http://www.doublenaut.com/work/posters/wolfmother/graphics/wolfmother.gif


Geçen hafta şu 21 şarkılık toplamayı yaparken haftanın şarkılarında genelde yavaş ve dramatik şarkıları tercih ettiğimi farkettim. Evde yavaş şarkılar, böyle gün görmedik ispanyolca, portekizce şarkılar, ne bileyim efendim jazz baladları falan dinleyen birisiyim ben. Havam kimeyse artık. Nihayetinde evde annem ve babamla yaşayan birisiyim.. paylaştığım şarkılardan yola çıkarsan yemek masasında Jean Baudrillard, Edward Said tartışıyoruz falan sanır ama gerçek şu şekil:

- çok üzüldüm baba ya arjantin'in yenilmesine..
+ yenildi mi? tecavüze uğradı resmen, kanırttı almanya!!

böyle bir ortamımız var.. bu ortamda ben çıkıp "zeytin ağaçlarının altında, o esen meltemde bir portekizce şarkı çınlıyor kulaklarımda" falan diyince, olayın aslını bilenler için "hastir lan" modu oluşabiliyor.

o yüzden dedim gerçek yüzüm, sokakta dinlediğim şarkıları paylaşayım sizinle.. hayatım gün be gün "billurlaşırken" yeni bir boyuta geçelim "wolfmother" ile birlikte.. iyi dinlemeler..

Çarşamba, Haziran 30, 2010

Şevval Sam - Has arabesk




İlk ergenlik dönemlerinde sıra altından "non-serviam" okurken kendi kendime söz vermiştim, "ben yaşlandığımda da yeni müzikleri takip edicem" ama olmadı. bir noktadan sonra dinlediğim en yeni şey "metallica-load" gibi dandik bir albüm oldu.. hayat meşgalesi her şeyden üstün geldi. ama madem blogum var yakında çıkan albümleri, özellikle türk olanları ve 30'una merdiven dayamış olan bana hitap eden albümleri buradan inceden tanıtayım. insanlar da gidip alsınlar, indirsinler, dinlesinler..

O en hızlı günlerimizde bile, pis ortamlarda içilen ucuz biralı, fuar gazinolarında yapılan "dark day"li günlerde bile efkarımı asla yabancı müzikle atamazdım. çünkü eğlenceyi belki yabancılarla yapabilirsin ama efkar çok öznel bir şeydir. onu kendin içinde yaşamalısın. hüznünü anlayan, bilen adamlarla.. elin isveçlisi, anatheması, ne bileyim efendim gothic doomcusu senin kalp acından anlamaz.. işte o zaman seni arabesk kucaklıyor.. ciddi manada hem de.. sevgiliye adanan ortak acıları paylaşıyorsunuz arabesk'in o acı keman ezgilerinde..

ama nihayetinde hastanede yanımda yatan gültepeli abimiz gibi gün görmedik, sert arabeskleri dinleyemedik hiç. o taraf da isveç kadar yabancıydı bize. şükür iyi aile çocuğuyduk, haplanmıyor, jilet atmıyorduk kendimize.. usülünce müslüm dinliyor, cengiz kurtoğlu ile içiyorduk..



işte biz salon arabeskçileri için, yine o salonlardan birisi "sevval sam" çıkmış harika bir albüm yapmış "has arabesk" adında.. 15 şarkı var albümde.. arabesk de olsa bir erkin koray klasiği olan "yağmur" ve benim asla sevemeyeceğim 2000lerin başı arabeski "güz gülleri" gibi sıkıntı şarkılar olsa da albüm 70lerin o elektroniksiz, saf, masum arabeskini içeriyor.. muhteşem darbuka ritimleri, kemanlar derken kendinizi birden ucuz şarap içerken buluyorsunuz..

bir eksik var ama albümde, o da "acıların kadını". muhakkak olmasını beklerdim açıkcası. hoş benim isteklerimle yola çıkılsa bu albüme "sabahçı kahvesi","dertler benim","aklım takıldı","duvardaki resim","seni yakacaklar" gibi şarkılar da girer, albüm nihayetinde 50 şarkıya çıkardı ama bir kadın arabesk söylüyorsa muhakkak söylemesi gereken şarkının ıska geçilmesi üzdü beni açıkcası..

albümün en muhteşem yorumu kanımca "annem" olmuş.. harika bir yorum olsa da kimse izmir'in varoşlarının sultanı kibariye gibi söyleyemez bunu kabul etmeli şevval hanım!

şevval sam - annem

yine sevval sam - bana sor


Cumartesi, Haziran 26, 2010

Haftanın Şarkısı Albümü, 21 şarkı birden.




Son günlerde 20-25 mail alıyorum blog hakkında. Bu nankör maillerin hiç biri banka hesabımı sorup bana bağış yapmak istediklerini söylemiyor.. Bilakis hepsinin içeriği öyle veya böyle "son koyduğun şarkı süperdi onu gönderebilir misin?" şeklinde oluyor..

Ben de madem öyle dedim bir kıyak yapayım. Hem 50. haftanın şarkısı postunu da bu kıyak üzerinden şekillendiririz..

Bu 50 şarkının içinde en sevdiğim 21 tanesini seçtim blog okurları için. Ve indirmeniz için linkini buracığa koyacağım.. şarkıların listesi şöyle:

Umarım keyfinizin yerinde olduğu anlarda bol bol dinlersiniz.. Şaka bir yana, hepinize attığınız mailler için çok ama çok teşekkür ederim.

Albümü Buradan İndirin

Albüm Şifresi: sezencumhuronalboyleyapmazdi

Salı, Haziran 22, 2010

1831 Büyük Pera Yangını



Dün gece bizim semtte bir evde bir yangın çıktı. Alevler kıyamet.. Tabi hem evin içinde ateş olmasını seven tatlı su arsonisti olduğum için hem de bir Türk olduğumuz için oturduk izledik. Bu vesile ile, daha önce de eski bir yangından bahsettiğim burada şimdi bambaşka bir yangından bahsetmek istiyorum. Finansal sektörde "Türkiyede sigortacılığın başlamasını sağlayan yangın" olarak anılan bir yangından.. 1831 Büyük Pera yani beyoğlu yangını. Aslında daha çok tepebaşı yangını da diyebiliriz.. ingiliz elçiliğinin o muhit.. pera palas, trt binasi felan..

Herneyse, 1831 yilinda feridiye de baslayip tüm peraya yayilan ve 71 rum 8 ermeni 3 ü frenk katoligi 22 si ermeni katoligi 104 meftaya mal olmustur bu yangın.

macar recini denilen bir arkadasin evinde elektrik kontagindan (nedeni bilinmeyen yanginlara tee o zamandan beri boyle dendigini bilmiyordunuz sanirim) cikan yagin derhal 6 koldan yayilmaya baslamis bir kolu tarlabasindan taksim tarafina, digeri bülbüldersinden papaz caddesi koprusune, otekibersi sururi mahallesine birisi de direk ingiliz konsolosluguna (sefarethane) yürümüstür..



her neyse bu yangindaki en salak olay ingiliz seferathanesinde yasanmistir.. atesler ingiliz seferathanesini sarmis icerdeki memurlari bir telas almisti..gayet asabi ve salak olan büyük elciye yangini haber vermeyi bile korkuyordu bu memurlar.. sonra kapiciyi gonderdiler elciye

- fire's coming. we are full of yusuf.. dedi.. yani "elcibey yangin gitgide yaklasior cok ürküyoruz"
elci
- what fire?! (ne yangini lan?) diip pencereye kostu.. sonrasinda "whats wrong? what if istanbul is on fire.. who cares" (ne oluyoruz kuzum? istanbul yaniyorsa bize ne.. aha sikim, aha kasimpasa-pencereden kasimpasayi gostererek-)
memurlar dellenerek
- sir situation is urgent (halimiz cok vahim efendim) dediler
fakat elci
-this is a brittanian building. its not a turkish building. nothing can harm this place.. (efendi efendi! bu bina kralicenin izniyle yapilmis ingiliz yapimi.. gotu boklu türk binalarina benzemez) dedi..


yanginda ingiliz elcilik binasi tamamen yanacak, yerine yapilan bina 2005 yilinda terorist saldiriya ugrayacakti.. neymis tee o zamandan agizlari yüzleri kirilasiymis bu ingiliz ukalalarinin..

dönemin fransizca cikan gazetelerinde lord elgin in yaptirmis oldugu binanin mahzeninde 16 yaslarinda bir kiz ve bir erkek katolik cocugu buldular.. atesin ortasindan kalan bu binadan yangindan sonra sag saglim kurtarilan bu cocuklar gazetelere su demeci veriyorlardi..

-kurtulamayacaktir. eleni beni bir eve soktur. ben kacalim dedim razi olmadi. eve girdik. zaten kacacak bir yolumuz yoktu. fakat girdigimize de pisman olmustuk. cünkü biraz sonra ev tutusmustu. kiremitler akmaya basladi. üst kat daha tehlikeliydi. alt kata indik. cok korkuyorduk. her saniye evin üzerimize yikilmasini bekliyorduk. alt katta bir mahzen kapisina tesaduf ettik. buraya girdik. titreyerek neticeyi bekliyorduk. kulaklarimiza gürültüler catirtilar geliyordu. birbirimize sarildik. bundan sonrasini hatirlamiyorum.....

not: fotograflar yangin.org diye bir siteden.. vaha gibi bir site benim için. girip girip okumaktayim.

not2: istanbulu özledim...

Dario Moreno'ya güzelleme

http://m.friendfeed-media.com/a4dc485623fce26f4de364b7fcc99bfe2f6020f7

Dario Moreno 1921 yılında İzmir'de doğuyor. Yanmış, yıkılmış bir şehrin göbeğinde, seferad yahudisi olarak başlıyor yaşamına. İzmir'in sokaklarında büyüyor, gevrek yiyor, Altay maçlarına gidiyor, çiğdem yiyor, körfezde denize giriyor. Bar mitzvahlarda şarkı söylüyor bir yandan. (yahudi çocukları 13 yaşına geldikleri zaman yakın amcaların toplaşıp "kamışa su yürüdü mü len ehehe" şeklindeki sorularla çocuğu utandırdıkları düğünlere verilen ad) Askere alıyor şanlı Türk ordusu. Veriyorlar ordu gazinosuna genç Dario'yu. Orada şarkı söylemeyi öğreniyor iyice. Askerden sonra başlıyor devri bu İzmir aşığı tosunun.
http://m.friendfeed-media.com/102cfdba50b26bede57be9733c559b6dd12dd2c8
50ler başlıyor. Daralıyor Dario baskıcı Adnan Menderes rejiminden. Atıyor kendisini dışarı. Bridget Bardotlarla, Jacques Brellerle Fransada oyunlar oynuyor, filmler çeviriyor. Bu koca İzmirli adam her fırsatta İzmir'den bahsedip övüyor şehrini. Daha sonraları Zeki Müren'in yücelteceği fuar gazinolarının temelini atıyor resmen. O gazinolarda dünyaya mal ettiği, sonrasında çok sevdiği şehrinin takımı Altay'ın tribunlerinin Mustafa Denizli için "ya mustafa ya mustafa, kornerden atıyor kerata" şeklinde söyleyecekleri bir şarkıyı söylüyor:



1 aralık 1968'de, İstanbulda havalimanına giderken bir takside kalp krizi geçirdiğinde 47 yaşındaydı bu koca izmir aşığı.

Ve sıkıntı ne biliyor musunuz, bu ülkede, bir şehri şehir yapan, bir şehre güzellik kadan, daha sevilir kılan herkesin isminden, heykellerinden daha çok Mustafa Kemal heykeli, ve ismi var etrafta.. mesela dario moreno'nun karantina'daki evinden 2 durak ötedeki kültür merkezinin adi "atatürk kültür merkezi"dir.. hani sanki memlekette hiç atatürk kültür merkezi yokmuş gibi buna da atatürk ismi verilmiştir.. oysa ki dario moreno büyük ozan, büyük şarkıcı yıtıp giderken, biz izmirliler izmir sevgimizden ötürü insanlardan öfke toplariz. sanilir ki biz izmiri çağdaşlığı için severiz, sanılır ki biz izmir'i kızları için severiz..


oysa ki izmir dario moreno'nun meltem kokulu şarkılarıdır.. bilmez kimse bunu, duymazlar kimsecikler sesini.. bir yaz ögleden sonrasi, balkonda oturan bir ailenin karpuz kokusuyla beraber gelen sestir izmir sevgisini yaratan:

"deniz ve mehtap sordular seni neredesin, nasil derim terketti, birakip beni gitti"



işte insanlar anlamiyor.. koca izmiri dayayip döşeyenler anlamiyor.. izmir atatürk olimpiyat stadı diyorlar, izmir'den "metin oktay" gibi bir sporcu çıkmışken, "atatürk kültür merkezi" diyorlar, jacques brel ile oynamis bir adam 2 durak ötede yaşamışken..

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Edgar Hoover: Oysa ki hooveri hep süpürge diye bildik


Memlekette işini yapamayanlar bir şekilde cuntalarını belli yerlere kurmuşlarken, veya başarısız olsalar da istifa yerine illa ki görev sürelerinin bitmesini beklerlerken, tarihin yazmış olduğu en büyük sivil diktatorden bahsetmeli. ve hayır melih gökçek'den bahsetmeyeceğim ..

Mevzu bahis kişiliğimiz 37 sene boyunca FBI'ın başında kalıp bakkala bile "kıpırda FBI abine malbuş uzat" diye giren delikanlı, J. Edgar Hoover.

dediğim gibi 1935 den 1972 ye 37 sene FBI'ın basinda kalan tonton bir amcamizdir kendisi.. kaderi benzemesin ömür goksel e benzer..(sevmek istesem de sevemem artık diyen var ya)

(benzemiyor mu allah için)

tabi bu kadar süre başta kalınca binbir muhabbet dönmüştür arkasından. mesela hasimlari "efendim geçen jartiyer giymis ruj sürmüştü" diye kendisini karalamak isteseler de amcamiz 8 tane reisi cumhur eskitmis (ki muhtemelen kennedy yi direkt öldürtmüş) ikinci dünya savaşı, soğuk savaş, zeki mürenin yükselişi (ki muhtemelen zeki müren hakkındaki "ipneydi efendim" iddiaları da onun eseridir), vietnam savaşı, taçsız kral pele'yi ve kaptal cemil'i, atamızın ölümünü görmüş bir insandir.. yani şöyle bakınca "Ne var kanuni de 45 sene memleketi yönetmiş" diyorsun ama Kanuni zamanındaki olaylara baktığında "öyle ben de yönetirim" diyip geçebiliyorsun. Oysa adam dünya tarihinin en cafcaflı döneminde, Amerika'nın cihan devleti olması yönünde perde arkasındaki isim olarak görev almış.
(buyrun kennedy, buyrun hoover.)


Dediğim gibi bu kerameti kendinden menkul amcamız Amerika'nın iç dengelerinin oturmasında, mevcut süper gücü olusturmasinda buyuk etken olmustur.. buradan ne anliyoruz basarili veya basarisiz olsun istikrar çok onemli.. ben lafı feldkamp hocaya getirmek istiyorum ama üşendim.

(hoover reis, gençlik günlerinde)

Yaptığı türlü gariplikler olmuş tabi. Mesela bir gün kendisine gelen bir raporun kenarına "Watch the borders"(sınırlara dikkat) notu düşmüş. FBI elemanları, paniklemiş tabi. Hemen Amerikanın tüm sınırlarına devriyeler çıkartılmış. Binlerce polis/ajan/korucu/bekçi Amerikan sınırlarına doluşmuş. Sonra anlaşılmış ki adam rapordaki sayfa sınırlarından bahsediyor. Bir allahın kulu da soramıyor tabi "kuzey dakota'ya" vatan hizmetine sürülürler diye.. adam bildiğin astığım astık, kestiğim kestik bir insan..

Tabi 35 senelik dikta, FBI'ın kuruluşunu "john dillenger" (kısmet olursa bir gün john dillenger, ve dillere destan zekerinden de bahsetmek isterim) ile yapan adam bir kaç satırla anlatılamaz.. Ama bu bütünlüğünü sağlayamadığım yazıda, edgar hoover'ın yaptığı fakat benim değinmediklerimden bahsedeyim.

*komunistlere karşı yapılan cadı avı
*watergate skandalı
*martin luther king suikasti
*fenerbahçe'nin 64-65 şampiyonluğu

(fenerbahçeli cemil ve şüpheli gol krallığı!!)

bunların hepsinde bir şekil payı var amcamızın.. velhasıl, bu yazı merak edenler için bir giriş niteliğinde olsun.. yakınlarda clint eastwood, hoover'ı leonardo di caprio'nun oynayacağı bir film çekecekmiş. "Bu adam da kim" demeyin..

Cumartesi, Haziran 19, 2010

haftanın şarkısı #48 llora llora corazon






açık söyleyeyim ben hafta içinde sıla dinleyip "alain delon" ile eğlenen, icabında cumartesi gecesi istanbul fenerbahçe'de club ortamlarına girip, sonrasinda atlayıp izmire gelip izmir'de de club ortamlarına giren bir adamım. Yani tüm bu entel, gün görmedik müziklerin arkasında normal bir hergele var. Ben de isterdim bir elimde şarap bardağım, diğer elimde küba pürom olsun, bu tarz şahane müzikler eşliğinde entelektüel muhabbetler yapayım ama olmuyor işte. Arkadaş çevrem buna musait değil. Ancak bu şekilde blogta gösteriş olsun diye antin kuntin şarkılar paylaşıyorum..

Hah şimdi kendimle hesaplaştıktan sonra söyleyeyim; carmencita lara perulu bir arkadaş. albümlerinde kendisinden erkek olarak bahsedilse de gerek sesi olsun, gerekse şarkılarının kimi yerlerinde "ben nazlı bir kadınım" tarzı tavırlar olsun bana kendisinin "peru'nun bülent ersoy'u" olduğunu düşündürtüyor. Yarın bi gün buraya konsere gelse, basına "valla çükü kestirmek için uğraşıyoruz işte" dese samimiyetine inanırım.

Konumuz dahilinde olan şarkı llora llora corazon'un türkçe karşılığı "ağla ağla kalbim".. şarkının genelinde "bir erkeğin bir kadının aşkı için ağlamasında utanılacak bir şey yok" düşüncesini savunuyor genç carmencita.. Yalnız şarkının ortasında bir yerde "şimdi ben babasız, zafersiz, sensiz kaldım" gibi bir şey diyor ki bu latin halkının aşk ile insani başarıyı nasıl ortak koştuklarını görebiliyorsunuz. Yani biz Türkler bunu siklemeyiz pek. Öyle veya böyle herkes zengin olmak isterken, herkes aşkı ararken kimse hayatını onuru çerçevesinde yaşamayı amaçlamaz. Kimse "Bugün de bir zafer kazandık" diye yatmaz yatağına. Latin halkları bu bağlamda pek garipler..

Velhasıl bir haftanın şarkısını da Peru dolaylarından kotardık.. Şarkıyı indirmek isteyenler aşağıdan edinebilir


burdan

Cuma, Haziran 18, 2010

babam gelince


Benim çocukluğum hep "baban gelince" lafıyla geçti. her şey babamın gelmesine bağlanmıştı. Mesela kişisel cehennemimi yaşadığım, hayatımın en bedbaht anları, yani hastaneden taburcu olup eve gitme bekleyişi anları hep "babam gelince" sonlanırdı.

Cuma günüdür.. hastaneden saat 1 gibi taburcu olduysam, babamın 7 de gelecek servisini beklerdim 6 saat.. hastanede hasta olmadan yatmak dünyanın en sıkıcı işlerinden birisidir açıkcası. hastalığın, orada yatmanın verdiği bir tevekkül, kabulleniş varken taburcu olduğunda orada kalmanın hiç bir nedeni yoktur ve bu kanına dokunur. rusya'ya dalmakta hiç bir sakınca görmeyen napolyon gibi hissedersin kendini "ulen eve gidebilir, atari oynayabilirken, burada her an bir yerden hamam böceği firlayabilecek ve iğrenç ilaç kokan yerde niye kalıyorum, üstelik osman da sürekli osuruyor" der insan.. ama işte babam gelince alıp götürecektir.. o zaman aklıma gelmemişti ama, sanırım annem beni otobüse bindirmekten çekiniyordu. ya çok çirkin ve rahatsiz ediciydim, ya da hastaneden yeni çıkmış bir çocuğun otobüse yakışmayacağını düşünüyordu.. bilmiyorum. taksi konusuna hiç değinmiyorum. taksi'nin lugatima girişi 15 yaş civarındadır.

Sonra mesela anneannem'den ayrılmalar da hep babam gelince olmuştur. Nasıl bir sistemle yerleştiysek izmire, veya nasıl bir servisi varsa babamın, 7 yaşındaki bir uur için, tüm stratejik bölgelerden geçiyordu o servis işte, ve her şey babam gelince çözümleniyordu.

Kötü şeyler de olurdu tabi babam gelince. Mesela onur'un kafasına vurduğum rakı şişesinin hesabı babam gelince çözülürdü. Ne olursa, ne biterse her şey babam gelinceydi.

Böyle şartlar altında, babam gelince neler olabileceğini biliyordum. Hazırdım açıkcası. Ama hiç bir zaman "babam gidince" ne olacağını bilemedim, hazırlanamadim. İşte o yüzden geçtiğimiz eylül ikinci kez başıma gelen "baba'nın kalp krizi geçirmesi" hadisesine hazırlıksız yakalandım.. birincisinden deneyim aldığımı düşünüyordum ama pek becerememişim sanırım. ne yapacağımı bilemedim, elimi ayağımı nereye koyacağımı sezemedim.

Bir şekilde alışmak gerek sanırım ama, tüm o gelince gerçekleşen güzelliklerden çok, kendi başına ayakta durabilmeye alışmalı. komik bir şeyi paylaşamamaya, galatasaray'in yeni transferini anlatamamaya, geceleyin üstün açıldığında üşümeye alışmalı insan..

yok ama yok.. böyle bir şeye alışmamalı insan.. hazırlanmamalı buna..

Çarşamba, Haziran 16, 2010

Rodos'un Fethi

(her ne kadar o zamanlar rodos heykeli'nden bir parça kalmamış olsa da, rodoslu şovalyelerin gelip geçen türk gemilerine "olm dikkat edin heykelin taşaklarına çarpmayın ehehe" diye bağırıp eğlenmeleri osmanlı'nın canını sıkıyordu)

Rodos münakaşası, tarihsel manyaklığı açısından apayrı yerde olan fakat türlü haçlı seferlerinden dönmeye üşenen bazı şövalyelerin Rodos a yerleşmesi ve kanuni sultan zamanında gelen Osmanlı kalyonlarına tükürmeleri, leventlere pandik atmaları ile Osmanlıya rahatsızlık vermesi ile gerekli görülmüş fetihtir. Zira Rodos büyükçene bir ada olmasına rağmen Osmanlının öyle kara parçasına o zamanlar ihtiyacı yoktur. Osmanlı o zamanlar Avusturya’ya inceden kaymaya çalışırken Akdenizin orta yerinde bir adaya binlerce asker çıkartması demek, osmanlı’nın ekseninin kayması anlamına gelecekti. (Güncel olaylara selam çaktım)

Velhasıl 1522 ye kadar sen jan şövalyelerinin fatih sultanlara karşı dahi direnebilecek bir güç olması da bu adanın alınmasının gecikmesini açıklar nitelikteydi. (Çünkü daha önceden ordu oradayken, Girit, susam, falan alınırken rodos’un yanından geçilmiş “aman hiç bulaşmayalım arıza tipler” denilerek tırıs tırıs uzaklaşılmıştı) Yine de Rodos’un alınması değişik zamanlarda denendi. Hepsi bir şekilde yeşil bereli olan sen jan şövalyeleri sahillere çıkartma yapan Osmanlıya aman vermiyor kafalarına kafalarına vuruyorlardı.

Fakat yukarda da bahsettiğim gibi bu Rodoslu şövalyelerin, Rodos etrafındaki ticaret yollarına ve bilhassa Mısır-İstanbul seferini yapan TCG kanuni gibi gemilere yaptıkları terbiyesizlikler kanuni sultan Süleyman in canini sıkar olmuştu.. "tez Rodos alına pls ltf tsk" seklindeki pusulasını kaptanıderyaya gönderen kanuni sultan Süleyman, göksudaki eğlencelere giderken kaptanıderya da bilmem kaç parçalık devasa bir donanma ile ve neredeyse 10000 kişilik yeniçeri ordusu ile Rodos a gidiyordu.

Yolda bilhassa "genç Osman dediğin bir küçük uşak" adli şarkiyi çalan mehteran ile birlikte 1522 yılının 20 Aralığında serince bir kış gününde ada ümmeti Muhammed sancağı altına girdi. Mübalağa cenk olunurken olaylar çetin olsa da osmanlı’nın o zamanlar edindiği çakmaklı tüfenkler Rodoslu bir çok şovalyeyi korkutmuş “olm delikanlıysanız elinizdekileri bırakın gelin” demek gibi mızıklama yöntemleri denetmiştir. Hülasa bir kez daha teknolojik açıdan güçlü olan, yürekli olanı yenmiştir.

Salı, Haziran 15, 2010

bu kadar gerzeklik ancak asillikle olur: sibel arna

http://www.oklahomaczechfestival.com/images/2000_Royalty_3.jpg

mükemmel insanlar var dünyada, asilin de asili, kraliçe elizabeth'i "yenge, ilyas amcaların oğlu fikret evleniyor, davetiye gönderememişler sen ara dediler" diye gecenin bir vaktinde arayabileceklerini düşünen, hatta muhtemelen o şekilde arayabilecek asillikte insanlar.. onlar ki muhtemelen sülaleleri asilliklerini korusun diye, anneleri ile babaları kuzen çocuklarıdır.. zira böylesine bir aptallık, böylesine bir nobranlık normal bir gen havuzunda mümkün olamaz. 5000 senelik uygarlıkta, onlarca açlıkta, onlarca savaşta bu kadar gerzek kalınmasının hiç bir darvinist açılımını bulamıyorum ben..

bahsettiğim insan "sibel arna":



Tekne tatilinin bana tatil olmamasının bir nedeni de dadımız Hanife Hanım. Tekneye binince, Göcek, Rodos, Simi gezince ona bir şeyler oldu. Resmen aklı uçtu. Yoksa neden Rüzgar’a tarhana çorbası yapalım dediğimde yayla çorbası pişirsin? Bunu yaptığı gün Rüzgar sabah kahvaltıda yumurta yemişti üstelik. E yayla çorbasının içinde de yumurta var. Bir gün içinde iki yumurta veremeyeceğimizi ezbere biliyor. Yüzme bilmemesine rağmen her gün beş posta denize giremediği için hayıflanmaya başladı. “Sibel Hanım keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı” sayıklamalarının ardı arkası gelmedi. Normal şartlarda Rüzgar’ı mutlu etmek konusunda profesör olan kadın, deniz üstündeyken sınıfta kaldı. Oğlumu alıp, oyuncakları yayıp bir saat kesintisiz vakit geçirmeyi hiç başaramadı. Bunun yerine Rüzgar’ı kucaklayıp, peşimde dolaşmayı tercih etti.

Neden? Nedeni basit. O da insan. Evet denizi görünce giresi geliyor, seni bikinili görünce onun da canı sere serpe uzanmak istiyor. Eminim kamaradaki aynaya her baktığında acaba yüzüm yanmış mı diye kontrol ediyor. Ama tabii ki abartmaması, çalıştığını unutmaması gerek. Hanife Hanım’daki arızaların benzerlerini Kuzey’in dadısında da gözlemledim. Simi’de fotoğraf çekeceğim derken bebek arabasının üstüne kapaklanıyordu mesela. Bu konuda daha enteresan hikayeleri ise döndüğümde dinledim.

Arkadaşım Tülin’in bakıcısının Antalya’daki tatil köyünde bir saat ortadan kaybolmasına, işini gücünü bırakıp gidip göbek dansı kursu almasına kaç puan verirsiniz? Kardeşim dadı mısın, dansöz mü? Bu hareketleri yapabildiğine göre iyi kıvırdığın bir gerçek, niye bir de üstüne kursa yazılıyorsun, anlamadım. Aynı kıvrak insan, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dalış kursuna da gitmek istemiş. Neymiş su altında nasıl nefes alınıyor çok merak ediyormuş. Büyük konuşmayayım ama ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!


umarım internet çağında artık gazete patronları böyle gerizekalıları gazetelerinde tutup onlara maaş vermenin yanlışlığını, isteyen insanların kolpalık brovesi yazıları blog olarak okuyabileceklerini idrak ederler..

Pazartesi, Haziran 14, 2010

işçi sınıfı kahramanı (h. ş. #47 )





Kendimi zengin/seçkin yerlerde, asla huzurlu hissetmedim. Onların normalleri, benim işçi sınıfı ailemin normalleri ile derinden çarpıştı. Hiç bir zaman punk yıldızları gibi "sid vicious" gibi "hepinizin mina koyim" diye olay yaratmadım kabul (ki oysa küfür işçi sınıfının ağzında güldür) ama işte o yaşlandıkça içine girdiğim, arkadaşlarımca davet edildiğim, bir şekilde sosyal statümün değişmesi ile ortak olduğum dünya hiç bir zaman sarmadı beni. bilmiyorum sarmayacak da.

ben şu anki yaşımın iki katına geldiğimde (babam ile aramizda kaç yıl fark olacak sorusunun cevabını yorumlarda yazarsanız sevinirim) hala istanbul'da köprü trafiğinde ferrari'ye mendil satmak isteyen adama üzüleceğim, findikli'dan dolmuşla yukarı çıkarken 3 tane domuzcuk tarafından bile yıkılabilecek bir evin balkonuna çamaşır asan kadının bir yandan da yan villada havuzda yüzenlere bakmaya çalışmasını yadırgayacağım. Hiç bir zaman kalamışta, marina'da "murphy's dance club" da eğlenemeyeceğim doğru düzgün..


hayatın o bitmez tükenmez yeşilçamında kendime verdiğim roller var sanırım. ben hiç bir zaman zengin piçi oktay rolünde göremedim kendimi mesela, evi tavuk kümesine çeviren tarık akan hiç olamadım, ferhan şensoy gibi bir kıza bakmayı hiç içime sindiremedim, ben hep "çaldı paramı hakim bey, ama helal olsun be sana osman!" diyen kadir savun rollerine uygun gördüm kendimi, şu bilmem kaç sene tıp fakultesinde okumuş, icabında fransalara gitmiş doktor nubar terziyan'ın "yoo paraya hiç gerek yok, o parayla ilaç alırsınız" demesini yakın buldum kendi sözlerime.. tüm o eğitime, tüm paraya rağmen dediğim gibi, hiç bir zaman işçi sınıfı çocuğu olmaktan kurtulamayacağım. bunla da gayet gurur duyuyorum.

bu arada şarkıları indirmek için link istediklerini söyleyen bir kaç mail aldım. o yüzden sanırım indirme linki de koymalı. şu şekil..

Perşembe, Haziran 10, 2010

haftanın şarkısı #46 cinzas


aklımın basmadığı şey, azteklerle mısırlıların benzer piramitler yapması değil. aklımın hafizalamın almadığı şey elin brezilyalısıyla tek bir ortak kelimemiz olmamasına rağmen benzer aşk acılarını nasıl olur da çekebiliyoruz.


burada aşk nasıl yaşanıyorsa, ortak tek bir kelimenin olmadığı başka dillerde de aşk öyle yaşanır. kadın terkettiği için yakılır şarkılar yürek acısıyla.. "paulinho moska" da aynı gazla çıkmış meydana. aynı acıları yaşamış ve bize, bu muhteşem kumparsitayı armağan edivermiş brezilya dolaylarından.. cinzas portekizce kül demek.. biraz zorlarsak kendimizi şarkının sözleri "bir güzelin ahindan, 365 günümde yandı ha yandı" şeklinde olduğunu söyleyebiliriz. ayşen gruda zillisine nasıl aşık olduysa, onbaşı çöpçü abdi (onbaşı değel) paulinho da aynı şekilde aşık olmuş işte.. ve bir kadın bir erkeği terk etmeseydi, müzik diye bir şeyin olmayacağını bağıra bağıra söylemiş.. sözlerini de yazalım:

Canım Kardeşim

insan niye dram filmleri izler bilmiyorum. tüm bu evren hakkındaki bilinmeyen soruları bir kenara bırakıp önce bunu irdelemesi gerekiyor bence bilim adamlarının. yani tamam bilmem kaç bin ışık yılı uzaktaki yıldızın yörüngesel hareketleri de illa ki önemlidir de, ulen niye dram filmi izleyip, durduk yerde kendi canımızı sıkıyoruz sorusu bence daha vahim..

dram filmleri diyince anadili türkçe olan bir hergele olduğumdan benim aklımda direkt, ertem eğilmez'in "canım kardeşim" filmi geliyor. bir insana duygusal işkence çektirmek, bildiği her tür kötülüğü unutturmak için, bir intihar bombacısının içini bile insan sevgisiyle doldurabilecek bir film "canım kardeşim".

http://m.friendfeed-media.com/95c9fb649489d75f3b098a893b70301bb0c5f8d1



tarik akan'ın playboy olmadigi tek erken dönem filmi demis imdb de bir kisi bu film icin.. evet yerden göğe kadar haklı ki bence türk sinema tarihinin en iyi dram filmlerinden biri.. küçük yıldız kahraman'ın "ağbi" demesi,halit akçatepe'nin tüm komikliğini bir kenara bırakıp dublajlı sesine rağmen bakışlarıyla çaresizliği iletebilmesi. benim diyen batı filminde göremediğimiz sinema büyüsünü sunar bize.. dostluk hadisesini bize ozetlerler..

tüm o "lösemi, yani kan kanseri" duruşunun ardındadır küçük kahramanın kalp atışları.. şimdi ertem eğilmez'in "filim bir adam" adındaki biografisini okurken karşılaştım da, buraya da yazayım dedim atilla dorsay'ın, tüm hayatını film eleştirerek kazanmış bir adamın dandikliğini:

"yılın en önemli süprizlerinden biri ise ertem eğilmez'in canım kardeşim oldu. yıllardır başarılı iş filmlerine (ve özellikle melodramlara) imzasını atmış olan eğilmez, halktan kişilerin öyküsünü anlattığı bu sıcacık komedide, türk sinemasında eşine rastlanmamış akıcı bir kurgu ve özenli bir fotograf calismasi araciligiyla son derece canlı, insancıl, duygulu bir film ortaya koymuştu. bu filmi seyrederken, de sica- zavattini ikilisinin italyan komedilerini, ellilerin ingiliz komedilerini, biraz da amerikan sinemasini ansıdırk. ama bütün bunlar birer çağrışımdı ve eğilmez, bizden tiplerle, bizden bir konuyla, bizden bir çevreyi ortaya koymuştu. istanbul'u kullanışı olağanüstü başarılı, oyunculardan (giderek tarik akan gibi genellikle yeteneksiz bir oyuncudan bile) aldığı sonuç, yüksek bir düzeyde idi." (atilla dorsay, sinemamızın umut yılları 1970-1980 arası türk sinemasına bakışlar, istnbul, inkilap, 1989)


atilla dorsay'ı 89 yılından beri alkışlıyoruz.. komedi filmi demiş adam yahu. bravo. neresine güldüysen sen filmin, kara vicdanlı!

Garson boy zamanların Tarkan'ı


biz seksen doğumlu filintalarin, seslerinin çatal olduğu, dudaklarının hafif üzerinde siyah bir kitleyi "biyik" diye taşıdığı, ne traş olabildiği ne bir halta benzediği, gizliden gizliye bir arkadaşın abisine aldırılan porno dergilere bakip hayallere daldığı dönemde, yani tüm o garson boyluk içinde kalbi ilk defa bir güzelin nazi için pirpir ettiği dönemin arka müziğidir tarkan'in şarkıları. allah biliyor, tarkan'in her albümüne, her çıkışına hevesle seyirtiyorum hala. istiyorum ki yeni söylediği bir şarkı beni alsın, götürsün o umut dolu, "büyüyünce bilgisayar mühendisi olacağım" denilen günlere.. kimsenin vucudunda yara açmadığı, sarhoş olup kimseyi arama gereği duymadığım günlere.. albümün bir şarkısında tarkan'in "uçmasam da göklere, bir kuş olsa pencerede, perdeyi kapatsam da ben seninle" gibi bir şeyler söylemesini bekliyorum.. ama olmuyor olamiyor..

o naif tarkan yitip gitti çünkü. garip sevdalar peşine düştü, o şöhret, o megastarlik hadisesi, global olarak kiytirik bir şekilde tanınmak bizim çocukluk tarkanımızı bizden alıp götürdü. kış güneşi ile yüregimizi dağlayan hergele, "kiss kiss" ile bizlikten çıkıp gitti.. ne orada, ne burada, ne star, ne yeni yetme şarkıcı arasında arafta bir yerlerde kaldı ve asla olmadı.. ona "buraların tarkanı" buna "şuraların tarkanı" denilen evreydi o. tabi bu kalip o zamanlar "hareketli kipir kipir, her albümünde hit çıkartan pop şarkicisi" manasındaydı.. oysa şimdi hala "x'in tarkanı" dediklerinde benim aklima: "bir aralar muhteşem şarkilar yapan, ama sonrasinda özel hayatinin dandikliğinden 10 senede tek bir elle tutulur şarki çıkartamayan şarkici" geliyor.

o bir yıl başı programinda, türk sanat müziği söyleyen tarkan, hiç bir zaman türk sanat müziği albümü çıkarmadı. zira kafasinda yabanci dilde albüm çıkartmak vardı. çok ünlü olmak, bendini çiğneyip aşmak, taşmak vardi. zamanında zeki müren'in yapamadığını edirne'den sonra adını duyurmayı yapmayı, böylelikle zeki müren'den de büyük bir şarkıcı, sanat güneşi olmayi planlıyordu ama değil zeki müren olmak, bülent ersoy bile olamadi..



velhasil inşallah sarı inadından döner tarkan. yörük atın yemini kendisinin arttiracağını görür artık. eurovision'la mi döner, türkü, tsm albümü mü yapar bilmiyorum ama, bir şekilde bana yorgun bir yaz öğleden sonrası uzaktan çalınan aşık şarkıyla döner umarim bir gün..

Çarşamba, Haziran 02, 2010

diplomatik dil

(bu fotoda 17 diplomat, 13 büyük elçi var. ama kimin şalgam içtiğini görüyorsunuz!!!)

şimdi bu uluslararası neşriyata bir şekilde muhattabız ya, ülkeler birleşmiş milletler'e gidiyor, o ona nota veriyor, bu şunu ayıplıyor ya, benim yegane anladığım iş tüm ülkelerin birbirinden alıngan olduğu.

zilyon tane dilin olduğu bir dünyada diplomasi apayri bir dilde gidiyor.. başta "ülkelerin elçileri bir iki kelimede anlaşamadı" dediklerinde olayın daha ciddi olduğunu düşünür olayın şu şekilde olduğunu hayal ederdim

"ve iş bu bildirgeyi sonlandırırken, hepinizin orospu çocuğu olduğunu bildirmek isteriz"

işte bir kısım ülke "efendim böyle bir cümleyi nasıl koyariz bildirgeye" falan diyorlar sanıyordum. ama olay resmen tiriviri kelimeler üzerineymiş.. vay efendim virgülü oraya koyduk olmadı, burada böyle bir şey dedik iç işleri tartışmaya başladık.. aleni olarak incir çekirdeğini doldurmayacak mevzular.

bu kadar killatmanın iki nedeni var diye düşünüyorum ben.. birincisi geçmişte yaşananlardan öğrenilenler:

-selamun aleyküm bay timur. izinsiz olarak osmanlının topraklarına girdiniz lütfen çıkın. öptüm bye.

şeklinde bir yaklaşım, size geri gelecek bir kelle ile sonuçlandığından olayı daha anlaşılmaz, "bu böyle demiş olabilir ama demiş de olmayabilir, o yüzden bence bir şey yapmayalım" dedirtecek bir seviyeye çekmiş olabilir..

ikincisi de, ciddi manada diplomatlar "o kadar eğitim aldık, bu kadar staj yaptik çay getirip götürdük, ankaragücünün deplasman otobüsünden daha az ekipman barindiran bir gemiye yapilan mudahaleyi kinarken illa ki killatmali, egitimimizin hakkını vermeliyiz" diyor olmalilar..


http://m.friendfeed-media.com/d74c0afa1d2a366d8dc11012d8e3a873ae67d1b0
(ankaragücü deplasman otobusu ile karsilassa demek ki israil ordusu, feleklerini sasiracaklar)

yoksa ben olsam orada başta, yapacağım bildirge basit (zira uzaktan söylüyorsun):

"sevgili israil, sizi ezelden beri severdik, ecdadimiz da sevmiş. ama bize yanlış yaptınız! puştluk sergilediniz, oraya gelirsek allahınızı şaşırtırız ipnetorlar!!!! akıllı olun! gazze'nin de kapısını açın, küfrettirmeyin lan insani!!!!!!111111"

Salı, Mayıs 11, 2010

kick - ass : stan lee'nin "gör" dediği film


kesinlikle nefes kesici, son zamanlarda geçirdiğim en güzel bir saat 53 dakikayi bana geçirtmiş filmdir kick ass. modern bir şahmeran öyküsü'nün içine bulanmış tüm çizgi roman mevzuları, "çizgi romanlarda iyi de, gerçekte böyle değil bunlar" demek için hiç bir firsati kaçırmayan realist senaryo.. kesinlikle kusursuz..

üstüne bir de yıllar önce luc besson sayesinde matilda ile büyülendiğimiz gibi bu kez de hit girl ile büyüleniyoruz.. nikita ve matilda karışımı mükemmel bir karakter, hem de içinde nicolas cage olan bir filmde..

ha yavanliklar var tabi. nicolas cage'in olduğu basit intikam öyküsü, ve superbad tarzi "selam biz nerd'üz ve elimizden hiç bir bok gelmiyor" tavirlari bayiyor beni.. nerdlerden bahsetmek neden bu kadar çekici geliyor insanlara bilmiyorum ama, allah aşkina parasını haydutlara kaptirmayan, ama haydut da olmayan insanlar yaşamıyor mu amerikada? arası yok mu?

http://www.moviesonline.ca/movie-gallery/albums/KickAss/kick-ass1.jpg

tüm bu yavanliklar, muhteşem görsellikle, harikulade müziklerle atilip gidiyor.. bir noktada ilk gençliğin şarkısı "kryptonite" bile çaldı ya daha da bir şey demek istemiyorum..

çizgi romanlara biraz gönül vermiş, hiç değilse küçükken showtv de örümcek adam izlemiş herkes bu filme bayılacak.. kusurlu ama eşsiz bir film.. hem gerçek hayatta kim kusursuz ki?

azuth movie database notum: 9.5.. dark knight'dan bile mükemmel diyorum varın anlayın gayrı..

Cumartesi, Mayıs 08, 2010

haftanın şarkısı #45 o'death





bu kadar güzel bir şarkı'nın ölüm hakkında yapılmamasını isterdim.. sonuçta ölüm dediğin, yer yüzündeki belli amaçlar neticesinde yüceltilen bir şey. hatta gariptir ki en büyük mertebe denilen şehitlik bile yer yüzündeki belli bir hükümdarlik anlayışına hizmet ettiğin için gerçek oluyor. mesela kimse çocuğunu bombadan korumak için üstüne yattığında, sivil bir şekilde şehit olmuyor. nasıl bir terane bu anlamıyorum açıkcası. acaip yüce bir şekilde ölebilmen için devletine hizmet edip, ölmediğin süre zarfında kufran'ı öldürmen gerek..

her neyse.. şarkı muhteşem.. çağrıştırdıkları paspal..

Cuma, Mayıs 07, 2010

1 ve 6 Mayıs sonrası nazim hikmet ve sosyalizm üzerine

1 Mayıs ile başlayan ve 6 mayıs ile devam eden hafta, memleket sosyalistlerinin kimliklerini en fazla yaşadiklari hafta.. günleri geçirirken nazım hikmet ve sosyalizm üzerine bir şeyler karalamak istedim. sürçü lisan edersem en başta affola..

nazım hikmet, karl marx'in yanlisini görmüş ve onun üzerinden kendisi bir sosyalizm yaratmiştir aslinda.. yani tamam marx'in görüşleri harika, insanlar eşit, üretenler, ürettiklerinin getirisini paylaşıyorlar, halk kendi kendini yönetiyor, gelir kusursuz paylaştırılıyor, sağlık, okul bedava gidiyor.. bunları kim istemez ki? ama tüm bunlarin başında ölümcül bir hata var.. o da insanlarin saygın olduğu görüşü.. marx insan temelini tanimadan, insanlarin kurduğu yapi hakkinda isabetli görüşlerde bulunmuştur..

oysa ki nazim, hapiste insanlarla, onunla bununla, aynı kara tayini bölüştüğü için şöyle yazabilmiştir:

"onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
cahil,
hakim
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

onlar ki uyup hainin iğvasina
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağac gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat kufreden ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır."

nazım sosyalizmi bir devlet yapisi olarak da tanimlamaz zaten. insanların bu alçaklığı yüzünden sosyalist bir devlet mümkün değildir onun düşüncesine göre. bu özellikle gurbet günlerinde daha çok ortaya çıkar. stalinin yaptiklarindan hiç hoşnut olmaz ve hatta kendisine orada da düşmanlar edinir stalinist çevrelerden.. nazim'in devrim'i kanlı sopalı değildir.. eline çekiç alanların, makineleri kirip, zincirlerinden kurtulmasını öngörmez. ona göre devrim bilimle gelecektir.. güneş zapt edilecektir.. ve sosyalizmi 21. yüzyil insanı için şöyle tanımlar:

"yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından."

velhasil şimdi 68liler falan konuşuyor ya, deniz gezmiş'ten, mahir'den, bir on sene sonra 1 mayis'a katilacak kalabaliğın devrim yapacağını falan söylüyor amcalar.. ben katilmiyorum hiç birine.. ben 21. yüzyil'da nazim hikmet'in dizelerinden firlayan bir sosyalizm yaşamak istiyorum.. john lennon şarkıları ile, pablo neruda şiirleri ile ortak paydada buluşan, çağına uyan bir nazim hikmet sosyalizmi..

Perşembe, Mayıs 06, 2010


tam 38 sene önce bugun. ne bir eksik ne bir fazla gün sayısıyla bugün.. ama o günden sonra 3 eksik.. hep eksik..

bu dogal secimde bir sorun var aslinda.. yani derler ya, canlıların zekisi kalır, ortama uyum saglar ve neslini sürdürür derler ya hani, hani derler ya dinazorlar ortama uyum saglayamadı ama kuşlar sağladı ondan yok olup gitti derler ya, hani öyle savunurlar ya, degil işte öyle.. kim ödlekse, kim kahpeyse o kaliyor 20. yüzyilda ve sonrasinda.. sincaplara işlediği gibi, papaganlara işlediği gibi işlemiyor evrim insanlara.. yürekli olan, cesur olan, namerdin suratina tükürmekten cekinmeyen neslini devam ettiremiyor.. ödlekler, ödlek çocukları ve onların çocukları 3 kişi eksik dünyada yaşıyor..

şartlar değişti, imkanlar değişti. artık bu üç fidan gibi düşünmek ahmaklik.. silahli devrimden çok, sosyal politikaların arkasındayız.. daha insanca yaşamak için, daha onurla yaşamak için, ama birlikte yaşamak, kardeşçe yaşamak için duruyoruz.. ama unutmadık gidenleri. zamanını, zamanında yaşayanlari, zalimlere baş kaldıranları..

Salı, Mayıs 04, 2010

Savaş üzerine


insanoğlu'nun neden savaştığı konusuna az önce bir netlik getirdim sanırım tuvalette.. bence insanlar anlatmak için savaşıyorlar.. savaş dediğin inanilmaz anlatilasi bir şey çünkü. mesela neredeyse ilk roman "ilyada" bir savaşı anlatıyor.. kimse çıkıp da "işte bu da parayı bulan likyali feridun efendinin macerasıdır" diye bir şey yazmamış. oturmuşlar savaş yazmışlar..

aynı şekilde dünya savaşları.. bugun amerikan büyük millet meclisi bir yasa çıkarsa "bundan sonra hiç bir yazılı ve görsel eserde ikinci dünya savaşı kullanılamaz. amerika cumhuriyeti olarak yasakladık" dese anam avradim olsun biter hollywood.. kepenk indirir.. hele tom hanks falan, obama'ya yazar kasa atar..

gerçi anlamak mümkün.. savaşların içinde her şey var. drama var, korku var, kahramanlık var, salaklık var.. var oğlu var.. bu yüzden insanlar savaş filmleri yapiyor, savaş oyunları yapıyor.. millet de paşa paşa gidiyor bu eserleri tüketiyor.. hatta reel savaşlar yetmiyor, bir de götümüzden attığımız ortamlarda savaştırıyoruz insanlari, orklar, klingonluları.. zira dediğim gibi savaş acaip anlatılası bir şey..

- abi sonra "hasiktir ulan size mi vereceğiz koca devleti!" dedi.. sonra tak bir emir, tak bir kararname "sevgili japonlar size savaş açıyoruz, öptüm bay" tak imzala, hop salı ver atom bombasını..
+helal olsun abi.. valla bravo adama..


http://www.buzlu.org/images/pasteur67.jpg
(sen o kadar çalış didin, insanlığa hizmet et, sonra kimse adını hatırlamasın.. resmini bilemesin)

bakin işte direkt mevzuya giriyor adam.. oysa dünya'ya daha yararlı olmuş şeylerin, zerre bir oyununu, zerre bir filmini, görmedim ben.. misal:

görev brifingi: kuduzu aşısını bulmak
alt görevler: muhtasar beyannamesi gününde verilecek..

olmaz tabi böyle.. kimse pastorculuk oynamak istemez.. zira insanlar bir takim insanların ölmemek için çabalamasını istiyor.. bunun macerasini duymak istiyoruz, okumak istiyoruz.. çok acaip süper işler yapan adamlar bile savaşmadıklarında hatırlanmıyorlar.. mesela bakin şöyle olsa:

"napoleon: fransiz devlet adami, tarihteki ilk anayasayı "napolyon kanunları" adıyla çıkartmıştır.. "

insan "hasiktir lan.. sikimden asagi napolyon" der kalır.. oysa napolyon dediğin adam

"napoleon: tüm avrupayı 18. yüzyilda manyağa çeviren, rusyaya kadar ordusuyla yürüyen, icabinda mısır'ı gelip alan çok taşaklı bir general" bitti.. napolyon bu işte. insanlar bunu görmek istiyor.. kan dökülsün, kalpler kırılsın ondan sonra adam oluyorsun..

http://web.bilkent.edu.tr/Online/www.english.upenn.edu/jlynch/Frank/Gifs/napoleon.gif
(sen o kadar sivil güzellik yap kimse hatirlamasin, iki savaş çıkar senden iyisi yok)

o bu yüzden insanlar savaş yapıyor işte.. şanları, soyları yürüsün diye.. adam tüm hayatini bilime adayacak, insanliga hizmet etmeye calisacak 1500 yil sonra bi gavat çıkıp "o aristo da götünden uydurmuş yalnız" diyecek.. hadi be..

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

Gizli hedef


hiç bir oyun yoktur ki bu oyun kadar tarihsel olarak doğru olsun.. iki başlık altında incelemek gerek:

1. hiç kimse ama hiç kimse asya'nın tek sahibi olamaz:

tamam asya harika. her şeyin ortasında ve turn başına 7 asker veriyor, ama allah aşkına kim ele geçirdi ki? özellikle rusya bölümünde kim tutunabiliyor? haritanın tam ortasinda olduğunuzdan acaip göze batiyorsunuz ve insanlar size dalmak için firsat kolluyorlar "aman kamçatkada az askeri kalmiş hemen alaskadan dalayım" demeyeniniz var mı aranızda? hal böyleyken allah aşkına napolyon ve hitler ne ariyordunuz rusya'da? ne güzel dünya'yı ele geçirebilecekken gidip asya'da yok olmak neden? gençliğinizde hiç mi gizli hedef, risk oynamadınız?


http://www.napoleon-souvenirs.com/boutique_us/images_produits/555_1.gif
(yapma napo, gitme rusya'ya.. avusturalya'yı al!)

2. avusturalya'ya sahip olan kazanır:

kesin ve mutlak kural bu.. filipinler yık asker, üret babam üret.. turn'de sadece iki asker mi? sorun değil 20 turn sonra 40 asker.. filipinler, doğu avusturalya seninse olay bitmiştir.. ilk dünya savaşında filipinler kimin? ingiltere'nin.. çanakkalede yok olanlar falan? avusturalyalilar.. savaşı kim kazandı? avradını sevdiğimin ingilizleri.. hop gel ikinci dünya savaşına.. filipinler japonların elindeyken kim kazanıyordu ? naziler tabii ki.. peki filipinleri muttefikler geri aldiginda ne oldu? hitler bir çukurda kendisini yaktı ve japonların başına atom bombasi indi.. kahretsin bu kadar net bir şeyi niye kimse görmüyor?

Çarşamba, Nisan 07, 2010

düğün pastaları hariç her şey değişir


heraklitos ünlü "her şey akar" lafını söylemeden evvel, bir iki düğüne gitseydi o lafının yanında "düğün pastalarını tenzil ederim ama her şey akar" diyebilirdi.. zira ben 5 yaşında ne tarz bir pasta yediysem, bugun hala aynı iğrenç kremalı, keki için nano teknoloji mühendislerinin uğraş verdiği bir şey yiyorum.. ben küçükken babam "buyur benimkini de sen ye" diyip benim gönlümü kazanıyordu ama şimdi şimdi anliyorum da "ben yemem bunu, vereyim de yesin subyan, hem havam olur" diyormuş.. bravo baba, cakallığından dolayı kutluyorum seni..

ne kadar elit olduğunuzu bilmiyorum ama, illa ki içinizde gündüzleri kahve olan, akşamlari "düğün sarayı"na çevrilen bir yerde düğüne gitmiş, etrafta anlamsızca koşmuş, sonrasinda yere düşünce dayak yemiş, ve o gürültü içinde hapsedildiği masanın üzerinde uyuyan bir insan olacaktır.. onların zaten ağızlarına o pastanın iğrenç tadı, akıllarına pasta dilimini kagitta yemenin izdirabi gelmiştir.. onlara diyecek sözüm yok.. benim sözüm, yemekli düğünlerden başka düğünlere gitmemiş, zengin muhitlerin, air jordan giyip sokağa çıkan insanlarına.. size pastayı tarif edeyim ben:

normal bir pastada kek üzerine krema olur ya, burada kek diye sunulan şey karbon atomları, hiç olmadı un molekülleri.. onu bir güzel seriyorlar tepsinin altına, üstüne de biraz krema döküyorlar.. o biraz krema'nin üzerine yine krema döküp pastayı hazirliyorlar.. sonra da damat, veya sünnet çocuğu pastayi kesmeye meylettiğinde "aa bıçak kesmiyor" diyip para tirtiklamaya calisiyorlar.. ulen nesini kesmeyecek? sırf krema pasta işte.. şöyle sert baksak, musa'nın kizildenizi ayirmasi gibi ayiracagiz pastayi.. yetenekliysek direk dilim dilim "buyrun burdan servis edin" moduna sokacak bakislari bile atabilecekken nesine "kesmiyor bu bıcak pastayı" dersiniz ki? insanda biraz haysiyet olacak.. ama işte biz burada yazıyor ya böyle haysiyet olacak falan diye, o düğün esnasinda şöyle tepki vermekten öteye bir şey sergileyemiyoruz:

"eki eki nasıl olur kesmez, buyur 10 lira belki bu kesmesine yardimci olabilir"

ah be..


http://www.yurthaber.com/images/other/salihlide,-refika-yunus-ciftine-gorkemli-dugun-02.jpg
(ne o bıçak kesmedi mi bilader? oysa ki sapı aleminyum folyoya sarilik olarak ultra mega bir bıçak olmuştu nasıl kesmez??)

bu pastayı böyle garip tekerlekli bir masada sunarlar.. düğünün başından beri ortada bir kez bile görünmeyen 2 tane garson, bir tanesi yardı domalır vaziyette o tekerlekli masayı çerken, diğeri "aman pasta düşmesin" endişesi ile öteki taraftan iktirir.. bu iktiren eleman aynı zamanda "kesmiyor bu" diyecek elemandır.. tüm o beyaz gömlek, papyon icat edildikleri yıldan günümüze geçen sürede daha eğreti başka hiç bir yerde durmamışlardır, bu düğün salonu garsonlarının üzerinde durduğu kadar.. ama en korkuncu, milletin şıngır mıngır kiyafetleri içinde acaip sırıtan, günlük kiyafetler ile dolaşıp mikrofonu ele geçiren salon sahibidir "ve gelin ve damata bir alkış pastayı kesiyorlar!" diye bağırır.. bu da hani tuvalette olan vardır, ne bileyim efendim dışarıya sigara içmeye çıkmış olan vardır, duyan gelsin mahiyetinde bir çabadır.. ama dediğim gibi, korkutucu bir abidir.. oraya ait değildir.. etrafta koşarken ayagina takilsan, seni dövmemek için tek bir nedeni bile yoktur..

sonra işte o kesim merasimi olunca, aynı şekilde götün götün pasta mutfak'a götürülür.. orada pasta ile birlikte garson çocuklar da bölünerek çoğalır.. düğünün başka hiç bir zamanında, hiç bir anında bir daha olmayacak, uzay zaman düzleminde aniden belirmiş gibi duran (eğreti papyonlu ve gömlekli) garsonlar teyzelerin, eniştelerin arasında pastaları sunarlar.. etrafta koşup pastalardan almaya çalışan cocuklara küfür eder, iki tane pasta isteyenlere "valla sayılı, çok yok" diye palavra atar, "kaç kişisiniz siz, o teyze iki kişi mi tek kişi mi?" diye yer yer tespitler yaparlar ve sonra gürültünün içinde kaybolup giderler..

arkalarından, bitlendiği için saçları kazıtılmış çocukların, kardeşlerine pastayı vermeyip hepsini kendileri yedikleri ve ipne kardeşleri tarafindan ispiyonlandıkları için yedikleri dayakların sesi gelir.. git gide azalarak..

Pazar, Nisan 04, 2010

Olsa da yesek #1 Pizza Pizza - Margarita


Böyle bir bölüm açayım dedim. Her hafta pazar günleri, yemek sepeti'nden görüp de "neymiş ki bu" diyebildiğiniz yemekler hakkında bilgi vereyim, -en azından benim tattıklarım hakkında- vedat milor'e rakip olayım istedim..

ilk yemeğimiz de margarita pizza olsun.. tam sabah kahvaltilik, sadece peynir domates ve hamurdan oluşan bir ürün bu. resimde görülenin aksine "pizza pizza" her dilime tek domates düşecek şekilde yapiyor bunu. yemek sepeti'ndeki fiyati small 7.5 lira olarak belirlenmiş ama, "siz bununla doymazsiniz yanında bir tane daha verelim" denilerek 2 small pizzayi 7.5 liraya kaktırıyorlar..

dediğim gibi, duble peynir (mozarella) domatesle birleşince (ki pizza içinde olmadıklarında da mükemmel bir ikilidirler) harika bir şey oluyor. özellikle ekmek arasına, peynir domat koyan, kumru diye bir şeyi afiyetle yiyebilen bir memlekette sabah kahvaltılarında mükemmel gidiyor..

dominos pizza'da bir muadili yok benim gördüğüm.. little ceaser'da olabilir.. popeye's ve pizza hut'da var zira..

Cumartesi, Nisan 03, 2010

Haftanın şarkısı #42, #43 ve #44

Dizilerle ilk tanışmam "Kartallar yüksek uçar" ile oldu. Dallas'ı falan hiç hatırlamazken, Karabulut holding'in macerası kulağıma bir şekilde çalınmıştı. Sadri Alışık'ın Selda Alkor'un maceraları annemle beraber götürüldüğüm, ve inanılmaz bir şekilde laf dinlediğim günlerde esas konulardan biriydi..

Sonrasında pazar akşamları banyodan hemen önce izlenen Bizimkiler dizisi geldi.. Bizimkileri izlemesem ölmezdim, hatta izlemiyordum da, o sırada halının üzerinde resim ödevini yetiştirmeye çalışıyor oluyordum..

Esas dizi izlemeye başlamam "Super Baba" ile oldu. Garip bir şekilde her cuma iple çekiyordum Fiko'nun iç hesaplaşmalarını, alim'in ergenlik triplerini, uyuz İpek'i, dede'yi falanı filanı.. Merak ediyorum şimdi diziyi izlerken babam ne düşünüyordu acaba? Zira dizideki baba benim babamın yanında değil süper alenen tırttı.. Hastaneye yattığım bir dönemde, videoya kasete çekmişti diziyi mesela, sanmıyorum dizideki fiko yapsın bunu. Ayrıca babam'ın hiç iç bunalımı olmadı, onda mıyım bunda mıyım diye dert etmedi, en yakın arkadaşıyla, abisiyle yumruklaşmadı hiç.




Sonrasında ali haydar usta geldi.. öss döneminin bu kadar boktan geçmesinin nedenidir kendisi.. türkan şorayla olan hadisesi, yok efendim onun cocugunu kurtar, ev sahibi ile uğraş, hasımlarla uğraş, babayla uğraş derken bitiverdi o dizi de..

Lost'u hiç bir zaman kana kana sevmedim.. Benim ilk kez bir dizi'de kendimi bulmam "House'a" denk gelir. Her şeyiyle bendi işte adam. Huysuz, hasta, komik, kibirli, baston kullanan.. Şimdi bile hala yoksunluğunu çekiyorum izlemediğimde. İlk kez bir diziye bu kadar bağlandım sanırım..



Şimdilerde deli gibi takip ettiğim iki dizi var ama Fringe ve Supernatural. Fringe'i ilk bölümünden beri takip ederken, Supernatural son 2 ayda izlemeye başladığım ve manyakça sevdiğim bir dizi oldu. Benim gibi teoloji hayranı birini, diziden sonra oturtup saatlerce o dizideki mevzu hakkında (bölümdeki melek, canavar, şehir, kadın) internet kurcalattiriyorsan güzelsindir işte arkadaş..



Velhasıl 3 diziden 3 şarkı yaptım size bu hafta.. Geçmişte şarkı sunmadığım haftalara sayın.. İlki yeni türkü'den, ikincisi solomon burke'den, üçüncüsü de kansas'dan.. keyifli dinlemeler.

Cuma, Nisan 02, 2010

ben ölürsem, akşam üstü zombi olarak geri gelirim

Bir kaç gündür bir şeyler yazmaya çalışıyorum ama konuyu kafamda toparlayamadım. Pat diye şunu diyeyim ama, doğduğum günden yaklaşık 15 yaşıma kadar alt komşum olan, çocukluğumu resmen evinde geçirdiğim, elinde büyüdüğüm, dedem olmadığı için alenen dede bildiğim insanı kaybettim..
15 yaşımdayken salak bir olaydan dolayı (evlerini su basmıştı ve biz çatıyı düzeltirken evlerine su basmasını sağlayacak düzenlemeler yaptığımızı söylemişlerdi) taşınmışlardı buralardan, o yüzden kendimi bildiğim zamanlarda, anılarımın yeşerdiği anlarda pek etkisi yok ali amca'nın. Ama işte gittiğinde bir garip oldum. Çocukluğuma ait bir şeyleri daha kaybetmek, çok çok çaresiz kalınca geriye dönebilme lüksünü yitirmek garip bir şey.

Böyle Barış Manço'nun geçmişe dair hüzünü bende de var diyip geçiştirmeye çalışıyorum. O başkalarına dandik gelen.. Bakın işte yazımın tıkandığı yer burası. Buradan sonra anlatacak bir şeyim kalmıyor. Ali Amca evet çocukluğumun kahramanlarından bir tanesi, evet her daim inanılmaz güldüğüm adam, ama ölünce kalbimin parçalanmadığı, yoksunluk hissiyle yanmadığım birisi. Dediğim gibi kendimi bildiğimde, pek karşılaşmadık Ali amcayla. Hangi şarkıları sever, ne yer, ne içer, futboldan hoşlanır mı, hangi dizileri izler, "dizim başlıyor evime gideyim" der mi bilmiyorum. Benim hatırladığım Ali amca'nın süper huysuz olduğu, ama benim 5-6 yaşında dayak yediğim zaman ya da canım sıkıldığında 4. katta tıpış tıpış "ben geldim" diye evine gitmem, "uğurum aç mısın" diyip bana omlet yapışları, beni çok sevmesinin yanında babam gelince "alın piçinizi burdan" demeleri, çay ocağına uğradığımızda annemle direk bana gazoz açması, falanı filanı.. O yüzden mezara girdiğinde, o adamın üstüne tahtalar konup, garip hasırdan şey örtüldüğünde gözlerimin dolduğu birisi.. Nur içinde yatsın..

Ha bu arada vasiyetim olsun, eğer dini bir zorunluluğu yoksa ben o tahtaları ve hasır'ı istemiyorum.. Bilmeyenler görmeyenler için söyleyeyim, insanı toprağa koyduktan sonra, kabrin genişliğinin iki katı uzunlugunda tahtalar capraz olarak konuyor naaşın üstüne.. onun üstüne de hasır gibi bir şey örtülüyor.. Hani hesapta ilerde zombi olursa çıkmasın, olduğu yerde eşelensin.. İşte bu yüzden istemiyorum ben o hasırları. Zombi olmak istiyorum. Ölümsüzlüğe yapıtlarımla değil bizzat ölmeyerek ulaşmak istiyorum. İslam kolaylık diniyse, mezarlardan çıkmamız da kolay olmalı! O yüzden mesela beni 2 metre aşağıya değil de 30 santim aşağıya falan gömün.. Saçmalık olmasın. O kadar aşağıdan nasıl yukarı çıkabilirim?

Pazar, Mart 28, 2010

haftanın şarkısı. sezon 2, şarkı 1



ben öyle rakının yanında meze falan aranan birisi değilimdir.. bira'da da öyle.. insanların meze aranmasına da şaşarım. benim yegane mezem müziktir. rakının yanında müzik, hem de en kralından olmalı.

arabeske karşı bir ön yargım olmasa da, hatta nispeten sevsem de, hatta kimi zamanlarda "taşağını yiyim orhan baba" moduna bürünsem de rakının en güzel mezesi benim adıma şöyle ağır bir zeybektir..

hem bu zeybek rembetiko gibi söylendiyse daha da güzeldir daha da muhteşemdir.. roza eskenazi bu.......

ya benim maça gitmem gerek dinleyin işte güzel şarkı.. öptüm bye..

Cuma, Mart 26, 2010

bir muhasebecinin heyecan dolu günlüğü

yukarda gördüğünüz kitap benim "kpss"ye çalışalım da devlet işine girelim, sonrasında bakarsın burada beğenilirsem ingiltere'ye transfer olurum mantığı ile aldığım bir kitap.. kitabın kompile ismi şu "8. sanat: muhasebe ve uygulamaları"

gülmekten çok içim eridi bu arkadaşlara benim.. kitabın kapağına da 7 sanattan parçalar, citizen kane olsun, old man and sea olsun o tarz sanat eserleri yerleştirilmiş.. en altta da gudik rakamlar.. şimdi aranızda gülen vardir ama gülmeyin arkadaşlar! fizikçilerin falan işi hep kolay. sürüyle görsel var, biyologlar mesela, hop açan bir çiçek koy bitti. acaip şekilli görsel. oysa muhasebe öyle mi? zerre bir görseli, albenisi, "olm çok manyakmış bu muhasebe" dedirtecek bir olayı yok.. sektörde en heyecan verici şey bilgisayarın bozulması.. el filan çırpılıyor ne yapılacağı bilinmiyor..
http://www.resumeporta.com/wp-content/uploads/2009/12/Accountant-Resume-3.jpg
(buyrun zımba esnasında tipik bi muhasebeci)

"bir noter'in heyecan verici günlüğü" diye bir kitap yazılsa bölümleri şöyle olacak
i) klimanın çalışmadığı gün
ii) sarışın kadının muhtasar beyannamesi vermesi
iii) bilanço günü

gerçekten bunaltiyor insanı.. muhasebeci olsan yapabileceğin en heyecanlı şey "mali suçları araştırma kurumu" na girmek.. onda da böyle "kimse kipirdamasın ve klavyeleri yere bıraksın" diye ortalığa giremiyorsun.. hele ki fotr sapkanin ve pardesunun yokolduğu bir zamanda imkanı yok..

oysa şöyle olabilirdi:

muhasebeci olmanın gereklerinden biri de ön sezilerinizle hareket etmeyi öğrenmektir. İşte tam da bu yüzden o sıcak yaz gününde Nuran Falcı adındaki sarışın bir afet ofisime titreyerek girdiğinde, bedenimi şüpheyle sarsan ani ürpertiye kulak vermeliydim.

"azuth?" dedi, "azuth caulfield?"

"kimliğimde öyle yazıyor," diyerek onu doğruladım.

"yardımınıza ihtiyacım var. benim hesabımı 903. mafya'ya verilen çekler hesabında kapatmışlar ve bütçe denkleşmiş"

Bir trakya düğünündeki sarhoş enişte gibi sallanıyordu. Bir bardak ve bir şişe ilaç harici kullanım amaçlı devamlı el altında tuttuğum tekel viskisini masanın diğer ucuna doğru uzattım. "Sanırım bu sizi rahatlatır ve bana olanları anlatırsınız"

"siz bunları kocama anlatmazsınız değil mi?" dedi. Bu kötü bir haberdi. o yeşil elbisesinden sarkan sarışın bacakların bir sahibi olması üzücüydü....


bak acaip şekilli oluyor böyle.. 8. sanat muhasebe kitabını böyle yazsan, herkesler alırlar okurlar..

bir başka ülkeye bir başka denize giderim dedim




Bloga geçen sene olduğu kadar yazı yazmak gelmiyordu içimden bir süredir. Bu bir sürenin başlangıcı, benim buradan tanıştığım ve bir şekil pek çok sevdiğim insanla konuşmayı kesmemize denk geliyor.. garipti insan olay gerçekleşince sonuçlarının buraya varabileceğini düşünmüyor (oysa ki atatürk'ün ileri görüşlülüğü vardı.) sıradan işler işte,bilirsiniz seversiniz, belki aşık olur, beraber şarkılar dinlersiniz, sinemada karanlıkta öpüşürsünüz, çoğu şey onun adıyla başlar, bir kitap alırsınız o okusun diye, yalnız hissetmesinzi kendinizi, ama sonra mutsuz bir şey olur, toparlar gibi olursunuz biraz ama sonra olmaz, nihayetinde ayrılınır. ve bir süre, yeni anılar edinilinceye kadar, onunla gidilen mekanlara gitmek, onunla yapılan işleri yapmak istemezsiniz. lafı uzatmayayım, işte bu blogger zimbirtisi da benim "onuhatırlatanşeyler" kutumda en üstte bir yerlerde duruyordu. bloga girip onu hatırlamamak imkansızdı.

içimde nasıl bir yılmaz güney besliyorsam, nasıl bir "kayıp kentin yakışıklısı" durumlarındaysam, şehri terkedesim geliyor böyle anlarda. terkedemeyince de blogger'ı terkettim. (oysa ki atatürk izmir'i yakmadı latife'den ayrıldığında.) ama olay kavafis'in şiirine bağlandı:

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,
"bundan daha iyi başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim ülkede."


bana sorarsan bu gayet şirin aslında.. full house dizisindeki jeff amca'nın aşk acısı gibi bir tatlılıkta.. ben olmasam, dışardan birisi olsa "abi ısırgan otları bile bana onu hatırlatıyor" dese, yanaklarını tutup mıncırasım gelir.. ama insan kendisi yaşayınca hiç öyle değil. kokoreçlerin, eko'da oturmanın, starbuckstaki köşenin, düşünecek hiç bir şey olmadığı zamanlarda ekimden beri aklıma onu getirmesi acıklı.. blogger'ın temasını onun beğenisiyle oluşturduğum için blogger'a girememek ise acınası.. ama işte insan dönüyor. dönmek zorunda..

bu "sensizyapamıyorumculuk" veya "seniunutamadımcılık" erkekte daha yaygın sanırım. ya da en azından bunu dile getirmek erkeğe mahsus.. televizyon programlarinda da böyle. paso erkekler çıkıp "karımı geri istiyorum" ayağına yatıyorlar.. oysa kadın yoluna daha rahat bakıyor. "bu ilişkiyi atlattık, benim yemek yapmam değil karnımızın doyması önemliydi, önümüzdeki ilişkilere bakıcaz artık" diyebiliyor. oysa biz erkekler gerçekten aşık olduğumuz zaman, kapısının önünde "seni seviyorum!" yazıp yağmurun altında bekleyebiliyoruz.. bir kızı bunu yaparken görebilir misiniz? göremezsiniz.. emel sayın hariç hiç bir kadın hissederecek söylememiştir "ben seni unutmak için sevmedim" şarkısını..

Her neyse.. az önce gecenin bir körü cep telefonumu kurcalarken nasıl olduysa simdeki numaraları gördüm. bu prensesle biz o amerikaya doktora yapmaya gidecek diye ayrılmıştık özünde. ben de amerikadadır diye, "senziz yapamiyom dülaaaay!"'dan sonra gelen en ezik ikinci mesajı attım.. tak cevap geldi "kimsiniz" diye.. benim kalbim o vakit alien filmlerindeki yaratik gibi "gogus kafesine sığmam taşarım" demeye başladı ki aklım "yanlış numara" yazmayı akıl etti.. ama vucut içindeki iç savaşı gerzek kalbim kazanınca "uur" diye ikinci bir mesaj attım..

işte o mesajın nedenidir buraya tekrar yazı yazmaya devam etmem gerektiğini gösteren şey.. "lütfen bir daha buraya mesaj atma".. hell yeah! türkçesi "amerikaya gitmedim ve sevgilimle çok mutlu yaşıyorum" herkesin hayatı kendisine tabii ki.. ben en azından artık onsuz da eko'ya oturabileceğim..

"Düne ait ne varsa dünle beraber gitti cancağazım, şimdi yeni şeyler söylemek lazim"