Cumartesi, Haziran 30, 2012

haftanın şarkısı #89 - coral - dreaming of you



üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
"mutlu aşk yoktur"
bilirsin

ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur

demiş turgut uyar.. bambaşka memleketlerde, bambaşka şeylerle aynı şeyleri hissettirmek ne garip.. insanlik dediğin genlerinin %99.9 u aynı olan yaratiklar.. bir keçi bizim hissettiğimiz gibi hissetmez mesela.. o yüzden lütfen anadoludaki genç kardeşlerim, keçileri rahat bırakın!

Pazar, Haziran 24, 2012

haftanın şarkısı #88 - dany brillant - dans les rues de rome



annem'in bana hamileyken bir kere sigara içmesinden mi bilmem ama, hayatimla ilgili kararlari verirken pek akil davranamiyorum..

 8 sene üniversite okumuş biri olarak, birden kalkınıp "ben yüksek yapicam" demenin, sonrasinda yine bir kış günü "ben işi gücü birakip erasmusa gideceğim demenin başka türlü makul bir açıklamasını yapamıyorum. hoş o mastera baslama hikayesini "sinema çok pahali öğrenci 5 lira daha ucuz" denilerek olduğu konusunda bir açıklamam var..

ben lord olsam

sahsen ben bu lordlar kamarasına seçilsem, lord olsam,"buyrun azuth bey istediginiz yere oturun, yeni çay demledik içer misiniz?" deseler, yapacagim ilk iş bi galeriye gidip ford mondeo almak olacaktir.. sonra da direkt king cross sanayi sitesine gidip camlara film çekip arkaya "became lord, bought ford" yazdirirdim.. keşke ben bir lord olsaydım :(

Perşembe, Haziran 21, 2012

sanat perşembesi #2 - sanat filmlerini anlamama kaygısı


sadece bende oldugunu dusundugum ama yakin zamanda toplumsal bir problem oldugunu farkettigim bir kaygi var.. sanat filmlerini anlamamaktan korkuyoruz biz.. (kendimi yalniz hissetmemek için, olayi zümreye vurdum ama bizzat ben korkuyorum)

öncelikle ak ile karayı ayırmamız gerek. nedir sanat filmi? ertem eğilmez'in bu konuda şahane bir tespiti var "sinema icat olunup, bir noktadan sonra kitleleri kendisine çeken bir şey olduğunda, seçkinler endişelendiler.. "halkla aynı şeylerden keyif alıyoruz" demeye başladılar ve bundan rahatsız oldular. daha önceleri müzik vardı, opera vardı, tiyatro vardı ama seçkinlerle, alt tabaka çok net bir şekilde birbirinden ayrılabiliyordu. ama sinema girince işin içine olay değişti. localardakilerle, alt taraftakiler yanyana geldi.. dediler o zaman biz bir şey yapalim, seçkinleri ayıralim yine.. "sanat filmi" oradan çıktı. oysa sanat filmi nedir? iyi film sanattir ki zaten?"


Çarşamba, Haziran 20, 2012

polisten korkuyorum



bugün yaşanan olay, yani istanbulda, durduk yere bir adamın ailesi önünde 5 tane polis tarafindan dövülmesi münferit denecektir.. binlerce polis içinde 5 tanesi yapmistir denecektir.. kanmayın buna.. yalandır..

Salı, Haziran 19, 2012

gerçek hayatta işe yaramayacak bilgiler #1: Kaptan James CooK


kaptan james cook, endeavour adli, kücük gemisine 100 tane levent alip kayip kitayi bulmadan evvel, aslinda kaptan falan degildir.. ingiliz donanmasinda o siralarda 300 e yakin kaptan varken, james cook 900 tegmenden biridir.. zamanın ingiltere krali "sultan reşat" kaptan cook'u tanış oldugu bir amiral yardimiyla kesfeder.. kaptan cook'un sahane bir yon tutus yetenegi, yer tahmin yetenegi, dahili gps'i ve inanilmaz bali vardir.. bununla birlikte, çok dikkat ceken birisi degildir..


Pazar, Haziran 17, 2012

babam




1957 yilinda dogru benimkisi.. yarim asirlik bir baba yani.. kahramanlar diye bir semti vardir izmirin ki ismi kendinden kerametli, orada doğuyor benim babam.. o zamanlar daha izmir 100 bin kişi var yok. kahramanlar da fuarin hemen yani. aile evinde kaliyorlar. 4 aile birlikte. 2 dayi bir teyze.. sonra yikiliyor o ev.. alsancak stadinin arkasindan bir yerlerden ev buluyorlar.. limandan esen imbat alsancak stadından aşıp gelirken mahalleye, 6 yasinda izmirde tek tük kalan bir rum aile istiyor kendisini. "sizin 4 cocugunuz var çetin i bize verin biz büyütelim" diyorlar. rum aile zengin, rum aile izmirin sayili ailelerinden.. vermiyor sonralari "hoca hüseyin" denecek dedem ikinci oglunu.. dede garip insan.. mücessem diye basliyor cocuklara bir kizla.. sonrasinda metin.. kafiye olsun diyor 2 sene sonra, cetin koyuyor ücüncü cocugun ismini.. bi iki sene daha geciyor, attila koyuyor son cocugun ismini..

Perşembe, Haziran 14, 2012

Entel Perşembe #1 - Modern Sanat ve İstikrar

kirk alti yasima gelip de ogrendigim bir sey varsa o da dünyada gecer akcenin sadece ama sadece istikrar oldugudur.. dandik bi adam olabilirsiniz, aptal da olabilirsiniz ama istikrarliysaniz size ekmek var bu dünyada.. oyle bir iki yapip birakip, ara verip, sonra tekrar yaptiginiz seyi isterseniz dünyanin en sahane yapan adami olun kimse size prim vermiyor arkadas.. kiytirip yap, bastan savma yap ama paso yap, devamli yap o zaman sahlarin sahi sensin.. kübik şekillerle resim yapan ilk sanatçı picasso muydu allah aşkına?



yoo değildi... yukardaki resmi yapan george braque imiş ilk kübist resmi akil edip "şöyle yapsak ne kiz kaldiririz haci" diyen insan.. ya da pollack ilk defa mi atmisti tuale boyalari gelişi güzel.. yooo..




yoo yoo efendiler!! yukardaki tablo "max ernst" adli bir ressamin.. jackson pollock gibi ativermiş o da boyalari tuvale ve "haci belki böyle kiz düşürürüz" demiş ve öylelikle başlamış bu modern işler.. velhasıl daha once birileri yapmisti bunlari (ki sanat dediğin kiz düşürmek için yapilir bence.. "kendimi ifade böyle ifade ediyorum" u geçiceceksiniz.. niye ifade ediosun kendini? dünyada kiz olmasin, sanat diye bir şey olmaz!) ama kimse bu iki manyak gibi "inadim inat kicim iki kanat" dusturu ile, istikrari ile devam etmemisti hadiselerine..

bir basarisiz, iki basarisiz derken adamlar aldilar kendi usluplarini yarattilar bu kadar basit.. en yetenekliklileri bunlar değildi belki, ama en istikrarli olanlari bunlardi.. kerem asliyi bir iki gün istese sonra biraksa yar olur muydu asli kereme? her gün didindi, istikrarli bi sekilde daglari deldi kerem.. hos asli kerem'e vermedi bi kerem ama konu o degil.. o asli'nin kisisel cadalozlugu..

 hülasa istikrar cok onemli.. türk öğün calis güven demek yerine türk istikrarli ol dese mustafa kemal, tarih son 100 senede bambaska yazilirdi diye düsünüyorum ben..

Çarşamba, Haziran 13, 2012

benim pipim benim kararım





okulların kapanıp, sünnetlerin ardı ardına yapıldığı şu günlerde, daha kendisini bilmeyen, bilemeyecek sübyanların kelempereye getirilip "oldu da bitti maşallah" denilip sünnet edilmesine "dur" diyelim.. "benim pipim benim kararım" kampanyası ile, pipisi kesilerek "eksik" hale getirilen evlatlarimiza sahip çıkalım!!

Salı, Haziran 12, 2012

bankalar nasil eşkiya oldu: garanti paramı nasıl aldı

 


bankalar ilk kurulduklarında ulvi bir amaçla kurulmuşlardı.. kudus'e gitmek isteyen insanlar, eşkiya dolu yollarda yanlarına para taşıyamaz hale gelmişlerdi. para taşıdıklarında neredeyse ilk adımda bir eşkiya gelip soyuyordu bunları. işte böyle bir ahval ve şeraitte, "tapınak şovalyeleri" çıkıp şu teklifle geldi "sen burada italyada paranı bize ver, biz sana bir kağıt verelim, o kağıtla kuduse git, ve paranı kudusten çek". tapınak şovalyeleri bu işten "hesap işletim ücreti" adı altında bir ücret alıyorlardı haliyle..

bu bahsettiğim olay 1100 yılı civarında gerçekleşiyor.. şu anda 2012 yılındayız, ama bankalar kendilerini hala 1100 yılında hissettiklerinden, hala kendilerini tapınak şovalyesi gibi gördüklerinden bu modern bilgisayar çağında "hesap işletim ücreti" diye bir ücret alabiliyorlar.. hem de maaş müşterilerinden bu parayı alacak kadar çıldırmış durumdalar.. eşkiya'ya dönmüş durumdalar farkında değiller..

iddaa'dan üç kuruş para kazanmıştım, bu parayı bekletmeden hemen hesaba yatırmıştım.. sonra farkettim ki, bu hesap benim hiç kullanmadığım, fi tarihinde açıp "dursun" dediğim bir hesap.. bir gün sonra girdim baktim ki tam tamına 39,50 lira para kesmişler "hesap işletim ücreti" adında.. 40lira gibi bütün para da değil.. 39,50 lira ki "hesap ettik, kitabını tuttuk, hesabi işletmek bu kadar ediyor" desinler..

şimdi siz "madem kullanmıyordun o hesap niye orada duruyor" diyeceksiniz.. ne demek niye duruyor arkadaş. tamamen zahiri olarak var olan bir şeyin durmasında ne gerek var.. evrende 4-5 kblik yer kaplayan bir şeyin kime ne zarari olabilir ideal bir dünyada? hem ben niye dikkat etmeliyim ki hangi hesabi para yatirdigima? binbir şifre ile girdiğim garanti bankası şubesinde niye "dolapderedeymiş" "çinçindeymiş" ne bileyim efendim "kadifekaledeymişim" gibi her adımıma dikkat ederek ilerleyeyim ki? öyle bir erkete durumundan zevk alsam, giderim parami bir tefeciye verir "abi tut parayi aman harcama" derdim..

hemen bir hışım aradım "alo garantiyi" yarim saat içinde "alo garanti şifresi" denen olaydan geçemedim.. ortada verilmesi gereken ve hatırlanmayan bir şifre var ama nasıl alınacağı konusunda hiç bir bilgi yok.. dolandık durduk. müşteri temsilcisine ulaşsam önce bir "kurban olam bir sarılalım öpüşelim hasret giderelim" diyecektim.. ki ulaşamadim. anlatamadım meramımı..


o 39,50 lirayı garantiye yem etmeyeceğim. ben neliklerle kazanıyorum parayı arkadaş.. hoş bu noktada, o parayı balotelli'nin futbol zekası fukaralığı ile kazandım ama olsun.. para kolay kazanılmıyor.. yorumlarda bana bir şekilde yol gösterirseniz sevinirim.. maaş müşterisi olarak o hesap işletim ücretini vermeyeyim ya..

Perşembe, Haziran 07, 2012

Türk Hava Yolları ile uçmamak!

         

 Kendine münhasır bir kültür olarak, modern dünyaya ait hiç bir şeyi kendimiz icat etmemişizdir lakin, bu icatlar üzerinde en güzel icraları biz yapmışızdır.. hatta öyledir ki, türkiye vatandaşı demek kısaca "isvicre medeni kanunu'na gore dogan ve evlenen, italyan ceza yasasina gore cezalandirilan, alman ceza muhakemeleri kanununa gore yargilanan, fransiz idari hukukuna gore idare edilen ve para kazanan ve islam hukukuna gore gomulen insan" demektir..

Fransız kavramlarıyla para kazanıyoruz dedik ya, insanca haklar için de hep fransızları örnek aldık biz. Grev dediğimiz sözcük, Fransızca'dan geldi mesela..Grev sözcüğünü zamanında işsizlerin gittiği, bir nevi amele pazarı olan, ama esas şanını adaletin dağıtıldığı, halka karşı olanların idam edildiği bir meydandan almışız ;  " Place de Grève" 'den.. Fransızca "être en grève" yani grev'de olmak, hak aramak manasında kullanılmış.. ve oradan gelmiş işte türkçemize.. özünde "grev hakkı" demek "hakkını arama hakkı" anlamında kullanılmış yani.

ve bugün, insanlar hakkını arama hakkına sahip olmak için uğraşıyorlar.. "iş bırakmak", "iş yapmamak" değil onların derdi.. yarın bir gün bir hakka ihtiyacım olursa, son çare olarak "hakkımı arama hakkı" istiyorum diyorlar.. yani grev'e gitme hakkı istiyorum.. THY gibi, Manchester United'a veya Barcelona'ya milyarlarca dolar akıtıp, onlara sponsor olan bir şirketin çalışanları istiyor bunu.. O takımların "Şampiyon olma mücadelesine" tonlarca para akıtarak destek veren kuruluş, kendi işçilerinin "haklarını arama mücadelesini" o işçileri işten çıkartarak, hem de en rezil şekilde, email atarak, hem de kimisini göreve gittiği yerde new york'da, los angeles'da, astana'da işten çıkartarak karşılıyor.. reklam adı altında, gereksiz paraların akıtıldığı bir firmada, insanlık adına hiç bir şey yapılmıyor..
  

ben buradan şahsım adına söylemek istiyorum, belki katılırsınız belki katılmazsınız ama şunu bilin, THY grev hakkı istedikleri için işten attığı çalışanlarını tekrar işe alana kadar ne THY ne de ANADOLU Jet kullanmayacağım.. Haklarını arama hakkı isteyen insanların sonuna kadar yanındayim. 



thy'yi boykot

Defile Nedir?

yazının başlığı insanlara, "defile şudur" diye açıklayacağımı düşündürtmüş olabilir. bunun için en başta özür dilerim. zira ben gerçek bir soru soruyorum "nedir abi bu defile dedikleri?" yani allah için hepimiz üstümüze başımıza bir şeyler alan, deli cevat gibi dal taşak gezmeyen modern insanlarız ve kendimize öyle veya böyle üstlük alıyoruz (burada bir parantez açıp "yıl 2012 oldu hala aleminyum folyo giymiyoruz.. yazıklar olsun böyle geleceğe" demek isterim aslında.. ama bu başka bir yazının konusu) "efendim defileler o senenin modasini belirleyen şeylerdir, aman da meylerdir","arkadasim oradan kiyafet belirliyoruz" diyen insanlara cevabi aşağıda vereceğim ama başta bir çemkirmek istiyorum: bir allahın kulu da fashion tv açıp "hmm şu elbise güzelmiş gideyim de alayim o elbiseyi" demiş midir? ya da fashion tv'yi geçtim, direkt defiledekiler çıkıp da "aynısını bostanlı pazarinda 5 liraya alırsın" demekten daha öte ne demişlerdir.. ben cidden anlamıyorum. hayır defilede yürüyen kizlarin üstüne fiyat etiketi koyarsin, modelin ismini yazarsin o zaman anlarım.. ama şu haliyle "uzun uzun kamişlar ucunu tıkamışlar" kivaminda yürüyen kizlarimiz moda, sanat adına ne amaca hizmet ediyorlar ben zerre idrak edemiyorum.. dünyanın en boş beleş işidir bu defilecilik.. na buraya yazıyorum.. moda oyle defileyle falan belirlenmez arkadaşım.. efendi olsaniz siz, "stilistler ve terziler odasi" gibi bir oda kurar, dolce gabbanasi, yves saint laurent'i ne bileyim efendim, donna karani, armanisi aşağıdaki gibi toplanirsiniz.. mis gibi bir toplantı gündemi de hazırlanır: 1. Açılıs, İstiklal Marşı ve Toplantı Başkanı seçimi 2. 2012 yılı, güneş gözlüklerinin maksimum çapının belirlenmesine dair Dolce Gabbana'nin görüşü ve oylama. 3. 2012 yılı, bikinilerde Zeki Triko modellerinin ibra edilmesi 4. Denetim kurulu üyeliklerinin seçimi 5. 2013 yılı moda olacak renk oylaması ve geçen senenin rengine Kenzo'nun itirazı. 6. Adriana Lima'nın katalog çekimlerine kura usulu katılması amacıyla yönetim kuruluna kura yetkisi verilmesi 7. Kimsenin almayacağı saçma sapan erkek modasının sona erdirilmesi hakkında stilistlere ihtarname çekilmesi 8. Temenni ve kapanıs uygar bir insanlığa yakışan budur.. benim gönlümden geçen, arzuladığım sanat dünyası budur.. arz ederim..

Çarşamba, Mayıs 30, 2012

Salam & Sosis


gecenin bir köründe açıkıp tost yaptık madem, hikayesinden bahsedelim. bu salam yurt dışında insanlarin "salami" dedikleri şey değildir.. onlar ağızlarının tadını tam oturtamadiklari için bizim mis gibi sucugumuzu daha büyük yapip "salami" diyorlar.. yarin bir gün ele güne karışırsınız, pizza yerken "salami" dediginizde salamli pizza yerine sucuklu pizza gelirse moraliniz bozulmasin diye anlatiyorum bunu. ama illaki delirdiniz kudurdunuz, salam yiyecegim de salam yiyecegim diyorsunuz, yanınızda taze beyaz ekmeginiz ile izmir tulumunuzu getirmissiniz (ki bu cidden mükemmel bir kombinasyondur.. taze beyaz ekmeğin arasına ham salam ve izmir tulum) o zaman aleni olarak "genoese salami" demelisiniz.. o zaman size dananin dandik ama yenilebilir etlerinden yapilmis bir şey cikaracaklardir..

hikayesi budur salamin işte.. içinde çok dandik şeyler yoktur.. sosis mendeburunda oldugu gibi kıkırdak falan yoktur ama ne bileyim yanak vardir, paça vardır, kuyruk, çük falan vardir.. çük konusunda abartmiyorum cidden olabilir.. yani salami çiğ yerken bir zamanlar onun bir çük oldugunu düşünebilirsiniz.. hoş ben bu gerçeği anlatarak ne elde ediyorum bilemedim şimdi.. cehalet mutluluktur diyerek gitmek istiyorum.



sosis ise fallik imaji olmasi bir yana birden hayatimizdan yok olsa kendisini asla aramayacagimizi düsündügüm bir besin.. en azindan biz türkler, hot dog kültürünü pek yasayamamis bilememis, bir sekilde eline gectiginde de "1 lira daha verseydim de yarim ekmek kokoreç alsaydim" diyen bizler yasamayacaktir sosislerin yok olmasının getirdiği eksikliği..

bi kere ciddi annamda etle yapilabilecek en sikko şey.. ne kadar dandik sakatat, kikirdak, bilibip, fikibok varsa bir kazan'a dolduruluyor bir güzel birbirine kaynaşıyor bunlar. sonra hop baarsaklara dolduruluyorlar ya da modern olarak laylonlara dolduruluyorlar oluyor sana sosis.. tamamen kasaplarin özellikle alaman kasaplarin "ulan bunlari aticam ama allah günah yazmasin sonra?" demesi neticesinde ortaya cikan bir sey (batida bazi yerlerde sosise hala franfurter gibi bişi diyorlar) bunun kaliteli etlerle yapilmis versiyonu hali hazirda var.. ona da biz sucuk diyoruz (hoş afyonda kahverengi elmas deniyor ama abartmaya gerek yok bence)

velhasil sosis de sosis şeklinde zirlayan bir insan, "aman tanrım gidelim sosis alalim kilolarca alalim sosis ile beslenelim" diyen insana allah yaratti demem çakarım tokadi.. densizligin luzumu yok.. sucuk var, olmadı salam var ondan yiyin.. salam nispeten daha kaliteli.

Cuma, Mayıs 04, 2012

karpuz ihracatı

madem ki yaz yaklaşıyor, ve biz maaşlı çalışan olarak köşe dönemeyeceğiz, benim aklımdaki, fikrimdeki ticaret metodu, para kazanma yolu karpuz ihracatidir arkadaş.. adana pekin arasina 1 milyon tane cinli dizeceksin, yan yana boyle.. sonra hop hop hop diye yandakine vere vere, bir iş türküsü soylete soylete ihrac edeceksin karpuzlari.. icabinda kollara ayrilacak o yanyanalik.. hop iran, hop pakistan, hop bilmem neresi diye karpuz ihracati agi kuracaksin.. bir nevi tersine ipek yolu..
karpuzlarin yüzde 5 i yere düsse, kırılsa, calisanlara yemek olur ücret olur.. benzinin ates pahasi oldugu bu devirde nakliyata bu kadar ashane bir anadolu panteri fikri getirdigim icin babamin benimle gurur duymasini istiyorum..
şimdi birileri cikar "bir kişiye 1 dolar versen, 1 milyon dolar tutuyor cok para" diyebilir.. degil işte.. japonyada misal, karpuz feci pahali.. kilosu 20 dolara falan gelen bir meyve karpuz.. hop hop hop ativerceksin buradan.. bir kapuz atsan 20 işçiyi doyuruyorsun.. kaç karpuz amorti ediyor hatti? eeeeeee.... çok karpuz ediyor.. ama bir günde atilir bence o kadar karpuz..
ayrica tas catlasa 800-900 kilometre denmis yanlis.. 2 metre ara ile yerlestirsen cinlileri, 2 milyon kilometre ediyor.. yanlissam yanlissin deyin.. 2 milyon kilometre de dünyayi kaç kere doner? degil mi ama?
japon denizini de karpuzlari suya atarak gecmeyi planliyorum.. 32 dise birden keman caldiracak, buz gibi karpuzlar olur gidene kadar.. yap 25 dolar yap kilosunu.. hey yavrum hey..

"azuth ithalat ihracat, turizm, nakliye, insaat, perakende ltd sti" adi altinda yapmayi düsündügümüz procede zarar edecekmisiz gibi gorunuyor.. matematik iyi olmadigindan 2 milyon metrenin 2 bin kilometre oldugunu tam sey edemedik.. ama 2 bin kilometre de iyi bir rakam bence??
her neyse batana kadar cok eglenebiliriz saniyorum ben.. tarik akanli, emel sayinli pazar filmi gibi.. karpuz aglari ile ördük asyayi bir bastan!

bu arada yazarken aklima geldi: çin settinin sorun olabilir.. orada ne yapariz bilmiyorum. 10-15 metrelik duvari adamlar resmen iç üreticiyi korumak, ithalati uzaklastirmak icin yapmislar gibi.. yoksa ordulari durduracak bir duvara benzemiyor..
her neyse trombolin falan diycem ama zor o.. karpuzlar hep catlar... allahim cok caresiz kaldim... tüm ihracat fikrimiz, karpuzlarimiz cin settine carpip sekti.

Pazartesi, Nisan 30, 2012

bir mayıs sadece vasıfsız işçilerin bayramı değildir

 İşkur işçi bulamadı

2 senedir beyaz yakalı olarak çalışıyorum.. ve farkediyorum ki bu beyaz yakalılardan sadece ben kendimi işçi olarak görüyorum. diğer plaza insanlari, kendilerini üstün ırk, seçilmiş kişi, übermensch gibi görüyorlar..

 işte bu yüzden hani işci bayrami, emekcinin bayrami derken kimlerin bayrami oldugu konusunda tam bir netlik yok.. zira onların aklında nedense işci dediginde, pos biyiklari olan, kollari pazulu, ingiliz anahtarsiz evden cikmayan, dişlilerin arasina giren bir arkadas olarak düsünülüyor işci.. bugun ben bir hakim'e gidip de "işcisin sen işçi kal" desem çok büyük mesuliyet altina girmis olurum.. çünkü "işcisin sen işci kal" daki arkadasin ilalebet bir çekiçi, ne bileyim dişlisi, oraki, ingiliz anahtarı var.. sanki bir gizli anlasma varmis gibi "iş bu anlaşma ile berlin'in yarısı sovyet sosyalist cumhuriyetler birligine verilecek, karşılığında ise, dünyanin tüm işçileri tulum giyecek, ingiliz anahtari kullanacak, dişliler ile gezicek".. sanki "ulan bu ipnetörlar birleşirse fena olur.. biraz bölelim.. vasifli işcileri işçiden saymasınlar" demişler gibi..

 yani sözüm o ki işçi olmak için illa ki panterler gibi, tulumları giymeye falan gerek yok.. işçi dediğin adam bilgisayar karşısında da işçi.. işçi dediğin adam okulda çocuklara ders verirken de işçi.. işçi dediğin adam mahkeme salonunda dava hakkında karar verirken de işçi.. ama ülkemizde maşallah işçi bayrami tamamen "vasifsiz işçi bayrami"na döndürülmüş durumda.. ulan sen de işçisin işte.. memur olduğun zaman işçi sayilmayacağını mı saniyorsun? e senin de bayramin bebegim bu.. nedir bu hor görme? nedir bu "serseriler yine işimize gitmemize engel olacaklar" trivirisi? madem işine gitmene izin vermiyorlar senin, vapurlara binmene, otobüslere binmene izin vermiyorlar sen de katıl yürüyüşe yahu.. o hor gördüğün ama bir farkın olmayan işçilerle elele...

Cuma, Nisan 20, 2012

ayten alpman

nasıl üzülüyor insan, tanımadığı görmediği insanların gidişine.. hiç etrafinda olmayan bir insanın gidişi değil belki ama, anıları oluşturan insanların gidişi koyuyor.. ben varım diye söylediğin bir aşkın izi, "ister vur ister okşa ben böyleyim" dediğin bir boyun eğmemenin mücadelesi yok olup gidiyor.. ve her göçen sevdiğimiz insanla, daha bir büyüyor, daha bir yalnızlaşıyoruz.. dünya doğduğumuz yer olmaktan uzaklaşırken biz şimdi kimin şarkılarına eşlik edeceğimizi karıştırmaya başlıyoruz..

ilk kez "ben varım" ile keşfetmiştim ayten alpman'ı. atv'deki aliye'nin müziklerinde.. sonrasinda bir seksen çocuğunun "memleketim" şarkısını duymadan büyüyemeyeceği bir ülkede, o şarkının ayten alpman olduğunu keşfettim.. sonra, tek başına'da, ben böyleyim'de, neden sanki dünya'da, tanrı aşkı yarattı'da nakış gibi işledik anıları. her şarkının her satırına bir anı biriktirdik belki de.. insanın kendi harcını oluşturan insanları kaybetmesi kötü.. dediğim gibi yaşlanıyoruz, ve yalnızlaşıyoruz. tüm bu güzel şarkılar ise hatıra kalıyor işte.. ve işte o yüzden.........

Çarşamba, Nisan 11, 2012

Frida Kahlo : Kadının Dibi


fettah can'ın son derece sürrealist şarkısı "boş bardak"'ın klibini youtube'da izlerken "allahım çirkinlikten ölecek bu adam" diye içimden geçirmemdir beni frida'ya sürükleyen.. ben ki ömrüm boyunca dost meclislerinde "efendiler, bugun modern dünya frida kahlo'nun kendi çirkinliği ile barışık dünyasına bir gıdım sokulabilmiş olsa, bambaşka yerlerde olabilirdik" diyen adam değil miydim? fettah can'ın son derece modernist şarkı sözlerini o herhangi bir yerinden tutulmayacak tipiyle söylemesini niye yadırgıyordum?

frida kahlo tüm hayati boyunca tanrının kendisine hayatı zorlaştırdıklarındandır. öyle zengin kızı olarak doğmamıştır. insanlar der ya "hayat bir sınavdır" diye, frida onun en zorunu yaşamıştır.. daha çocukken çocuk felci geçirmiş ve bir ayağı topal kalmıştır.. 19 yaşındayken içinde bulunduğu tramway bir kaza geçirir ve kocaman bir demir vucudunun içine girip leğen kemiğinden dışarı çıkar.. hayatı boyunca 32 ameliyat geçirecektir frida kahlo ve 47 yaşında sakat olan ayağı kesilecektir..

yılmaz frida yaşamaya çalışır.. evlenir de diego rivera adında bi dallamayla.. "düşüncelerin çok etkileyici" diyen her entel erkek gibi aldatır sevdiğini bu dallamada.. çocuk falan da düşürür frida.. her uyandığı gün "bugun bakalım hayat bana ne gibi travmalar sunacak" diye uyanır.. http://www.artquotes.net/masters/frida-kahlo/frida-diego.jpg

bu sırada troçki sovyetlerden kovulur, önce türkiye'ye sonra da meksika'ya gelir.. orada entelektüel çevre ile "hahah mirim o öyle olur mu hiç" tarzında sohbetlerde frida'yı görür, frida zaten sosyalisttir. o sırada bir yakınlaşma falan olur..

tüm bu süreçte, frida asla modern dünyanın kadınlara direttiği "güzelleşme" trivirilarina girmez.. kaşlarını almaz, bıyıklarına ve bacaklarına dokunmaz.. frida bir kadındır.. o kendine bakmaktan başka hiç bir özelliği olmayan ivana sert'ler gibi değildir.. yüzyıllarla hatırlanacak, hayata her şekilde direnecek bir kadındır..

ve o yüzden biz burada, gecenin bir köründe kendisine neşet baba'dan bir şarkı çalıyoruz:

kaşların karasına
kurbanım arasına
ancak sen melhem olun
kalbimin yarasına


Perşembe, Nisan 05, 2012

haftanın şarkısı #86 - juanito - anma arkadas



bana kimse bu senenin bu kadar berbat geçeceğini söylemişti.. 30 seneye yaklaşan ömrümün hiç bir noktasında bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.. bu yüksek lisans denilen şey gerçekten yüksekmiş ve bizim psikolojik olarak lisansımız yokmuş bu işlere.. çok yoruluyoruz.. üstüne bir de her kariyeri başındaki hergele gibi bir sürü sorumluluk ve hiç bir yetkiyle geçen iş günleri..

ama tüm bunların ötesinde bambaşka dertler.. gecenin musikisi bir erkin koray şarkısının juanito yorumu olmalı.. ve bundan sonraki günlerin de sesi hep bu şarkı olmalı.. hatta dövme falan yaptırılmalı bu şarkı.. bunlar da geçer diyerek:

bir gun geri gelecek, senden af dileyecek, sanma arkadas
yirt at gitsin resmini, unut artik ismini, anma arkadas

giden gelirmi sandin?
aldandin bosa yandin, birakip gitti seni,
nicin ismini andin?..
anma arkadas,
yanma arkadas..

Pazar, Mart 25, 2012

haftanın şarkısı 84 : lana del rey - blue jeans





küresel ısınma deyin ne derseniz deyin
eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.
özellikle büyük kriz zamanındaki
yağmurlar geliyor aklıma.
kuruş para yoktu ama bolbol
yağmur vardı.
öyle bir gece veya bir gün
değil,
7 gün ve 7 gece
yağardi
ve memleket'in yağmur ızgaraları
bu kadar çok yağmuru emebilecek
şekilde yapılmamıştı
ve yağmur kalin
ve kararli
ve düzenli yağardı
ve damlaların çatılara çarpışını
oradan da oluk oluk
toprağa akışını duyardiniz
ve dolu,
büyük buzdan kayalar
patlayan
oraya buraya saçılan havada uçuşan;
ve yağmur
kısaca
durmazdi
ve bütün çatılar akardı -
evin her tarafına
tencereler,
kapkacaklar serilir
tip tip sesleri bütün eve yayılırdı;
ve kaplar boşaltılır,
boşaltılır
ve tekrar boşaltılırdı.
kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,
bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp
evlere girerdi.
el bezleri vardı, banyo havluları,
ve yağmur genelde
tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla
ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar
güneşli bir günde
marş basmayan arabalarla,
ve işsiz adamlar
sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların
can çekişmelerine bakarlardı
pencereleri önünden;
işsizler,
yenik bir zamanın yenik insanları
hapsolurdu evlerine
karıları ve çocukları
ve kedi köpekleriyle.
kediler ve köpekler
dışarı çıkmamak için diretir
evin garip garip yerlerine
pisliklerini bırakırlardı.
işsiz adamlar
bir zamanlar güzel olan karılarıyla
evde tıkılıp kalmış olmaktan
çıldırırlardı.
korkunç tartışmalar yaşanırdı
haciz ihtar mektupları
kondukça posta kutularına.
yağmur ve dolu, bezelye kutuları,
yavan ekmekler; kızarmış
yumurta, rafadan yumurta, haslanmış
yumurta; fıstık ezmesi
sandviçleri, ve her tencerede
görünmez bir tavuk.
babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam
her yağmurda, en iyi ihtimalle,
annemi döverdi,
kendimi üzerlerine atardım,
bacaklar, dizler,
çığlıklar
ta ki
birbirlerinden
ayrılana kadar.
'geberticem seni, ' bağırırdım 'bi' kez
daha vurursan ona öldürürüm seni! '
'çabuk bu orospu çocugunu
çıkar burdan! '
'hayır, oğlum, annenin
yanında kal! '
evet, bütün evler kuşatma altındaydı
fakat sanırım bizim evdeki dehşet
ortalamanın üstündeydi.
ve geceleri
uyumaya çalıştığımızda
yağmur yağmaya devam ederdi
ve karanlıkta
suların odama girmemesi için
cesurca direnen penceremden
ayın yağmur sularıyla bulanık
görüntüsünü seyrederken
nuh'u hayal ederek
ve gemisini
tekrar oluyor galiba
diye düşünürdüm.
hepimiz düşünürdük
bunu.
ve sonra, birdenbire,
dinerdi yağmur.
galiba hep
sabaha doğru
5,6 sularında dinerdi,
huzur çökerdi her yere,
ama tam bir sessizlik değil
çünkü hala devam ederdi
tip
tip
tip
sesleri
ve sonra sis ve duman
dağılırdı
ve sabah 8'de
gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı
düşerdi yeryüzüne,
van gogh sarısı -
çılgın, kör edici!
ve ardından
sağanaktan kurtulan
çatı olukları
güneş altında
genleşmeye başlardı:
peng! peng! peng!
ve herkes kalkıp dışarı bakardı
hala yağmuru içine çeken
bahçeler
hiç bu kadar yeşil olmamış
bir yeşil içinde
ve kuşlar
bahçelerde
deli gibi cıvıldayan kuşlar,
7 gün 7 gecedir
yere konup da
adamakıllı bir şey yiyememiş
tohum yemekten
bıkmış kuşlar
solucanların
toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,
yarı boğulmuş solucanların.
kuşlar solucanları önce topraktan çekip
havaya kaldırır
sonra da midelerine indirirlerdi;
karatavuklar ve serçeler olurdu.
karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya
çalışır
ama serçeler,
açlıktan delirmiş,
daha küçük ve çabuk,
kendi paylarını
kotarırlardı.
erkekler verandada durur
sigaralarını içerlerdi,
şimdi kapı kapı dolaşıp
büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında
bulamayacakları bir
iş arayacaklarının,
büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını
çalıştırmaya uğraşacaklarının
bilincinde.
ve bir zamanlar güzel olan
karıları
banyoya girer
saçlarını tarar,
makyajlarını yapar,
dünyalarını tekrar
biraraya getirmeye çalışırlardı,
onları saran korkunç mutsuzluğu
unutmaya çalışarak,
kahvaltı için
ne hazırlasam diye
telaşlanarak.
ve radyo
okulların
açıldığını söylerdi.
ve
ardından
işte ben
yine okul yolundaydım,
yollarda kocaman
su gölcükleri,
tepemde yeni bir dünya gibi
güneş,
evde annemler,
okula
zamanında vardım.
bayan ögretmen bizi
'bugün tenefüs yok,
yerler çok ıslak'
diyerek karşıladı.
çocuklar 'aof'
bağırdı bir ağızdan.
'fakat tenefüs saatinde
çok farklı birşey
yapacağız, ' dedi,
've çok zevkli
bir şey! '
hepimiz merak ettik
bu çok zevkli şeyin
ne olduğunu
ve o iki saat
bayan ogretmen
dersini anlatmaya
devam ederken
bir türlü geçmek bilmedi.
küçük kızlara baktım,
çok tatlı ve temiz ve
dikkatli görünüyorlardı,
uslu ve dik
oturuyorlarken sıralarında
ve saçları
sabah
güneşi altında
çok güzeldi.
sonra tenefüs zili çaldı
ve hepimiz eğlenceyi
beklemeye koyulduk.
ardından ögretmen sınıfa seslendi:
'şimdi ne yapacağız
biliyor musunuz, birbirimize
yağmur sağanağı sırasında
neler yaptığımızı anlatacağız!
en ön sıradan başlayıp
arka sıralara doğru devam edeceğiz!
hadi ufaklık, sen başla! ...'
ve hepimiz
hikayelerimizi
anlatmaya başladık, gözlüklü cocuk başladı
ve herkes sırayla kalkıp devam etti,
ve sonra farkettik ki
hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen
yalan sayılmaz ama
çoğunlugu yalandı
ve oğlanlardan bazıları pis pis
gülmeye başladığında kızlar onlara
kötü bakışlar fırlattı ve
bayan ogretmen 'tamam! ' diye bağırdı
'tam bir sessizlik istiyorum!
siz merak etmeseniz de
ben
neler yaptığınızı
öğrenmek istiyorum! '
böylece biz de hikayelerimize
devam ettik
ve hepsi de hikayeydi.
bir kız gökkuşağı
ilk çıktığında bir ucunda
tanrı'nın yüzünü
gördügünü söyledi.
bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi.
bir oğlan oltasını
pencereden sarkıtıp
bir balık yakalayıp
kedisini
beslediğini söyledi.
hemen hemen herkes
bir yalan uydurdu.
gerçek
fazla acı
ve utandırıcıydı.
sonra zil çaldı
ve tenefüs bitti.
'teşekkür ederim, ' dedi bayan
öğretmen, 'hepsi çok
hoştu.
yarına kadar
yerler
kurur ve
kullanılabilecek
hale gelir.'
çocuklardan bir
gürültü koptu.
küçük kızlar
dimdik ve uslu
oturuyorlardı,
çok tatlı ve
temiz ve
dikkatli,
saçları dünyanın bir daha
asla göremeyeceği bir güneşin
ışıkları altında
çok güzel
görünüyordu.
son.

Çarşamba, Mart 21, 2012

şirinler ve milli mücadele




Geçen sabah işe gitmek için hazırlanırken daha doğrusu ayılmaya çalışırken flash tvde yalçın küçük'ü aramaya başladım. Aramam neticesiz kalsa da o civarlarda bir kanalda maviş ufakliklari, şirinleri yakaladim.. ulen ne delicesine severdim şirinleri eskiden.. trt gap izleyip "ari kovanlarini 20 metre araliklarla..." muhabbetlerinin arasındaki skeçlerde "koyumuzun yolunu imece usulu yaptik" primitif bir sosyalizm hayranligi ile yaşarken şirinler vaha gibi gelirdi..

ama şimdi büyük adam akliyla düşününce şuna kanaat getirdim ki bu sirinlerin cümlesinin işleri gücleri degersizdir.. tamamen bir "zeroes" durumu.. "merakli","tembel","süslü" tamam şirin de, senin gargamel'e karşı haklı mucadelende sirinlige ihtiyacin yok ki arkadas! senin "keskin nişanci şirin"'e ne bileyim efendim "mayın döşeyici şirin","bubi tuzagi sirin" e falan ihtiyacin var.. o gargamel denilen, doyumsuz ibine (ki kendisi istese bin tane, milyon tane daha şirin yapabilir) eni konu "gözlüklü şirin" in içlerinde bulundugu, tamamen bi boka yaramayan yeteneklere sahip 100 biemedin 200 tane "şirin" e yeniliyor..

yapmayin allaskina! buna benim diyen insan güler..

hayir düsünsenize, milli mücadeleyi yapiyoruz boyle.. karşıda gargamel timsali "trikopis" olsun, bizim ordu da "şakacı ismet","somurtgan fevzi","hayalci mustafa","obur refet","uykucu rauf" dan olussun.. allaskina akil var mantik var, kim kazanır? zilyon tane bölüm, şu dandini şirinleri kedisiyle beraber gargamel'e karşı zafere koşturuyorsun be arkadas.. yuh! yaziklar olsun yemin ediyorum. bunlari izledik biz..

(somurtgan fevzi)

Böyle milli mucadele yapilmaz arkadaş, böyle yenilmez emperyalist gargamel.. Ha tabi yarının nesilleri memleti namusait vaziyette bulduklarinda somurganlik yapacaklar, süslenecek, şaka yapacaklar.. böyle böyle giriorlar bilinç altına..

Salı, Mart 20, 2012

bir zamanlar tanıdığım biri




dünyanın en güzel şarkısı.. net..

arada sırada bana kazık attığın zamanları düşünüyorum
nasıl da her seferinde kendimi sorumlu hissettirmiştin
ama ben bu şekilde yaşamak istemiyorum
her söylediğin lafın altında anlamlar arayarak
vazgeçebileceğini söylemiştin
hani sadece bir zamanlar tanıdığın birisine takılıp kaldığını görmeyecektim

ama beni böyle kesip atmak zorunda değildin
hiçbir şey olmamış gibi davranmamalıydın
sanki hiç olmamışız gibi
üstelik aşkına ihtiyacım bile yok
ama bana yabancı gibi davranıyorsun
bu da zoruma gidiyor
bu kadar alçalmak zorunda değildin
arkadaşlarını gönderip plaklarını aldırdın
üstüne de numaranı değiştirdin
bütün bunlara hiç gerek yoktu
artık sadece bir zamanlar tanıdığım birisisin

Pazar, Mart 18, 2012

gezi yazısı

acaip özeniyorum gezi yazılarina.. ben de isterdim bi blog açayim orada sandaletli seyyah gibi şuralara gittik, buralarda kaldık, şunları yedik diyeyim.. ama işte türlü nedenlerden dolayı gidemiyoruz bir taraflara.. hoş gezmek bana göre olan bir şey değil ama orası ayrı. ama yine de gezi yazısı yazmaya çok öykündüm arkadaş.. ben de gittiğim, gezdiğim nacizane yerlerden birini yazayım istedim..

haftanın şarkısı 83 : nükhet duru - sevda





yil 1985 veya 1986dir.. baris manco 7 den 77 ye herkesi pazar sabahlari televizyonun karsisina oturur. boyoz kokar baris manco'nun sesi bir izmirliye.. sonra aksam olunca, adile nasit yatirirdi bizi kuzucuklarim diye.. bir gün uur demisti de dünyalar benim olmustu gereksiz bir sekilde.. yil baslarinda zeki müren'in sesiyle mutlu olurduk.. 80'lerde vakit cok sacma bir sekilde akiyordu. ya da bize cok ama cok büyülü geliyordu. işte o günlerde bir film cikmisti.. bas rollerinde ahu tugba ve tarik tarcan.. büyük adada mi geciyordu film, yoksa ayvalikta mi bilmiyorum..(büyük adada geciyormus, az evvel baktım da.. faytoncuymus hatta tarik tarcan) ama tarik filmin basindan sonuna kadar ahu'ya nükhet duru'nun sesinden soyle diyordu:

saclarin alev gibi
gozlerin ruya gibi
guzelsin hayallerle suslenen cennet gibi

tarik tarcan günes batarken siluetini gosterip, arkada bu sarkiyi bize dinlettigi zaman, yani o zamanlar hayrani oldugumuz herkes yasiyordu.. cem karaca türkiyeye donmus muydu bilinmez ama attila ilhan şiir yazmaya devam ediyordu.. cemal süreya vardi en harbici yeni rakinin dibinde.. safiye ayla'nin tipi ile dalga gecilirdi de asla sesi ile dalga gecemezdi kimse.. hikmet simsek pazar sabahlari klasik müzik ogretirken bize, sabri bey sabri bey olmadan evvel, mehmet akan adiyla teyzem filminde oynuordu..

insan hayran oldugu insanlari birer birer özlüyor.. elinde degil.. sonra durup düsünüyor da :

ne kadar istesem de
ne kadar yok desem de
hayalin dunku gibi dolasir yuregimde

diyveriyor bi kenarda.. sonra birden tüm bu yitirip gittigi, bir kez bile tanisamadan yokolan insanlara üzülmeyi birakiyor.. cünkü aci daha somutlasiyor.. daha yakina geliyor.. acinin yüzü beliriyor.. biyigiyla, kasiyla, gozuyle gülüsüyle baba oluyor birden.. soktugumun hayati bir sekilde devam ediyor.. kimse 5 yasinda kalir misin diye sormuyor.. tanju artik gol atmiyor, ugur futbolcu güzeli secilmiyor.. cimbom diye bagirip babanin kucagina ziplanmiyor.. gozlerden goz yaslari süzülüyor birer birer.. ama nükhet sarkiya devam ediyor:

sevda sevda
unut onu dinsin gonlumde firtina
sevda sevda
degmez ona aglamaya

nasil degmez ya? neye deger ki o zaman aglamaya?


nikhet duru - sevda

Cumartesi, Mart 17, 2012

gelin güvey


olur da bir gün benim tüm geçimsizliğime, çocukluğuma, annemin babamın aynı tavirlarina katlandığı gibi katlanacak kadar beni seven birisi çıkar, sonra pat diye alırsa beni diye, ve bir şekilde bu blogu da okursa, ben muhtemelen "onun" hayalindaki düğünü yapacağım için bunu söyleyemem ama bilinsin ki, ben resimdeki gibi bir damat olmak istiorum.. (cümlenin uzunluğu yüzünden özür dilerim.. şöyle özetlemek isterim.. 1. geçimsizim.. 2. annemin babama davrandığı gibi davranacak birisi ariorum 3. bana katlanacak kadar beni sevecek olan daha doğrusu 4. kizin hayalindeki düğün esas olandır 5. kendi isteklerimi gerekirse söylemem bile)

bir de aşağıdaki gibi bir silindir şapkayla olayıbitiririz..

karı gibi düğün kiyafeti gösterdiğime de inanamiyorum bu arada..

Perşembe, Mart 15, 2012

erkeklik




13 yillik erkekligimde bazi seyler ogrendim efendiler.. yeni baslayacaklar için yardimci olmak adina siralamak isterim

1- hic bir sart altinda iki erkek ayni semsiyeyi paylasamaz

2- eger 3 pisuvar ve 2 erkek varsa ortadaki pisuvar bos birakilmalidir

3- erkekler yanniz alttaki sartlara gore aglayabilirler;

i)patronlarinin arabasina carptiklarinda
ii)mükemmel sevisen bir kadin tarafindan terkedildiklerinde
iii)tuttuklari takim avrupa sampiyonu oldugunda
iv)angelina jolie 40 santim ileride buluzunun dugmelerini actiginda

4- eger bir erkegi 24 saatten uzun süre taniyorsaniz kiz kardesi sonsuza kadar radariniz disindadir. ancak evlenebilirsiniz

5- bir erkege dogum gunu hediyeleri almak gereksizdir. fakat arkadasinizin dogumgunlerini kutlayabilirsiniz. ille hediye alacaksaniz kizlara alinmayacak (porno dvd, mac bileti, seri katiller kitabi) hediyeler almalisiniz

6- bir yol gezisinde molalari cisini en uzun tutan belirler. en kisa tutan degil

7- bir mac oldugunda skoru sorabilirsiniz. ama kimin oynadigini veyahut oyun kurallarini sormak yasaktir.

8- meyveli içkileri sadece plajda icebilirsiiz. ve sadece üstsüz bir kadin etraftayken. ve sadece güzel bir garson tarafindan servis ediliyorsa

9- 14 subat cok özel bir tarihtir. sevgiliniz varsa ona bir erkege almamaniz gereken (cicek, aksam yemegi, kolye) hediyelerden almalisiniz

10- kadinlar ayda bir garip ruh hallerine girerler. bu sure zarfinda gozden uzak olmak gerekmektedir.

11- sadece karsinizdaki ahlak disi davranislar (annenize küfür etmek gibi) sergilediginde onun bacak arasini tekmeleyebilirsiniz..

12- hapisanede olmadiginiz sürece ciplak kavga etmeyin

13- arkadaslar arkadaslarin slip mayo giymelerine izin vermezer. asla. konu kapanmistir.

14- eger bir adamin fermuari aciksa bu onun problemidir. siz hic bir sey gormediniz

15- eger bir kadin futbol sevgisi ile gelirse ona ajan muamelesi yapmaniz gerekir. ancak ofsayt hakkinda bilgisi ve gecmis maclar hakkinda bilgisi varsa ve bira icebiliyorsa araniza alabilirsiniz.

16- arkadaslarinizin yaninda kedi sevmemelisiniz. kopek sevebilirsiniz. kedi tekmeleyebilir. evet..

17- asla bir kizla bir arkadasinizin dedikodusunu yapmayin. ha ilerde sevisme ihtimaliniz varsa yapabilirsiniz

18- sevisme ihtimali için her seyi yapabilirsiniz.

19- bir erkekle konusurken asla

i)elime alabilir miyim (her hangi bir aygıt hakkında)
ii)sakın durma. devam et geliyorsun. (bira ve cipsi bir arada tasimaya calisan arkadasa)
iii)istersen ben yerine sokayim (kumandanin pilleri hakkinda)
iv)saksafon calabiliorum (müzik yetenegi hakkinda)

dememelisiniz

20- tuvalette diger bir erkekle konusamazsiniz

21- kiz arkadasinizin arabasini kullanabilirsiniz ama onun sizinkini kullanmasina izin vermeyin.

21- pembe, turuncu, acik mavi arabalar ve nisan micra, pejo 306 gibi arabalari almasaniz iyi edersiniz.

22- "yil basi icin ne almayi düsünüyorsun?" "sen benim ne istedigimi bilirsin hayatim" diyecek kadinlar ps2 sahibi olurlar.. hikayenin sonu..

23- bir erkegin baska bir erkegin yaptigi buz patenini ve erkekler cimnastik musabakalarini izlemesinin hic bir manasi yoktur.

24- eger yakin bir kiz arkadasinizla cok sarhos olup sevistiyseniz sabahinda cok fena pisman olup ne kadar kotu hissettiginiz birbirinize anlattiktan sonra bir daha sevismenizin ve fak badi olmanizin hic bir sakincasi yoktur.

25- tamir işlerini beceremiyorsaniz asla becermeye calismayin. yapmaniz yapmaya calismanizdan daha az kücük düsürücüdür.

hell yeah.. listeler yapmaya alışıyorum.. amerikan vari bir blog oluyor burası

Çarşamba, Mart 14, 2012

tribunde meşale yakmak

nasil ki sade makarnayi sevmeyiz biz, 22 kişinin bir top peşinde koştuğu oyunu da hiç sevmedik.. futbolun sadece futbol olduğu anları sevmediğimiz için bugun messi'den daha çok heyecanlandırıyor, balıkesirspor'un üçüncü ligdeki takımını desteklemeye gelen 20bin taraftar.. ve bazen dünyada hiç bir alegori futbol üzerinden yapılanlar kadar isabetli olmuyor.. ve kalplerdeki aciyi, soylenmeyen turkulerin sesini, okunmamis siirlerin fikrini hic bir zaman asindiramiyor..

şampiyonluk şarkısı düşmesin dillerden

sigara'yı birakali 6-7 hafta oldu.. ilk bir hafta yoksunluğunu çektim, kahve içtiğimde, yemeklerden sonra istedim ama sonra kesildi.. ama bazi şeyleri öyle çabuk bırakamıyorum.. ne zaman sinirlensem, ne zaman bir şeylere tav olsam yüzümü güldürsün "o"(ki buradaki o büyük alman şarkicisi marianne dietrich olmamiştir hiç bir zaman) diye elim telefona gidiyor.. 2 saniye sonra hatirliyorum olanlari..

işte tam bu yüzden "şampiyonluk şarkısı düşmesin" dillerden parolasiyla defalarca aşağıdaki şarkıyı dinliyoruz..

Salı, Mart 13, 2012

davşan şeklinde makas


hakkında bu aygıt utanmadan şunu diyebilirim ki sanayi devriminin bize armagan ettigi en güzel ürünlerden birisidir.. saolasin frederik tavsan (parantez acip bir arkadasimin isminin bahtiyar soyadinin da tavsan oldugunu belirtmek, bahtiyat tavsan adli arkadasima hep beraber gülüp onu bir daha rencide etmek isterim)

her neyse.. yine de benim zamanimda pahali bir ensturmandi.. herkes alip da gelemezdi okula. özellikle nedense kirmizilari ferrari muamelesi gorur, kirtasiyeden almaya gittiginizde bile mustafa amca tarafindan "niye alicaksin kirmizi tavsanli makas? senin makasin yok muydu? var diye hatirliyorum ben?" şeklinde sorguya cekilirdiniz..

ben de haspel kader bir tane edinmistim.. ki benim sinif icindeki ekonomik sinifimin yükseldigini goren musa buna katlanamadi.. "versene lan bişi kesicem" dedi.. şimdi o zamanlar birisine bişi vermek istemiyorsak yaliyorduk.. salaklik biliyorum ama yaliyorduk ulan işte.. yani piskuvi, eti piknik, hayley falan yerken tamam da yani silgi de yalanmazdi be kardesim..

velhasil bu makasi yalayayim dedim ben.. nasil ettiysem ne yaptiysam o an burnumu kestim bununla.. hayir izah da edemedim anneme "musaya vermek istemedim, yalayayim derken kestim.. burnun kaniyor dedi musa. ben de burnum kanasa bile yaladim ki makasi veremem artik dedim" diyemedim.. dedim düstüm ettim..

bugun de gecmis bahar mimozalari modundayim ya hadi bakalim allah hayra cikarsin..

Pazartesi, Mart 12, 2012

haftanın şarkısı 82 : i don't know what to do with myself

http://read.mtvhive.com/wp-content/uploads/2012/01/Herman-Dune640x310.jpg





bu aralar kendimden nefret ediyorum.. daha önceleri kendimden bu kadar nefret etmiş olsaydım, herhalde 15 yaşında uranyum yemeye başlardım.. ya da ne bileyim, bir bıçakçı dükkanında çalışırdım kanımın tüm seyrekliği ile..

yaptığım işlerin saçmalık düzeyi, tüm hayatım boyunca yemeyip içmeyip para biriktirip, 72 yaşında ferrari alıp, o ferrariyle bir kargo uçağindan atlamakla eşdeğer..

bana yapma denilenleri yapıyorum, etme denilenleri ediyorum.. daha önce asla ama asla yapmadıklarımı yapıyorum.. yani aşık oldum daha önce, ama hiç böyle rezil bir şekilde peşinden koşmadım kimsenin.. hatta kimsenin de koşmadım peşinden.. super dupper cool adamdım ben.. ama şimdi..

ama buldum hadisemin nedenini.. ben hayatım boyunca haksızlığa dayanamayan bir adam oldum. daha 6 yaşında çok iyi hatırlıyorum, hastanede yalnız başıma yatarken, yanımdaki benden büyük çocuk benim yemek tepsimden dandik pudingimi almıştı.. ben ki pudingten nefret eden bir çocuk olarak, kendisine çatal çekmiştim.. zira bıçak yoktu..

tüm bu yanlış anlaşılmalar, ben gitmeden "gittin" denmeler, ne bileyim efendim "şov yapıyorsun" denilmesi, yani tüm bu haksızlık kanıma dokunuyor.. evet her zaman bir peter pan oldum, her zaman büyümeyle ilgili sorunlarım oldu kabul ediyorum (ki bu çok psikolojik bir şey.. insanlar büyümelerini ilk travmalarina kadar sürdürürler.. benimkisi çok ufak yaşta oldu) ama sadece büyükler mi mutlu edebilir ki? sadece büyükler mi sorumluluklara sahiptir ki? o çok büyük dedikleriniz benim kadar çalışmaz/benim kadar dürüst/sadik/sevgi dolu olmazken, öfkelerinize/sinirinize benim kadar sahip çıkmazken kiminle mutlu olabilirsiniz ki?

paul auster'e mesaj attim.. ciddi ciddi.. yapı harcımda büyük yer tutan, üslubunu kopyaladığım adama dedim. "ustam, kusura bakma ama, sen nasıl başa çıkıyorsun, acılarını kelimelere dökmemekle? dahasi nasil anlatiyorsun insanlara bu acilarin ilgi beklemekle alakali olmadigini, sadece başka çaresi bulunmadığı için parmaklardan süzüldüğünü?" dedim.. insan kendinden bahsettiğinde, kendi acılarından bahsettiğinde, bunlardan prim yapiyor sanılıyor bu dünyada.. hiç prim yapmayı, hiç okunmamayı düşlüyor olsa bile.. (ha bu bağlamda niye bir kağıda yazmıyorsun ve kenara atmıyorsun diyeceksiniz.. evim defterlerle dolu.. internet o defterlerden taşanlar)

hayir ortada iki tarafli olan sevginin, 1. cogul kisinin birisi tamamen yok etmiş herşeyi.. eşyalari toplamış, sevgiyi, saygiyi çöpe atmış.. aşkı geçtim sevgi namina bir şey kalmamış biz hala uğraşıyoruz.. şu "sevgilisinin peşinden ayrılmayan sevgilisinin eski sevgilisini dövdürttü" haberlerindeki dövülen insanlara dönmekten korkuyorum yakında..

velhasil şu aralar kendimle ne yapacağımı bilmiyorum.. birden iki kişi olmuş, ortak hayat düşünürken, tüm hayat planı kabul edilebileceğim bir hatam yüzümden bitti.. kendi bokumda oturayim şimdi.. bir de insanları rahatsız etmemeyi öğrenebilsem on numara olacak..

Pazar, Mart 11, 2012

mus çorap (neden muz değilse)

anasini satiim barok donemi, ne bileyim ortacagi "erkeklerin de muz corap giydiklari deli bir donemdi" olarak bilen tüm tiyatro hocalarinin sayesinde memletin okumus erkeklerinin neredeyse yüzde 20'sinin giydigi bir coraba donuyor bu muz corap.. sahsen ben de zamaninda horatio olaraktan bi corabi giymistim arkadas.. allah ve yakinlarim biliyor simdi yalan soyleyecek degilim.. sene 1994 ben "ingilizce ogrendik" konulu musamerede horatioyum.. hayir "ingilizce ogrenir ogrenmez sekspir okuyoruz" intibasi mi birakmak istedi hocalar onu da bilmiyorum ama 12 yasinda bi velete koyuyor muz corap giymek..

"ya sizi denize dogru suruklerse efendimiz?
yahut denize inen ucurumun korkunc kenarina goturur de....... corabim kacti lan! nasil kacti lan? oha annem agzima siccak... ya sikicem nasil kacti bu corap!"

hayir arkadas boyle bir zamazingo var sanki.. tiyatro hocalari gidip tarih hocalarina "mehmet bey.. acaba orta cagda nasil giyiniyorlar bunu bir arastirabilir misiniz?" diye soru soruyorlar.. mehmet beyler de direk kutuphaneye gidip tarihi anlasmalara el atiyorlar.. "mohac savasindan sonra osmanli avusturya macaristan imparatorlugu ile anlasma yapti.. bu anlasmaya gore belgrad, prag osmanliya verilecek, ve avrupanin batisindaki tüm erkekler beyaz kulotlu corap giyeceklerdi" metnini buluyordu sanki.. oyle bir total olarak gaylik akmis avrupaya o zamanda.. herkes bu zamazingolardan giymis "1550lerde beyaz kulotlu corap cok moda" diye de bultenler mi yayinlanmis anlamis degilim..

hayir bu beyazli kulotlu corap ile imite etilmek istenen seye gavur `hose` demekte.. baktiginda hakket kulotlu corap.. ama degil işte.

daha cok ayagin altindan baglanan uzun taytlara benzer bir sey.. sen cocuga niye kulotlu corap giydiriorsun ki arkadasim? yarin bi gün o cocuklardan yüzde 10 u ibine olsa bunun vebalini verebilecek misin (ben ipne degilim yannis olmasin.. canavar gibi delikanliyim.. heteroyum) (gerci ipnelikle yani gaylikle ilgili bir sorunum da yok.. herkes hayatini yasamakta ozgur bence.. cinsel tercihlerini falan)

ehehe bu arada fotodaki tipe bakin yahu.. lord olmus, kont olmus giydigi kiyafete bak eheheh rezil.. tevekkeli degil osmanli agziniza sicmis sizin..