acıkmaktan gerçekten nefret ediyorum.. hatta acıktım yine... yazıklar olsun bana! daha sabah yedim! yazamadım bak bir şey. aç ayı oynamiyor işte (hoş aç ayı oynamazsa oynamazın, blogger bir ayı değildir!)
Salı, Eylül 29, 2009
acıkmak
acıkmaktan gerçekten nefret ediyorum.. hatta acıktım yine... yazıklar olsun bana! daha sabah yedim! yazamadım bak bir şey. aç ayı oynamiyor işte (hoş aç ayı oynamazsa oynamazın, blogger bir ayı değildir!)
Cumartesi, Eylül 26, 2009
Haftanın Şarkısı #35 - Herşey bitmiştir artık
Rana alagöz'ün bir şarkısı bu. 72 bilemedin 73 yilinda salmış ortaya. mühim olan bir sene sonra "herşey bitmedi bitemez" diye devam etmesi. her şarkici ayni fikri takibi yapsa, bu dünya daha şık bir yer olurdu..
Her neyse, şu çok gezen mi bilir çok okuyan mı kıyası vardır ya, hergelenin teki çok okumuş da çok görenden daha çok bilmiş, vay efendim orası öyle değilmiş bilmem ne kitabinin bilmem ne cildinin 3. paragrafinda demiş ki "o olay nah öyle olur".. Ben de bundan bi 15 sene önce kandım bu dustura, okudum ettim boyna, yazdım çizdim, yaşamayı sınırladım, sevdim evimi, bir kere sevince tam sevdim, ilişkiler hakkinda bir ton konuştum, çoğu doğru, çoğu bir yerlerden okunmuş..
eh şimdi şöyle oldu bu "vaay çocuğun ağzı laf yapıyor, demek ki yediği önünde yemediği arkasında bir insan. hem etrafinda da bir çok kız var baksana".. Kitaplardan aldık çunku gazi, nicolai hel gibi iş atmayi ogrendim, arturo bandini gibi çok afedersiniz çakmayi, romeo gibi aşık etmeyi, kamuran gibi takılmayı... ama işte kaz'ın ayağı öyle değil. teoride süper olunsaca, pratikte hababam sınıfının şefket altuğ'su kadar acemi ve beceriksiz kalıyorum.
yani mesela hikayeyi tamamen yanlış kurguluyorum. benim ilişki die betimlediğim şeyin bir başlangıçı var, sonrasinda yükselen bir ritmde konusuluyor, arkadas olunuyor "ahah cok komiksin ya" evresi var mesela, orası aşıldıktan sonra sevgili olunuyor, sonrasinda sevgililik bir noktada bitince, aynı yoldan geriye gidiliyor.. yani böyle bir tepe gibi.. durun çizicem:
bu bana acaip mantikli geliyor. cünkü kanimca aşk dedigin şey pi sayısı gibi bir şey. "3" deyip kestirip atabildiğin bir şeyin ilişkisini niye yaşayasin ki? ama realitede öyle değil işte, ben hala muhteşem gatsby gibi ilişki ararken, olay kücük bir aşk tepeciginden ziyade antalya falezlerine benziyor. yumuşak bir iniş beklerken birden kendinizi denize düşmüş buluyorsunuz ki inanın bu çok can sıkıcı..
can sıkıcı olduğu noktada insanin tipik davranışı başkasına bok atmak olduğundan yapistiriyorsun yaftani, "bak işte başka birisiyle takiliyor, muhakkak ki sevisiyor biririsiyle, söyleeee buldunmu aradigin aski soyle" falan diyor, icabinda kenan dogulu sarkisi bile söyledigim oldu gecen gün:
sanki umrunda belkide onunla
sevişiyor çılgınca
yine de kalbim hep onunla
sen benim masum biricik meleğim..
(bu arada acaba kenan doğulu hala o güneşli dövmeyi üzerinde taşıyor mu? bir dönem güneşli kolye takiyordum anasını satiim. zira o mavi ceketli klibindeki cocuga benzetiyorlardı beni. hey yavrum hey)
daha çok ilişki yaşamaliyim sanirim. 3 senede bir 3 ay ilişki yaşamak çok acemi kılıyor beni... kitaplardan öğrendiklerimizi gerçek hayata aktarmaliyim.. hem hergele ben değil miyim ki okullarda daha çok gezi olmalı diyen.. kendim evde oturursam halim nice olur.. hoş rana alagöz gibi "baktin ilişki bitti lalalalalala" demek de fena degil..
ama çok özledim ulen!
Perşembe, Eylül 24, 2009
fizik yazıları: anti madde
bu anti madde dedikleri nane, koca koca adamlarin, dünyanin en saygin üniversitelerinde, en saygin hocalar tarafindan yetiştirilen insanlarin, sirf hikayedeki bi acigin kapanmasi icin inandiklari şeydir.. yapmayin allaskina, hiç anti madde diye bir şey olur mu?
öncelikle şunu söyleyeyim, ne gören vardir bu maddeyi, ne duyan, ne elleyen, ne yutan vardir. hatta izi bile yoktur bu maddenin. "vaay buradan anti madde geçmiş izler daha sicak" diyebileceginiz bir nokta bile yoktur. karadelik gibi degildir yani. onu da goren, eline alip "agirmis" diyen yok ama varligini izinden tespit edebiliyoruz. ama dedigim gibi anti madde'de böyle bir şey bile söz konusu degil.. ha teoriden yola cikilarak, `cern`de antimadde yaptilar, ellerine saglik, da işte dogada yok arkadas bundan!
ama teorinin biri bin para, neymiş samanyolu'nun merkezinde varmiş, orada kaynıomuş allah allah! bilmeyenler için söyleyeyim ki, samanyolu'nun merkezinin varligindan bile emin degiliz.. etrafinda inanilmaz bir toz bulutu oldugundan, ne bir ışık, ne bir mikro dalga, ne bir radyo dalgasi, özetle hiç bir dalga bize oradan ulaşmamaktadir. samanyolunun merkezi hakkinda bilgimiz "na şurada" demekten öte degil. hal böyleyken "orada çokmuş, irmaklardan akiyormuş anti madde" demek, jules verne'in `ay a seyahat` kitabindaki ay dekorasyonundan öte bir şey gibi gelmiyor bana..
şu üzerine kütüphanelerce kitap yazilan `büyük patlama`nin, olusumuna sahip olsak "cay doldurup geliyorum" dememizle tüm eglenceyi kaciracagimizi biliyoruz. yani birden olmuş işte. o birden oluş durumu 1 saniye falan sürmüş ama o bir saniyede neler olmamış ki? işte o neler olmamışı "bir anda" fikrinden kurtarmak icin bilim adamlari "plank zamanı" diye bir hadise bulmuslar. her saniyeyi 10 üzeri eksi 43 lük bölümlere ayirmişlar. o vakitte neler oldugunu izah etmisler. her döneme de isim vermişler. işte burasi patliyor, burada şey oluyor, boyutlar burada kayboluyor falan filan.
işte o dönemlerden birisi `hadron` donemi. bu hadron doneminde madde ve anti madde birbirine carpiyor. ve birbirlerini öldürmeye basliyorlar. yok ediyorlar düpedüz. eşini bulan puf gidiyor. buraya kadar mantikli. yani hiçlikten bir bok oluştu, o halt da daha kendine gelemeden yokolmak üzere.. bana burasi mantikli geliyor arkadas.. mantikli gelmeyen tarafi, anti madde'nin bir şekilde daha dayaniksiz olmasi neticesinde elimizde sadece madde'nin kalmasi. yahu bu anti madde komple madde'nin antisi. nasil olur da daha dayaniksiz olur arkadas. aklin hafizalan aliyor mu senin bunu? yumurta mi bunlar birbirine vuralim da biri kirilsin, kiran da "hop üttüm yumurtani" desin?
bilim adamlarinin buna bir yanıtı yok işte.. anti madde diye bir şeyi ürettik mi? ürettik.. yani olabiliyo öyle bişey. biz üretiyorsak big bang kralini üretir o da aşikar, ama neden kayboldu? kim ona "siktir git buradan, burada evren kurcaz" dedi bilinmiyor, trip atip bir anti evren mi olusturdu o da bilinmiyor. ama bilinen bir şey var ki o da öyle bir şey varsa yani anti evren diye bir şey bu çooook manyak bir şey olurdu.. oh bebek..
Salı, Eylül 22, 2009
Blogger uyuma, yazarına sahip çık!
siz bu süre zarfinda sakın gremlinlerin üzerine su dökmeyin! rakı'da dökmeyin. hoş merak ediyorum, rakı döksek acaba yine manyak olurlar mı? işte senaryolarda eksik olmayacak arkadaş! ne bilcem ben rakı dökülünce ne olduğunu?
Salı, Eylül 15, 2009
LOVER BOY SCENE - DIRTY DANCING (HIGH QUALITY)
birilerinin, 3g yi ne bileyim efendim, bilmem kaç kilometre hiza falanca saniyede cikan arayi bulmak yerine kansere care bulmasını dilemek cok mu ahmakça?
nur içinde yatsın kabarık saçlı idolumüz..
Pazar, Eylül 13, 2009
ikinci içeceği isteyebileceğini/içebileceğini farketme yaşı
yıllar önce sanırım ekşi sözlükde nazmiye demirel yazmıştı bunu. ne olursa olsun biz internette yazılar yazan, yazılar okuyan çocuklar orta sınıf ailelerin çocuklarıyız. zira zengin ailelerin çocukları nette pek takılmıyor bunu biliyoruz. (ki o yüzden dostum pucca, netten zengin manita yapamayacaksın üzgünüm) yani hepimiz bir lokantaya gittiğinde tek meşrubat içme kodeksi ile büyüdük. bize öyle öğretildi işte, "sen ne içeceksin?" sorusu babamiz tarafindan bize soruldu, biz de o masanın kenarindaki "fanta, kola, şalgam, temsili ayran" dörtlüsünden kolayı istedik hep.
o kolalarda hep yemekten evvel geldi ki o çocuk, cocuklugunun verdigi haytalikla hemen hüpletsin kolaları başlasın zengin piçi gibi "babaaeeaaeaa bana kola al" şeklinde zirlamaya.. ama yoo dostum yoo hiç birimiz şişko nuri misali değildik, hiç birimiz ikinci kolayı isteyebileceğimizi düşünmedik. "aman çabuk içtim kolami, biraz durayim sonra bitireyim" dedik hep. (ki şişko nuri fıstığı istediği her an ev ahalisi tarafindan "piçe bak ya" diye karşılanırdı)
ama işte zaman geçince, büyüyünce , kendi paranı, hiç olmazsa hunharca harcayacagin ve nereye gittiği maliye tarafından sorulmayacak baba parasını harcama noktasına geldiğimizde yemek yerken birde aklimiza dang eder "ulan ağzım kurudu be" diyverirsiniz hop istersiniz ikinci meşrubatı.. "bu muymuş?" der içerdeki uzun beyaz sakallı bilmiş amca.. bir tabu yıkılmıştır.. masumiyet böyle böyle kaybolur işte.. her şeyin ilkinde olduğu gibi havayi fişeklerin atılmasını falan bekleriz, ama yedigimin dünyasında havayi fişekler zengin sünnetlerinde atılır ama siz ilk ikincimeşrubatiniziiçerken/ilkkezmilliolurken/ilktrafikkazanizda/ilkkezkizinailesiiletanistiginizda atilmaz..
o değil de ikinci meşrubatı isteyeyim derken ikinci meşrutiyeti istemiş olsalar ne komik olurdu. "amaaan ne sikko tarihimiz var eki eki" diye gülüşürdük.
bu arada foto yildirimkonukevi.com diye bir siteden. adamlar nette bile içecekleri yan yana dizmişler..
Haftanın Şarkısı #34
hayatta her şeyin karşıtlarıyla mümkün olduğunu öğrenmem, kabul etmeliyim ki, yemeğe gidilen lokantada ikinci meşrubatı isteyebileceğimi öğrenmemden sonra olmuştur.(ki bu ikinci meşrubatı isteme konusu üzerinde durulması gereken önemli bir mihenk taşıdır) her gecenin sabahı, her yokuşun bi inişi, her yediğim acı biberin bir çıkışı olduğunu öğrenme sürecim gerçekten mutsuzluk verici/harap edici/kahredici olmuştu.
ki yine aynı zamanda tanrının iyi niyetinden şüphe etmeye başladım. ya da bazı şeyleri değerli kılmak, daha güzelleştirmek için çok kötü bir yol çizmişti koca adam. acı yoksa kazanç yoktu, veya kazanırsak illa ki kaybedecektik. hiç bir lale devri, nedim ölmeden geçilmeyecekti. (ve failatu failun)
tüm bunları bilmek beni çok tek düze bir hayata itti. çok mutlu olmadım hiç bir zaman ama mutsuz da olmadım. yani mesela dayak yememek için taksiciyi "ebe neatlarim" apartmanına cagirmadim hiç. öyle bir dayak işlem hacmi yaratmadim.
ama işte olur ya bazen böyle işiniziyaparken/etrafi toparlarken/dersçalışırken/filmizlerken çabucak bitirip başka bir şey yapmak için delirirsiniz, içinizi yer bir his şeytan dürter. hah işte bu da tanrinin genlerimize kaktırdığı bir manyaklik. arada insan stabil durumunu bozuyor bu durumda. gülaydı sanırım o kadını anlıyor "bir gün bir çılgınlık edip seni sevdiğimi söylesem" lafının hakket çılgınca olduğunu düşünüyorsunuz (hele ki bakkala söylenmişse. adnan amcaya seni seviyorum demenin çılgınlıktan öte olduğunu düşünüyorum)
eğer yokuşu inmek/inmemek ama muhakkak ki inmek sizin elinizdeyse bunun zamanı önemli oluyor.. ne zaman üzmeli insan kendisini? kendisi mi inmeli yokuştan yoksa düşmeyi mi beklemeli?
dünyanın sonunun 4 ay sonra gelecegini bilsem, hep intihar edeceğimi düşünürdüm. 4 ay sonrasını beklemeden, ama insan sevince bu manyaklığı yapamıyor (hayır adnan amcayı sevmiyorum, gerçi oya aydoğan gibi seviyormuş yapip çokonat yiyebilirim. hoş o zaman da biri gelip "nereden geldi bu çokonatlar sana verdiğim parayla çokonat alamazdın ne yaptin!" diyip küçükemrah'a bağlayabilirdi)
şarkı green hornes ve holly golightly'den (holly kismini uydurmuş olabilirim) "there is an end" demişler ki ben de bu konseptte yazimi yazdim farkindaysaniz. böyle de bi mini çakalim...bu arada masada boş bardaklar 3.3 hoşunuza gitti mi? nasıl olmuş yeni dizayn?
Cuma, Eylül 11, 2009
Versiyon 3.2
İşte bu nedenle blogun şeklini şemalini değiştirmem gerekti. Ben şekli şemali beğeniyordum ama benim isteklerime karşılık veremedi, randıman alamadım. Fotoğrafları acaip büyük yapmam gerekiyordu mesela, ayrıca sanırım o şekil beni sevmiyordu, benden nefret ediyordu turuncu renkler! hem bi kere "featured content" zamazingosundan istedim. öyle yukarda değişsin dursun. gerçi karanlık bir şey oldu bu da çok da beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama elden ne gelir? hoş bu yeni sahibi olduğum bir şeyi beğenmeme dusturu annemden geçen bir şey. kadın aldığı şeyi eskitene kadar "kirmizisini mi alsaydim yoksa?" diye dolaniyor etrafta ki aynı naneye ben de sahibim (bu da evlatlık olmadığımı kanıtlıyor bence! neymiş efendim "biz seni çingenlerden aldık ondan tek cocuksun, tek cocuga paramiz yetti" yer miyim be?)
yorumlarda nasıl olduğu, nelerin eksik olduğu konusunda feedback verirseniz acaip sevinirim, gelişim gösterecek tabii ki gün be gün. bi kere rengi kullandıkça açılır gibi geliyor.. açılmalı
Pazartesi, Eylül 07, 2009
sör dedi ki "vodafon"
tugay'in oynadigi reklamda gercek bir türk oldugunu, ve bir türk'ün senelerce yurt disinda yasasa da degismeyecegini rahatlikla gorebilirsiniz.. arkadas gitmis, metrodan inmis, yolun üstünde posta kutusunun üzerine laptop koyan bir insani gormus.. normal bir avrupali "allah allah" der gecip gider degil mi? yok ama tugay türk ya "huuop bilader ne iş? ne bu?" demiş adam da "internet" demis..
tugay birakmamis sazani atlamis hemen "ee kablo yok wireless yok".. hoş burada dikkat etmeniz gerek "wireless in olmadigi yerden nasil internet" derken yüzünde bi gülücük var "kimi sikiosun bilader, anadolu cocugu yer mi yalanı!" duruşu. hani "bakma böyle durdugumuza az buz cakozluyoruz" tavri.
şimdi orada adam "sana ne bilader laptopumun kahyasi misin" dese tugay'in diyecek lafi yok ama adam ingiliz sörü oldugundan "vodafone" diyip kestirip atmaya calismis.. tugay da "vay vay vay vay adamlar neler yapio be arkadas, ne bu? celik mi bu posta kutusu.. adam bunu celikten yapmis ya inanmazsin.. kirmiziya boyamis bi de. bravo vallahi bravo!" diyip uzaklasmis..
takdir ediyorum merakli türk genlerimizi..
Pazar, Eylül 06, 2009
ayça_22 oturumu açtı
teşekkürler ayça ama kamera teklifini kabul etmiyorum. kib!
Cumartesi, Eylül 05, 2009
Haftanın Şarkısı #33
yaklasik 34 senedir internette bir şeyler yazmaya calisiyorum. kimi dönem hiç üşenmeden bir çok yazi yazabilirken, kimi dönem de insan yılıyor. bunun onlarca nedeni var aslinda. mesela izlenen filmler, okunan kitaplar, yaşanan şeyler insanda daha çok yazma isteği doğuruyor. tüm gün çalışırsan, yapman gereken işin dışında bir şey yapmazsan tıkanıyorsun. Ama benim durumum başka.. Ben mevsimlik işçi gibi bahar aylarında gaza gelip, sonbahar aylarında susan bi adamım. 34 senedir bu böyle. Ağustos- eylül aylarını her zaman boş geçtim.. Tamam yalan söyledim. en fazla 6 senedir internette yazıyorum..
Oldum olası sonbahardan nefret etmişimdir zaten ben. Kış dediğin yalnızlıktır çünkü. Pencerelerin kapanmasıdır (pencereler kapanınca evin içinde yalnız kalırsın, sokağın sesi gelmez artık, soba üzerinde kavrulamayacak kivamda bir çekirdek aile olunca sessizliği daha çok hissedersin), gecelerin erken gelmesidir, hava karardıktan sonra gelir baba işte eve, yere çıplak ayakla bastığın için babandan azar işitmektir, banyodan sonra üşümektir, çok ama çok üşümektir. En başında kış dediğin çorap giymektir yahu (hatta patik giymeye zorlanmaktır)
Kimse kusura bakmasın bana son bahar yağan yağmurlari, yaprakların düşmesini, keanu reeves'in "oh sweet november" diyip diyip charlize theron'a cakmasini, mandalin yemeyi hatirlatmiyor.
bir de ramazan var tabi. ramazan bizim eve her türlü tatliya gül suyu atilarak geliyor. güllaç yapiliyor, sütlaç'ın üstüne gül suyu atiliyor, gul sulu corba falan yapiliyor ki akliniz almaz.. bi de bu ispartalilar kendilerinden geçmiş durumdalar gül suyu markaları konusunda. "gülşah gülsuyu","gülizar","gülnihal" ve hatta "güliver gülsulari" gibi markalari var. geçen fox tv'nin tgrt'den kalan kasetlerini yayinladigi anlarda gördüm. arkadan konusan abinin ses tonu ile "bu ispartalilar güleç insanlar.. gül yapraklarini yumruk yaptiklari avuclarinin üzerine koyuyorlar, sonra diger ellerini o yumruklarinin üstüne vurup böyle böyle gülün yagini cikartiyorlar" gibi bir şey söyledi. öyle bir manyaklik anlayacaginiz..
tüm bu dram içinde benim de yazasim gelmiyor işte. her sene bana kış gelmiyor da sanki dünyama bir meteor carpmak üzere gibi geliyor. eh dünyama meteor carpacaksa bir şeyler yazmanın ne anlami var arkadas? sahile gidip meteor'un dalgalarini beklerim yıllardır konusmadigim babama sarilarak (güzel filmdi deep impact.. tea leoni'nin eniştesi falan türkse ve bunu okuyorsa kusura bakmasin. hastayiz kendisine falan ama evli kadin sonucta yengemizdir!)
velhasil nevrotik ortam içinde yapilacak en iyi şey kitaplara, filmlere vermek kendini.. kitaplardan "benden selam söyle anadolu'ya" su anda elimde. 19. yüzyil sonu ve 20. yüzyil başı egesinden, izmir'imden bahsediyor. rumların gözünden, bu toprağı seven insanların gözünden. sarı kışlayı, yalıları, fotika'nın kerhanesini, saat kulesini, punta'yi anlatiyor..
filmlerden ise "je vais bien, ne t'en fais pas" yani türkçesi "ben iyiyim, dalganiza bakin" şu soysuzlar çetesindeki film salonu sahibi arkadaş oynuyor. kanımca amelie, jeux d'enfants ikilisini tamamlayan bir film. gözlerinizi kocaman acip "ama yaaaa" diyerek izliyorsunuz.. bu haftanin sarkisi da bu filmin soundtrack'inden.. aaron diye bir arkadas filmdeki sari kiza söylüyor.. lili.. (keşke kitaplarin da soundtrack i olsa degil mi? bi cd de verseler. ilk chapter'i su sarkiyla, sonrasini su sarkiyla okuyun deseler)
Cuma, Ağustos 28, 2009
beynelminel izmir fuarı

izmir enternasyonel fuari ilk kez 1923 yilinda toplanan izmir iktisat kongresi ile kararlastiriliyor.. o zamanlarin beyleri, efendileri iktisat kongresini yaptiktan sonra "bu şehre bir de panayir yapalim ki gelisen türkiyenin sanayi ürünlerini sergileyelim" diyorlar.. fakat memleket o günlerde bir şey üretmedigi için ilk panayir 9 eylül 1927 yilinda karataş civarinda, simdinin meslek yüksek okulunun olduğu yerde yapiliyor. şehre bir kaç günlüğüne anadolulu esnaflar, ciftciler zanaatkarlar doluyor ve haliyle izmir halki bundan cok rahatsiz oluyor. bir sonraki yıl panayir aynı yerde yapiliyor. ama dedim ya halk bu anadolulu, egeli halktan rahatsiz oldugundan pek onemsenmiyor..
4 yil öteleniyor panayir. 1932 yilinda büyük başkan behçet uz panayiri şimdinin cumhuriyet meydaninin arkasindaki swiss otelin oldugu yere tasiyor. sergiye 302 si türk 155 i yabanci, 58 i türk ticaret ve sanayi odasi kuruluşuna kayitli 515 kuruluş katiliyor. o zamanlar fuar denmiyor tabi. fuar kelimesi cok yabanci bir kelime oldugundan panayir deniyor.
1 ocak 1936 da ise kültür park'in temeli atiliyor. aslinda kültür park adi üstünde bir kültürpark. behcet uz kültürpark'i acarken soyle talihsiz bir beyanat veriyor "izmir ve türkiye için bir kazanc olan izmir fuari ile ürünlerimizi tanitmak ve satmak istifadesinden baska havasi ilimli, güneşi ve meyvasi bol, tarihi ve eski eserlerler dolu izmir'i turist sehri olarak tanitacak ve bu yüzden de memlekete ayrica bir servet kaynagi olacaktir. büyük bir servet ve istikbal vaat eden boyle bir fuari eski dar ve büyümesi kabil olmayan bir yede birakmak dogru olmazdi onun icin 1 eylül 1936 beynelminel izmir fuari, kültürpark icinde hazirlaniyor"
talihsiz dedim cünkü, daha sonrasinda fuarin kültürpark'in üzerine cikmasiyla behcet uz, fuari devamli olarak kültürpark'tan ayirmaya calisacaktir..

50'li yillarda izmir'in modernleşme sürecinde fuar olduğu gibi kaliyor. yani göl gazinolari, manolya gazinosu ve çay bahçesi pek kendini göstermiyor. 50li yillar zaten cumhuriyetin değişim yillari. tek partiden demokrasiye geçerken ülkenin sallandigi gibi izmir'de sallaniyor haliyle. ve yavaş yavaş izmir fuari çevre illerden gelenler için bir festivale dönüşmeye başlıyor. fuar tam anlami ile rio karnavali, ispanyol boga festivalleri gibi bir şey oluyor. şehre köylüler iniyor, büyük binalari görüyorlar, ışıklar neonlar derken 60li yillar geliyor..
zeki müren göl gazinosunda sarkilar soylerken, barış manco izmirde baba bizi eversene filmini çekiyor. fuar 1 aya cikiyor ve tamamen bir festival havasina bürünüyor. ilk baslardaki sanayicinin kendini tanittigi yerli mali haftasi kivamindaki fuardan gelinen nokta cogu muhafazakar izmirliyi üzse de izmir enternasyonel fuarinin altin günleri 2 tane askeri darbe görüyor. sanatcilar izmirde kaldiklarinda, simdi nasil bodrumdan haber geciyorsa magazinciler, o zaman da izmirden haber geciyorlar
"ayhan isik, sarhos olan belgin doruk u efes otelindeki odasina bizzat kendi elleriyle cikardi"," tanju okan pakistan pavyonunu ziyaret etti: pakistanda içmek için meze yok" "vestel pavyonunda dünya kupasi görüntüleri renkli olarak yayinlaniyor. pele brezilyayi dünya sampiyonu yapiyor"

erkin koray kendisini ibrahim tatlises'in arkasina koyan göl gazinosu patronuna silahini cekip istifa etmesinden bir kac sene sonra gazinolarin yok olmasiyla birlikte fuar da yok olmaya basliyor. o neonlar sönüyor, zeki müren bodrum'a tasiniyor, kenan evren emel sayin'i makaminda konuk ediyor ama kimse fuari hatirlamiyor..
fuar eski sanayi fuari yapisina dönerken, lunaparki ile, eski günlerdeki gibi yapilmaya calisan fuar gazinolari ile sönüp gidiyor.. 2000lerin basina kadar böyle giderken birden ahmet piriştina diye bir başkan geliyor. izmir'i fuarlar şehrine cevirecegini söyleyen baskan, fuari yeniden yaratiyor neredeyse. halk konserleri, yazar bulusmalari derken birden fuar eski günlerine dönüş sinyalleri veriyor. cem karaca, erkin koray, mogollar, sebnem ferah gibi isimler fuarda kaskatli havuzda halk konserleri veriyor. insanlar neredeyse her gün bir ünlüyü gormek icin fuara gidiyorlar..
ama sonrasinda baskan vefat ediyor. fuar isporta ürünlerin satildigi, kilo ile defterlerin alindigi, havadar bir kemeraltindan baska bir şey olmuyor yine.. ve tarihini bilmeyenler, ne amacla nicin yapildigini bilmeyenler hakaret ediyorlar fuara.. "gültepeden, kadifekaleden hayvanlar geliyor, insanlari rahatsiz ediyorlar" diyorlar mesela, "ne amacla yapildigini bilmiyoruz her sene gidiyoruz ayni sey" diyorlar.. oysa zeki müren belki hala orada manolya gazinosunda "izmir yakamozu" adli kiyafetini giyip sarki söylüyor, ve metin oktayile ajda pekkan onu izlerken büyük bir aşk yaşıyorlar..
üsenmeden arsivden intirip getirdigin orhan cakiroglu'nun "izmir fuari'nda" adli kitabindan bir pasaj yazmak gerekirse:
“bu büyük ve haşmetli sergiyi görmek için yurdun içinden ve dışından gelen on binlerce insan güzel izmir’i doldurmuş bulunuyordu. bütün oteller hınca hınçtı.”
ikinci dünya savaşı’nın en kanlı çatışmalarının yaşandığı 1943 yılında, birbirine bombalar yağdıran ingiltere ve almanya’nın o yıl fuara katılan sekiz ülke arasında olduğunu biliyor muydunuz? 1950 yılında ‘marshall planı pavyonu’ açılıyor fuarda! aynı yıl fuar alanındaki açık hava tiyatrosu 10.960 lira hasılat yaparken, yavru fil mohini 40 bin lira hasılat topluyordu, tek başına! 1956 yılının fuarına ‘robot adam sabor’ vurur damgasını. robot adam tanıtım ilanlarında şöyle sunulur: “yürüyen, sigara içen, dans eden, çalgı çalan, aşık olan, her dilde konuşan harika makine adamı görünüz.” yuri gagarin, yıldızlar arasından olmasa da, sscb pavyonunun giriş kapısında, yükseğe asılan dev fotoğrafıyla selamlar fuara gelenleri, 1961 yılında…
rusya ve amerika’nın dünyaya yukardan, çok yukardan bakmak için yarıştığı o yıl, bizim fuara kattığımız yüksek bakış ankara’dan getirilen nazlı ve osman adlı iki zürafa olur! neil amstrong’un bir insanın ayak izini ilk kez ay’a armağan ettiği 1969'da ise, abd pavyonunu ziyaret edenler apollo 11'in resimleriyle karşılaşırlar! yarın fuarın son günü… ben, bu harika sergi kaçmaz, diyor ve son sözü “kültürpark”a kurulan fuarla ilgili 1954 yılında çıkan bir gazete haberine bırakıyorum: “kocasıyla izmir’e gelen ve fuarı gezmeye giden safinaz çakır isminde bir kadın, fuarda bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir. çocuğa mehmet kültür ismi verilmiştir.”

kabul şimdi televizyon var. insanlar ünlüleri görmek icin 1 sene boyunca beklemiyorlar. herşeyi tak diye internetten görebiliyor, tvden hop diye izleyebiliyorsunuz. ama ben olsam fuar için şunlari yapardim:
bi kere o sene yasanan onemli ne varsa onu fuarada getirmeye calisirdim. mesela galatasaray uefa kupasini mi aldi. direk fuara almaya calisirdim kupayi. bi 15 gün gelsin insanlar izlesinler canim. orhan pamuk'un nobeli mi? gidip goremeyenler var adami sonucta gelsin 15 gün konugumuz olsun. nuri bilge ceylan mesela, mesela sertap erener.. yahu kacimiz ömrümüzde olimpiyat madalyasi gördük ki? getirselerdi assalardi duvara, gidip bakmak istemez miydiniz?
mesela simdi 3g, görüntülü konuşma falan. cidden merak ediyor insan. kurarsin fuarda acaip bi ortam, herkes kesfeder 3g hikayesini.
böyle merak uyandiracak şeyler olmali. fuar 15 gün de olsa, artifact denilen, türkcesi sanirim "emanet" olan seylerle dolmali. cok mu zor 15 gün icin getirtmek bunlari? kocaman fuar alanimiz var, pavyonlar, havalandirmalari, güvenlikleri her şeyleri mevcut. 15 gün için ünlü bir ressam'in sergisi bile yapilabilir. insanlari fuara cekmek icin, onlari evlerinden cikartmak icin, evlerinde goremeyecekleri, yakin olamayacaklari seyleri ayaklarina getirmeli. 15 günlügüne miniaturk'un maketlerini söküp getirsen burada göstersen allaskina hangimiz gitmeyiz?
istanbullularin, ankaralilarin kaniksadigi öyle çok şey var ki aslinda izmirlilerin yabanci oldugu merakli oldugu. bunlar degerlendirilse fuar eski haline kavusur. atv haberi mesela izmirde sundursak. sahsen ben merak ediyorum öyle camli bölme taksim görüntüsü arkada falan. en basitinden..
Salı, Ağustos 25, 2009
elbow - grounds for divorce
Pazartesi, Ağustos 17, 2009
haftanı şarkısı #32
küçükten beri sanırım hayatta en korktuğum şey geride kalmak. insanların gitmelerinin beşinden bakakalmak. ve özlemek işte nihayetinde. hem de hastalıklı bir şekilde. mesela, pazar sabahları babamın aldığı boyozlari yerken, kahvalti masasinda bir yandan hürriyet'in pazar ekindeki oğuz aral'in huysuz ihtiyar yazılarını okurdum. her satırını atlamadan. gülerdim, hislenirdim, sasirirdim, garipserdim, özenirdim ama illa ki okurdum.. sonrasinda oğuz aral bir gün umarsizca ölü verdi.. şimdi inanin her pazar ama her pazar özlüyorum oğuz aralı. bir kere bile görmemişim, bir kere bile duymamışım, hatta ölene kadar türk mizahi için ne kadar önemli biri olduğunu bile bilmemişim ama özlüyorum işte.. hastalıklı bir şey bu biliyorum.
yani gitmek önemli degil bende sanirim. gittigimde özlemiyorum kimseleri (öldügümde de özlemiycem muhtemelen) ama geride kalmak beni harap ediyor.
şimdi kendim hakkında tüm bu bildiklerimin üzerine gidecek birisine sariliyorum. mutlu oluyorum, deliriyorum. ama işte gidecek. bile bile lades terimi buna denir sanirim. ama sanırım büyük adam olmak da bu. bir şeyler olacak diye tüm isteklerini ertelemedigin zaman büyüyorsun. yani düşünsenize 60 yaşında olsaniz bir şeyleri erteler misiniz? bir şeyler sona erecek diye vazgecer misiniz? hali hazirda bir çok derdiniz varken (pasta yiyemiyorken mesela 60 yaşında) birisini sirf gidecek diye sevmemeye calismak ahmaklik olur sanırım.
velhasil konuyla ilgili olarak devamli aklima orhan veli'nin ave maria'si geliyor: (eşlik etsin notredame de paris in "ave maria paien" ine.. orada aşık olmuştu rahip esmeraldaya, dua eden bir kadin oldugu icin ve öylesine güzel oldugu icin bu sarkiyi duydugunda.. )
neden içimize doldu vehim?
ah ümit, ümit yollar boyunca
düşünmez miydi akşam olunca
hacer'in kollarında ibrahim
ve gemisinde kleopatra?
neden yine kaynaştı havalar?
saadet mi getiriyor rüzgar
dolarak erguvan atlaslara?
elimize değen kimin eli?
kimdir bu muammalarla gelen?
o mu helezonlara yükselen,
saba ellerinin en güzeli?
sesler mi çözülüyor derinde,
nedir durup dinlediklerimiz,
şarkı mı söylüyor semiramis
babil'in asma bahçelerinde?
yine de mutluyum ben mina koyiim..
Pazartesi, Ağustos 10, 2009
lunapark
sanırım bu lunaparklar herkesin kendine ait bir tanesini acma hayali oldugu yerler.. en azindan hayatlarinin bir bölümünde bir kaç saatte olsa "ulan keşke sirf bana ait olsaydi buralar ha" dedigini düsünüyorum.. ki gerek simpsons da gerek southparkta bu konu irdelenmiştir..
ama benim hayalim bu degil arkadas.. benim hayalim tutucam bir astronotu elinden, goturucem buralara.. el mi yaman bey mi yaman gostericem.. "noldu lan? noldu? benzemez olm kamikaze uzay megine binmeye yavruuum" diyip elimi de boyle açıp, yatak pozisyona getirip x ekseninde cevirmek istiorum.. hayir astronot degiliz, kozmonot degiliz diye, jet pilotu degiliz diye bir afralar tafralar.. kizlar da hasta bu arkadaslara.. ulan ben hayatimda daha kral g yemişimdir senden, ne bu artizlik???
her neyse... tav oluorum.. lunaparklardan bahsetmek istiyorum biraz.. tespitse buyrun: bu lunaparklarin kücükleri büyükleri, köy yerinde bir garip calisanlari vardir.. kimsesiz lunaparklar kimi insanlari nevrotik bozukluklara sokabilir ki beni hiç ırgalamaz.. kimse olmasam da giderim gondoluma biner, kamikazemde tepinir, ufomda ters dönerim.. fakat bu oyuncakların, türkiye versiyonlarinda en azindan, bir dr elmit bravnlik var.. yani mesela, dönme dolaptaki koca dolabin donmesini saglayan parça, bildigin araba lastigidir.. böyle sagda solda, başka amaclarla kullanilan aygitlar, lunaparklarda eglence amaçlı kullanilir ki bence esas dramatik olan budur..
bununla birlikte kalabalik lunaparklarda, bindiginiz korku dolu aygitta, eğer karşılıklı veyahut yanyana oturulabilecek imkanlar varsa, yanınıza güzel kiz gelmesin diye dua edebilirsiniz en başta.. birazdan "allahim nolur bitsin bu hareket" duasina girmeden evvel direk "allahim güzel kiz oturmasin da rezil olmayayim" duasi ile ısınılır.. dünyanin en saçma sapan işlerinden tekidir kamikazenin tepesinde, sarisin kizin size donup "bagirma artik" demesi..
küçüktüm, şimdi olsa yapmam!
bir de mesela bu lunaparklara giden tüm cocuklar, tüm azuthlar gozlerinde parilti ile dolanirlar ortalikta.. fakat orada calisanlarin hiç oyle bir heyecani, hic oyle bir durusu yoktur ki bu korkunctur bence.. senin tüm egretiligin içerisinde lunapark calisaninin hayatinindan bezginligi dünyanin en uygunsuz (awkward belki?) hadiselerinden bir tanesidir.. ben isterim ki biletimi bir heyecanla yirtsin, sanki ilk kez makineyi calistiriyormus gibi calistirsin, müzigi ayarlasin bir dj gibi.. ama yok anasini satiim "bi daa bincen mi?" kivaminda bir "bana binmedigin sürece sorun yok." duruşu ki sevmiyorum..
türkiye'de tutar mi bilmem ama, eger bir gün cok param olursa, mesela loto falan cikarsa, kocaman bir arazi alip, saf bir egoizm ile "azuth dünyasi" gibi bir isimle amusement park yapicam arkadas.. bir kere türkiye'de roller coaster eksik.. onu yapmak gerek. dogru düzgün bir roller coaster a binmedim türkiye'de.. amerika'dakilere özeniyoruz buradan..
türk kültüründeki karakterler katilabilir mesela. tamamen yeni oyuncaklarla. aladdin'in halisi degil de mesela "tarkan'ın ahtapotu" olabilir..şu tarkan ve viking kanı filmindeki canavar.. ya da ne bileyim yahu, "vecihinin ucagi" , "hababam sınıfı trambleni" gibi türk filmlerinden cikma hadiseler.. devamli da orada calisan bir acik hava sinemasi olur, paso hababam sınıfı, bizim aile falan gösterilir.. böyle bir şey istiyorum..
az çok demeyin gonlunuzden ne koparsa verin gari siz de be.. valla süpper güzel olucak...
osuruk bocegi
batilinin shield bug dedigi yesil olusumlar bunlar.. ya da latincesi "Pentatomidae".. yani beş bölmeli manasinda.. hakket yukardan bakabilirseniz 5 tane bölme görüyorsunuz bu hayvanlarda.. ha 5 i bi bölme eder mi etmez orasi ayri.. bi kere bunlar ekin zararlisi.. ekinlerin icine girip onlarin sularini cekiyorlar içlerine.. bunla kalsa iyi, dogada pek sevilen bi tadlari olmadigindan, üredikce ürüyorlar. kimse yemiyor bunlari. "bu bocegi yiyecegime giderim zehir yerim" diyen serçe arkadaslarim bile var..
velhasil eger bir gün bortü böcekle konusma icat edilebilirse (ki görüntülü konusmayi siktir edip buna kanalize etseler dikkatlerini, sippadanak bulunur bu ama ben demeyeyim bir şey) bu hayvanlari önüme alip şunu demek istiyorum "arkadasim siz manyak misiniz? ben sizin evinize giriyor muyum? kafaniza falan carpiyor muyum?" diyecegim ilk iş.. ışığı görünce giriyorlar bunlar içeri.. artik nasil gozleri parliyor, nasil büyüleniyorlarsa "anansikim isik lan isik *pat* oha bu ne *pat* cam mi yapmis adam bunu komple *pat* oha cammis *pat*" seklinde bir ic sesi oldugunu dusunuyorum. yalan konusmayayim ben daha kokularini duymadim. merak da etmiyorum ama bir gün olsun yanimda osurmadilar. saygida kusur etmediler. ama işte gecenin bi körü kafama düsüyorlar, bilgisayar ekranina dadaniyorlar.. bas etmenin en iyi yolunu ben bir bardaga hapsetmek oldugunu kesfettim. ama masallah icer gibi hava tükettiklerinden sabaha ölüveriyorlar..
ben de ölülerini bir kurdana gecirip, pencereme asicam arkadas bundan sonra.. ürksün yeni gelecekler.. vahsi kabilelerin insanlardan sakinma yontemini aynen uygulayacagim bu boceklere "icerde ölümden baska bir şey yok, o ışık seni ölüme goturecek" diye yazardim eger dillerini bilsem.. ama işte 3g telefonumuz var parmak kadar bocekle konusamiyoruz..
Cumartesi, Ağustos 08, 2009
haftanın şarkısı #31
insanlar nedense düğün yapmak için dünyanin güneşe yaklaştığı günleri beklerler ya, benim çevremde de bir ton düğün oluyor bu aralar.. arkadaşlarimin çevresinde de.. sorun şu ki tüm arkadaşlarım bir şekilde zengin düğünlerine katılıyorlar. vay efendim gülşen çıkıyor sahneye, şarap sınırsız bir şekilde cennet bahçesinde akar gibi akıyor, izmir'in sayılı zenginlerinden hristiyan bir aile çocuğunu evlendiriyor, rahip ilahi okuyor, god father valsi ile ilk danslarını yapıyorlar..
böyle bir ihtişam bir delilik. misafirlerine ördek yedirmeyen, uzak diyarlardan gelen baharatlar ile marine edilmiş, alaçatı enginarını meze diye önlerine sunmayanlarin evlilikleri sağlık bakanlığı tarafından yasaklaniyor sanacağım eğer kendi çevremdeki evlilikleri görmesem..
benim çevremde evlenenler gayet "şehrazat düğün salonunda 10 ağustos 2009 günü sizi de aramizda görmek isteriz, malkaçoğlu ve pehlivan aileleri" tarzinda evleniyor.. kina gecesi de kapinin önünde yapiliyor. hop biyiklari olan bi adam basliyor sarkiya "toz pembe hayaller vardi pembesi gitti, yalniz cocuklari pistten çekelim lütfen lütfen tozu kaldı" diye tin tin caliyor.. paralar takiliyor, kinalar yakiliyor. ben gazoz geldiginde seviniyorum hala, zira gazoz her dügünde gelmiyor, cerez geliyor laylon posetlerin icinde "aman ormanciiiii caniiim ormancii" derken piyanist şantor ben annemin kulagina egilip "şekerli leblebiler bayat yeme onlari" diyorum..
velhasil böyle arkadaslar.. ezik hissediyorum kendimi arkadaslarimin yaninda. nasil bi mahallede yaşıyorsam artik. şu dinlediğiniz veya dinleyecegiz sarki benim düğünümde calacak ama. kapinin önünde yapacagim dügünümde hem de.. mısır'ın tarkanı büyük şarkıcı amr diab arapcasını söylerken ben gözlerinin içine bakacagim sevdigimin "her yerde seni görüyorum, her yer de seni" diyecegim
sonrasinda varsin "murat boz" çalsın..
Cuma, Ağustos 07, 2009
bahadir akkuzu
aylardan ağustos yedi.. bahadir akkuzuyu kaybetmişiz. yazacak o kadar çok şey var ki. ama yazdığı bir şarkıyı dinleyelim ben yazacaklarimi parmaklarima indirebilene kadar..
Perşembe, Ağustos 06, 2009
haftanın resmi: Le fils de l'homme
bu haftaki resmimiz yukarida goruldugu gibi "elma suratli adam" adindaki resim. orjinal adi "bey'in oğlu" gibi bir şey.. belçikaya gelmiş geçmiş en büyük ressamlardan birinin ürünü.. "rene magritte"
magritte bu resim hakkinda süper bi aciklama yapmis zamaninda demiş ki "hayatta her gördüğümüz şey aslinda bir şeyleri gizliyor. orada elma olmasaydi da adamın surati olsaydi mesela, yine adamın karakterinden bir şeyler gizlenmiş olmayacak mıydı? ben adamın yüzünü gizledim bir şekilde, yüzü baska seyi gizliyor, ama sonucta biz ne istersek görüyoruz.. işte bu da bir beyfendi sapkali mapkali.."
açık söyleyeyim "hastir ordan hahah".. şahsen ben bu resimdeki elmayi seviyorum. elma yerine başka bir şey olsa o kadar sevmezdim. bir de arkasinda böyle bir deniz edasi var. sanki gümüldürde imar plani ayarlamaya giden bir tapu kadastro memuruymuş da o sirada elma düşmüş yere, tam suratinin önündeyken bunu çekmişler gibi seviyorum bu resmi..
rene magritte bu resimden önce şöyle iki resim yapmis tanidik gelecek:
Cumartesi, Ağustos 01, 2009
otobanda tır felaketi ve acemi sürücü
dün saa 3 civarinda izmirde çevre yolunda yol alirken birden önüme bi tır kırıverdi. ben demir bükey'in bana emanuel pornolari arasinda yaptigim mühim işi birakip durabilsem, verdiği ileri sürüş taktiklerini daha dikkatli dinlesem, muhtemelen direksiyonu kırdığın anda frene basmaman gerektigini ögrenebilirdim ama olmadi olamadi.. hop araba sağa çekti, o an sola kırayim dedim, ama kontrolu kaybettim. o an aygıt artik kendisinin kontrolunun daha iyi olacagini düşünüp bariyerlere bindirdi beni.
üstüne bir de duran arabaya baska bir cabbar carpinca tam oldu hadise.. arabada da 2 yiğit bir de ali ihsan olunca pek panik yapmadim ben pek. yada bu onlarda gereksiz panik yapmayan bi insanim ben.. aslinda panik yapip direk aglamam falan gerekiordu sanırım bilmiyorum. öyle çok elimin ayagimin titredigini hatirlamiyorum şimdi. bi işte korktum özellikle ikinci çarpmadan sonra. ama cidden korktum orada.. olayin ciddiyetini anlayıverdim. zincir kaza nasıl oluyormuş idrak ettim.. sonrasinda zaten yigitlerden bir tanesinin abisinin tanidig gelip ortami sakinleştirdi etti.
ama dedigim gibi insan bin türlü şey kuruyor kafasinda. hop atladim ben de karaburun'a geldim. girdim direk denize. tatil dedigin yasanan boktan hayattan kurtulmanin bir şekli sonucta.. ama şu arabalara kendi kendini tamir etme teknolojisi yapilmali.. uçmalarına çalışmaktan ziyade direk buna önem verilmeli. nanobotlar mi yapilir ne yapilir bilmiyorum ama sabah kalkinca en azindan insan "ulan o kadar da kötü carpmamişim" demek istiyor. demeli..
babam da bana bişi oldu diye panikledi sanırım. beni geldi öptü gözleri doldu falan. bir daha arabayı alabilir miyim bilmiyorum ki hiç.. ama otobanda 40 km ile en sagdan gidecegim aşikar.. her 10 senede bir bi 10 kilometre daha hızlı giderim gidersem..
kara yollarinda sinyal verdikten 3 nano saniye sonra takip mesafesi diye birakilan bosluga dalan tirlara buradan selam olsun.. tırcı degil misiniz hepiniz orospu cocugusunuz derim hatta bilgisayar basindan.. yüzlerine diyemem ama sanirim..
Salı, Temmuz 28, 2009
Gordion Düğümü
işte bu fakru zaruri ortamda insanlar kendilerine "şöyle olursa dünyanın hükümdari olursun" diye bissuru zamazingo belirlemişler. işte mesela kristal kelle yapmışlar (ki ormanda 10 kaplan gücündeki fantomun alameti farikasıdır), kılıç dövmüşler "kılıcın sahibi acaip süper kraldır" demişler, ne bileyim efendim, mesela iskoclarin "scone taşı" dedikleri bir şey var. zamanında hz yakup yastık yapmis kendisine, kralice victorya da üstüne oturup taç giyince allah allah demişler, dünya hakimiyiz..
işte bu zamazingolarin içinde bir de gordion düğümü diye bir şey var. şimdiki ankara polatlida atilmiş kocaman bir dügüm. demişler ki "bu dügümü çözen arkadas dünyanin hükümdaridir".. köyün delisi dahi herkes denemiş.. olmamis tabi. dügüm hakketten süper..
hoş bu düğümü atan şerefsizin ismi olsa olsa "fikret korkmaz" adi altinda sivasli bir çiftçidir. müslümanliga henüz 1000 sene var iken yine de namazinda niyazinda olan korkmaz "essegini önce saglam kaziğa baglican sonra allaha dua edicen" düstürü ile essegini bir kaziga baglarken akli donmus ve bu dugumu olusturmustur.. garibim essek o kaziktan ömür billah ayrilamamistir..
iskender de gelmiş bi gün.. kimsin demişler buna, demiş ben büyük iskenderim.. önce dalga geçer olmuşlar "bunlar da bizim kücük iskenderler" demişler.. yakismamis tabi. köyün ortasinda kocaman dügümü gören iskender "nedir bu" demiş.. demişler böyle böyle "sikerim dügümünü" demiş iskender de, tek kilic darbesi ile kesilmiş dügüm, cözülmüş her şey.. köylüler şaşkina dönmüş tabi direk secde etmişler "zulkarneynmissin sen" demişler..
bazi arkeologlar cikip "cok iyi cikarilmis bir iştir cok iyi bir dügümdür" falan diyorlar bu dugum icin..
abi pardon nesi iyi yapilmis bir iş ?
hadi denizci olsa tamam diyecegim "bravo, süpper ben böyle düğüm görmedim afferim sana" diyecegim ama polatlida düğümün işi ne arkadas? düğüm atmak sana mi kalmis hayir attin madem çöz.. böyle bir rezalet böyle bir kaypaklik.. hani düğüm bir şeyi tutsa anlayacagim. ortada kocaman bir düğüm neymiş "çözen dünya hakimi olacak" pardon hangi argumana siginip bunu diyorsunuz siz? bir de orta anadolu insani şu tarz demiştir
"arkedeş iskender misin nesin na bu düğümü çözersen dünya hakimi oluvercen. yok çözemedim bilemedim dirsen hiç olmicen.. kablet"
olmaz.. olmamali..
ne yorum verirsen elinle, o gelir seninle!!
Pazartesi, Temmuz 27, 2009
haftanın şarkısı #30

öncelikle şunu söyleyeyim, günde 400 ile 500 kişi ziyaret ediyor bu blogu.. eğer ki google analytics benim kendimi iyi hissetmem için palavra atmiyorsa, bu samimi bir rakam.. bugun bizim eve 400-500 kişi girse bi garip olurum..
ama gel gelelim onca okunmaya onca etmeye ragmen yorum alamiyorum.. allaskina soyleyin nerede yanlis yapiyorum da yorum almiyorum ben? niye yorum yapmiorsunuz lan postlarima? eşek başı mıyım ben? yazık vallahi yazık. yeri geldi atatürk'ten bahsettim, sırf yorum yapasınız, "atatürkten bahsedilmedi" olmasın diye. ama yok.. yine yok..
her neyse. bu hafta yine hakkında tek bir söz söylemeyeceğiniz bir şarkımız var. bu sarkiyi su ozan güvenli melis birkan'lı avea reklamından dinledim yeniden.. reklamda çalan müzik için istihareye yattim. "allah ben bu şarkiyi biliyordum, filmini de izlemiştim hatta 70lerdeki bi fransiz filmindendi, rüyamda göster yarappimallahimamin" dedim. şimdi bazi ateist kardeslerimiz "hah ha olur mu öyle hic" diyeceklerdir. ben de onlara tokat gibi bir cevap verecegim: bu reklamin arkasindaki müzik anouk aimeenin oynadigi une homme et une femme yani "bir kadin ve bir erkek" filminin ana temasi..
filmde bir kadın var, bir de erkek var. erkek olan araba yarışçısı, kadın olan da bir meslek sahibi. ikisi de dul kalmış bunların genç yaşlarında ama çocukları var.. kreşe gidiyor çocuklar da, sonrasında bu şöför bu kızı kesiyor, vay efendim ne kadar erik gibisiniz, sizi küdürdetmek lazım falan filan..
en sonunda mutlu sonla bitiyor film. zira aralik ayinda bile üstü açık bir arabayla gezebilen fransiz erkegine simdiye kadar hangi kadinin dayandigi gorulmus ki..
mireille mathieu'nun yine "sarkinin bir yerinde burnumu düsürebilirim ama üstüne basmayalim" ses tonu ile soyledigi bir versiyonu da vardir reklamdaki müzigin.. ona da suradan meyledebilirsiniz:
yorum gelsin diye hepimizin hayatinda olan bir şeylerden bahsetmem lazım sanırım pucca ekolünde olduğu gibi. geçen gün market alışverişi yapayım dedim. zira evde zengin piçi yiyeceklerim bitmişti. bir çedar peynirim, bir barbekü sosu, jalepeno biberim falan eksilmişti. bunlar olmasa da çok kral yaşayabilen bir insan iken kendimi zengin piçi oktay gibi hissedemiyor, asla itir esen gibi kadinlara yanaşamayacagimi düşünüyorum. neyse efendim hop giyindim havai şortumu şıpıdı terliklerimi aktım tansaş'a.. gideyim dedim bi de bir ipne misali yanlız gecelerimi fransiz filmi izleyip şarap içerek tüketeyim. aldım bir tane kirmizi şarap (gezi modunda yazayım bordeaux şarabi: 21.6) diğer zamazingoları da alınca vakit kaybetmeden kasaya gittim. kasadaki hanım kızımız pat pat geçirmeye başladı, cedar peynirlerini, danone yogurtlarini, 2 saat sonra fransiz bisiklet turunun bir etabinda yolun kenarindan "allez, allez mina kodumlarim allez" diye bagiracak ortalama bir fransiz ailesinin carrefour alisverisi gibi alisveris yaptigimi farkederken, sarabi gecirdi bizim kiz.. basladi mi bu aglamaya.. nasil agliyor ama..
hemen "kuzum noldu" diye sordum.. eski sevgilisi ile en son bu saraptan ictiklerini oglanin sonra askere gittigini ve ondan ayrildigini "bensiz daha mutlu olursun.. cenk ile evlenmelisin. eger beni beklersen bugun degil, yarin degil ama bir gün mutlaka mutsuz olacaksin.. edremit mi? edremit bir gün bizim olacak!" dedi"
yalan söyledim.. "aha bu aglatti kizi" olmasin diye kaçtım hemen.. neme lazim. şahit falan yazarlar..
Perşembe, Temmuz 23, 2009
20 bin kişiyi kafalayıp piramit yaptırmak
dev proje, discovery'e cikacak mega yapilar ayarinda bir şey bu..
şimdi olay şöyle.. biz türk erkekleri, türkiyedeki kızların yataga girme oranlarinin düşüklüğünden dolayi 20li yaşlarımızın ortalarında laf ebeliginde kendimizi aşıyoruz. o an istedigimiz yegane şey yataga atmak oldugundan, tava getirdigimiz kiza ancak "hadi seviselim" komutu verebiliyoruz..
oysa meslek içi egitim ile kendimizi gelistirebilirsek, yarinlara miras olacak, cocuklarimizin, "atalarimiz ne cileler cekmis" diyebilecekleri bir miras birakabiliriz..
efendiler!! kizi yataga atmak yerine kizlara "afyonda piramit yapalim" desek? "işte onca emek, onca yatirim sonrasinda ülkeme hizmet ediyorum" demiş olmaz miyiz? turizm hamlesi degil midir bu?
hadi sevgililik muhabbetini geçtim, bu ülke "albay'ın karısına bu telefondan tacizde bulunulmus, cabuk gidin 500 kontur alin" diyen insanlara kilo kilo kontur alan insanlarla dolu.. ne var kontur yerine taş taşıtsak?
hem afyon dedigin sehir tas ocaklarina yakin, ayni zamanda turizm'e ac bi şehir.. hadi tas ocaklarini, mermer ocaklarini gectim sehrin ortasinda kocaman kaya var yahu. onu kes piramit yap.. hemen oradan cikarttiririz taşı "sevgilim, bebegim benim için şu taşı tepeye taşır mısın, ayrica allaskina kac insan var ki aynı filmlerden hoslansin ya??" demek zor mu?
sevapları bana gönder (sms ile)
keşke sevaplarimiz cep telefonumuza gelse.. kesinlikle dalga geçme amacı gütmüyorum ama, dinin modernleşmesi sürecinde gerçekleşse çok kral olacak bir uygulama bu. bir sevap yaptigimizda tak gelsin cep telefonumuza mesaj "şu kadar sevap kazandınız, iyi günlerde harcayin" şeklinde..
hoş sevap denilen hadisenin neyle ölçülebileceği konusunda bir bilgim ok. tane tane degil onu biliyoruz en azindan. zira "büyük sevap" diye bir konsept var. ki mahalleden arkadaslarimla en son muhabbetimde büyük sevaplara örnek olarak "keraneden kadin bulup evlenirsen büyük sevapmis abi" sunuldu önüme.. küçük sevap konusunda bi bilgim yok ama. yoldaki taşı kenara çekmenin küçük sevaplardan sayilabilecegini düşünüyorum ama ben..
metreküp civarinda bir ölçüsü varsa sevaplarin aklima direk autobot'larin enerji kutulari gelir.. böyle seffaf kare kare seyler gelir gözüme. megatron calar diye korkarim..
velhasil bence yapilsa cok sahane olur. mobese kameralari var bissuru adimimizi cekiyorlar, oturtursun her ilin müftüsünü başına, tak tak yazar oradan sevaplari gönderir mesajla. biz de ne yaptigimizi biliriz. trafik cezasi yazmasini biliyorlar ama oradan görüp görüp.
böyle bir uygulamanin toplumun daha iyiye gitmesi yönünde canavar bi etki yaratacagina inaniyorum ben.. o kazanilan sevaplar ile de kendi ceyreklik, yarim senelik bilançolarimizi cikartabilir ona göre kendimize çeki düzen veririz. hem "parayla,iman in kimde oldugu belli olmaz" sözünü de "iman belli, para kimde?" şeklinde değiştirebiliriz. isteyen sevap puanlarini facebookuna yazar, isteyen gizler gizlilik ayarlarindan "sevap puanlarimi gösterme"der.. ama mesela ben kredi versem, evimi kiralasam sevabi daha yüksek insana veririm..

şu hayatta anlamlandiramadigim onlarca şey olsa da (mesela neden hayatlarında göremeyeceği, iletişim kuramayacağı hayvanlarin belgesellerini insanlar "ya böyle aslan geliyor böyle yiyor abi sonra.. inanmazsin yani birden" şeklinde izlerler? ) en merak ettiğim şey sanırım neden "yeni televizyon modellerinin reklamlarinda, pastel renkler, acaip güzel görüntüler" gösterilir..
yeni samsung televizyon o kadar güzeldir ki, bir su damlasının suya düşmesini, bir yapragin muhtesem renklerini, behlülün dudaklarini falan mükemmel gösterir.. ulen tamam. gösteriyor da sen o görüntüleri benim dandik televizyonumda izledigimin farkinda misin? cok güzel renkler koymussun ekrana da benim televizyonumun çalışma prensibi "sariyla maviyi karistirinca noluodu? gecen ne renk yapmistim?" kivaminda düşüne düşüne.. bazen maç izlediğimizde mavi bir sahada oynuyor futbolcular maçlarını mesela. sen nie benim kiytirik televizyonumda kendi televizyonunun mükemmel renkler gösterecegini söylüyorsun ki? görmüyoruz işte mina koyiim hasta misiniz?
Çarşamba, Temmuz 22, 2009
türküm?

mustafa kemal'i biraz beyin hücresi taşıyan insan sevmelidir. bunu bi kere kabul edelim. ama kendisini seven bizlerin yüzde 80'inin atatürk hakkindaki yegane fikri "atam atam sen kalk ben yatam" kivamindadir.. bu tarz atatürkperver insanlarin, atatürk seviciligi tamamen aileden kaynaklidir.. babalari atatürkcü degil de nurcu olsaydi ayni seyi muhtemelen "forza feto" seklinde yapacaklardi. atatürk hakkinda zerre nesnel fikri olmayip, bir tartismada (mesela batida en cok tartisilan, mustafa kemal diktator muydu) mevzusunda bu yüzde 80'in verecegi yegane cevap "mavi gozlerine kurban oldugum, kendisini cok ozledigim, taptigim adamdir" olacaktir..
oysa ki bu mükemmel adamin kisisel hayatini bir kenara birakin, dünya devletlerine körü körüne söz gecirebilmesi bile muhtesemdir. su an yasasa ayni seyleri yapabilir miydi bilmiyorum ama su an yasayan hic bir ulustan hic bir lider kendisi gibi pat diye kabotaj yasasi gibi yasalar cikartamaz, yabancilarin elinde olan demir yollari gibi şeyleri pat diye devletleştiremez.. gandhi dediginiz adam bile atatürk'un yaptiklarinin 10'da birini yapamamistir.
kanimca yaptigi en büyük hata, ziya gökalp'in gazina gelip türkcülük ekolunu savunmuş olmasidir. oysa ki kendisi de tüm hayati boyunca bunun gercek olduguna inanmak istemis, günes dil teorisi gibi sacmaliklari kurcalamis, "orta asyadan buraya gelen türkleriz" savini icine sindiremese de reddetmek için cok gec kalmistir.. ülkenin ismini "türkiye" koyduktan sonra ne yapabilirsin ki zaten.. oysa ki kendisi de bilir ki bu ülkede türklerden cok hitit, frigyali, troyali, iyon, pers, slav, bosnak, laz vardir.. ki o zamanlar dna testi gibi bir şey olsa, kendisinin de inandigi gibi (ve trikopis'e "simdi hektor'un ocunu aldik" dedigi gibi) aslen türkden ziyade anadolulu oldugumuzu ispat ederlerdi.. o zaman elin cinindeki uygurlari kendimize yakin gormek yerine, bizim ülkemizden kacip kendilerine bir uygarlik kurar troyali kardeslerimiz italyanlari kendimize daha yakin bulurduk.. inanin o zaman tarih bambaska sekillenirdi..
ki kendisinin gaziyla kurulan, "ülen türkiye dedik ama tam emin degilim bunun altini teorik olarak dolduralim" demesiyle acilan türk tarih kurumu'nun "orta asyadan gelip bir kisrak basi gibi akdenize uzanan anadoluya dolusmusuz" teorisi sadece türkiyede bilim cevreleri tarafindan desteklenmektedir 21. yüzyilda.. genel anlayis, tüm hint avrupa uluslarinin kafkaslardan üredigi (ki filmlerde gorursunuz, beyaz irka kafkasyali derler) bir grup türkün orta asyanin dandik ortamina dayanamayarak avrupaya kuzeyden gelip manyaklik yapip romayi yikmaya kalktigidir.. yani kendisinin de bildigi ama soylemedigi gibi biz genel olarak zaten buradaydik hep.. bir kisim gitti ve geri geldi.. ama asla "malazgirt savasi ile anadolunun kapilari türklere" acilmadi. lider bir iki türk vardi, geldiler anadolu halkinin icinde asimile oldular, ve 600 sene türklügün adi bile anilmadi bu topraklarda.
osmanli her zaman kendini troya'nın varisi gördü. ki bu nedenledir ki osmanli hic bir zaman roma'nin üstüne yürümedi.. rodos gibi alinmasi imkansiz bir adaya bile saldirirken, kardesi olarak gordugu romaya dokunmadi hic bir zaman..
türklerin dna haritasi hakkinda: http://www.radikal.com.tr/...eid=938010&categoryid=77
turk tarih tezi hakkinda : copeaux, etienne, türk tarih tezinden türk-islam sentezine, istanbul, tarih vakfı yayınları, 2000, isbn 97533307.
http://tr.wikipedia.org/wiki/t%c3%bcrk_tarih_tezi (bakiniz burada hadisenin ingilizcesi bile yok)
ayrica (bkz: kurgan hipotezi)
Pazar, Temmuz 19, 2009
neden avrupalilar amerikayi buldu da amerikalilar burayi bulmadi
neden amerikalilar gelip avrupalilari kolonize etmediler de avrupalilar gidip amerikalilari, afrikalilari kolonize ettiler sorusunun cevabi jared diamond tüfek mikrop celik kitabinda mevcuttur..
arkadas nedenleri 3 e ayirmis da tak kitabin ismini koymus.. yazik.. sahsen ben boyle bir kitap yazsam ismin kralini koyarim.. her neyse konu o degil..
goruldugu gibi 3 hadise var..
tüfek yani teknolojinin gelismesi, avrupadaki verimli topraklardan, besin degeri yüksek gidalardan, inek gibi tarimda kullanilip, protein bakimindan güclü yaratiklardan geciyor.. ne inek, ne bugday diger kitalarda bulunan bişey degil zira.. inek özellikle tarimda cok kilit bir noktada.. yani nedir? yesil ot yiyip beyaz süt veren inek sayesinde bir kisim öne gecmis sayilioruz (avrupali saydim kendimi.. aslinda orta dogudur ya bunlarin cikis noktasi.. )
ikinci hadise mikrop.. eski kita disinda avrupalilari zorlayacak yegane sey sitma iken, ve onla da bir sekilde bas edebiliyorken, güney amerikali dostlarimiz yemis kizamigi, yemis su cicegini.. felekleri donmus, uygarliklari yikilmis.. "altin da mühim ama, saglik gibisi yok" demişler. onlarca altın mask, bilmem ne yalan olmuş..
ücüncü hadise celik ise, yine avrupada mevcut bişi.. kömür madenleri sayesinde cosmus da cosmus avrupali.. vermis kilici, vermis zirhi.. yapmis gemileri.. baglamis tahtalari..
neyse esas benim garibime giden nokta bu kolonizasyon süreci tamamen deneme yanilma uslubu ile oluor.. kimsenin bi bok bildigi yok bu hususta.. mesela yeni insanlarla karsilasior ispanyollar.. ama kisa boylu, saclar bir ridvan dilmen saci.. yakaliyorlar bir tanesini romaya goturuorlar.. papa'nin onune koyuorlar "hasmetmaab soyleyin bize.. eer bu yaratik insan degilse öldürelim, yok insansa hristiyan yapalim" papa da bazi insanlik testleri yapior arkadasa.. testler sirasinda ölüyor tabi bu güney amerikali dostumuz.. ölünce "vaaay insanmis" deseler de avrupada ölen ilk amerikali olarak tarihe geciyor..
hülasa colonizasyon cagi garip bir cag.. insallah ömür yeter de baska dünyalari kolonize cagina yetisiriz.. aha buraya yaziorum o gün gelsin tüm mikroplari alip akicam yabanci gezegenlere..
aya yolculugun 40. yıl dönümü
rahmetli başkan kenedi: bööyle bu taraflara demi?
uzay müdürü: aynen. gel bak burdan bak tam parmagimin gösterdigi yere
kenedi: vay vay vay vay. kocaman mekik yahu bravo valla.. saçtan mı yapmışlar bunu kompile.. hay anasını beee...
nur içinde yatsin. kendisi göremedi aya çıkıldığını ama nixon gördü. yaşa varol nixon. nixon'ı sevmeyenler utansin zaten..
ay hakkında daha geniş bi yazım var burada.. eskilerden..
Cumartesi, Temmuz 18, 2009
haftanın şarkısı #29
küçükken başıma ciddi bi sorun gelse annem devamli olarak "şükret haline şükret bak ne kötüler var" derdi. hem de böyle ciddi sorunlar olurdu, ne bileyim süt dişlerimi atip tüm hayatim boyunca bana yarenlik edecek dişleri alirken neredeyse 1 sene boyunca agzim kanla dolanmış, 7 yaşında aşık oldugum kızın suratina kan hapşurmuş onu hayattan tiksindirmiş olsam dahi annemin "şükret oğlum ya çift kafalı olsaydın? ya bi vucudu paylasmak zorunda kalsaydin? bak ingilterede varmış!" gibi çıkarımları olurdu. o zamanlar da salak oldugumdan "hakket ya, ya iki kafali olsaydim? allah korumuş valla" derdim.. ulan milyarda 1 olan bir olayi niye ben örnek alip şükrediyorum demezdim hiç.
küçük bi çocuksun neticede, illa ki bir ara dünyanin en muhtesem seyinin sende olmasini istiyorsun. şu cocukların ben pokemonum diyip atlamalari da bu yüzden bence. cünkü o yasta sen dünyanin en zekisisin, dünyanin en hizli koşan adami, dünyanin en uzagi goren veleti ve ayrıca ucabilen gerzegisin. ama işte ben koca bir hiçtim. her zaman benden daha süper insanlar vardi. hastalikta bile. benim dizim şişse, ayagini timsah a kaptiran bi adam olmadigim için şükretmem öğütlenmişti çünkü (bu konuda ciddiyim)
ama bu şükür olayi çok ters tepti. dramatik bir insan olmak istedim büyüyünce. herkes baksın bana "vah vah şükür ki azuth gibi degiliz" desin istedim. hayatimda sorunsuz olabilecek her seyden kacip bela olabilecek seylere dadandim. yanımdaki kızı sevemedim de, 6 ay sonra amerikaya gidip 4 sene kalacak kizi sevdim falan.
hoş anneme bunu söylesem annem bana gelip "çakal yakaladı mı hiç road runneri? bip bip de bip bip.. şükret haline şükret yedigin önünde yemedigin arkanda sonucta" der.. ben de hakket şükrederim..
bu garip kişisel bilgiler eşliğinde haftanın şarkısına geçelim. mad men etkisinden kurtulamayan biri olarak "mine" diye de bir arkadaştan gazı alıp daha dogrusu onun isteği doğrultusunda şahane bir şarkı dinletmek istiyorum bu hafta.. "irving berlin" diye bir insan soylemis zamanında (nur içinde yatsın yatıyorsa).. sensiz kaldigimda, bir fotografa dertlerimi anlatmak yetecek mi? sensiz kaldigimda, sadece rüyalarınla neler yapacagim.. (şükretse oysa.. yani sevdiğini iranda rejim karşıtı gösterilerde kaybedenler de var sonuçta)
Pazar, Temmuz 12, 2009
Mad Men
mad men dizisi 1960ların ne yapacağını bilmeyen "allahim 15 sene oldu savaş yok" diyen, korkan, garipseyen, utanmayan, özenmeyen amerikasında geçen bir dizidir.. 2000li yıllardaki kablolu dizileri ve bağımsız filmler gibi hiç bir karaktere sempati ile yaklaşamassınız, çünkü bu dizideki her karakter ne iyidir ne de kötüdür. yılmaz güney'in filmleri gibi açıkcası. dahası gerçek hayat gibi.. hoş gerçek hayatta esra ceyhan gibi insanlar var. onları çıkartırsanız işte alın size 60ların amerikası.. insan oglunun 50 senelik süreçte, onca atılıma, yaşanan acilara ragmen insan oglunun esra ceyhan samimiyetsizliği üretmesi şaşırtılacak bir şey. politik doğruculuğun safağında bize sunulan aleni samimiyetsizlik. kanımca 60ların toplumundan farkli degiliz düsünce olarak. hala irkciyiz, hala ayrimciyiz, hala korkagiz ama işte politik dogrucuyuz bu da acaip samimiyetsiz..
dizi los angeles'ta cekildiginden midir nedir, insanları çok new yorklu havasında değildirler. en basitinden bu diziyle birlikte seinfeld'i izlerseniz kimin new yorklu kimin olmadığını anlayabilirsiniz. ama bu durum diziye bir "taşradan geldim, büyük şehirde uyum sağlayamadim" havası katıyor ki bugun izmirli, ankaralı veletlerin istanbula gittiklerinde orada çalışmaya başladıklarında yaşadıklarında farklı olan tek şey zamandır.
ilk sezonda sanırım paraları yetmediğinden ancak dükkan içi çekimleri görsek de ikinci sezonda yavaş yavaş karakterler dışarı çıkmış, 60ların sisli, sigara dumanli, pis ortamını göstermeye başlamışlardır. bölümlerin genelinde insan ilişkileri konu edilse de arka planda devamli olarak sigara, alkol, seks, zina, homofobi, ırkçılık, yahudi karşıtlığı, teknolojik bağnazlık, komunist korkusu bulunmaktadir. kanımca hayatlari nihayetinde bok gibidir bu insanlarin ve mutsuzdurlar. o ikinci dünya savaşı sonrasinda gelen patlama insanları mutlu etmemiştir devamli başka şeyler aramaktadirlar. zaten biryantin olmasa dünyanin en çirkin insani olabilecek don draper bir keresinde şöyle demiştir sterling cooper adındaki çalıştığı ajans hakkinda "burası üçüncü reich'den bile fazla kaybetmiş sanatçı ve entelektüel barındırıyor"
tüm bunların yanında kadınlar acaip hor görülmekte, ulu orta saygin insanlarin tacizlerine ugramaktadirlar. özellikle bekar kadınların hiç bir şansı yok bu dizide.. sekreterlere pandik atmayanlara iş verilmiyor gibi resmen. kötüsü kadınlar bunu kabullenmiş durumda. pandik atildiginda "ah şakacı mister kempıl" yapip geciyorlar. jane fonda gibi feminist aktivistlerin neyle mücadele ettigini idrak edebiliyorsunuz. hoş deği tabi bu seksüel aşağılanma. hepimizin anası bacısı var sonuçta..
velhasıl ağır ilerlese de, cogu insanin ilgisini çekmeyeceginden emin olsam da, "vay anasına" dedirten sahneler baya az olsa da mad men güzel bir dizidir. insanı 60ların ortamına sokar bir şarkıyla, bir replikle, bir duruşla. süleyman demirel yaşar bir yerde, ve frank sinatra güler yukarlardan..
mad men'in karakterleri 2 senede şekillenmiş, hepsi apayri insanlar olmuslardir. en sekreterinden en zengin piçine kadar kendi hayalleri, dramlari, ipnelikleri olan insanlar.
donald draperin sikko bi gecmisi olsa da sahsen ben bu gecmisin nasil elde edildigini hala anlamiyorum. spoiler vermek istemem ama izlerseniz allaşkına bana anlatın, kimliklerde foto yokmuymuş o zaman? tamam kendini geliştirdin be adam da kimse sana üniversite bitirdiğine dair bir muhabbet acmadi mi "haha calculus e kim girdi sizin?" denyolugu yapilmadi mi ? "yale demek, benim şükran diye bi arkadasim var kesin taniyorsundur" demedi mi? anlayamiyor cidden..
don draper'in nevrotik karısı betty: dizideki en güzel ikinci kadın olduğunu söyleyebilecegim bu fransiz filmlerinde kocasindan memnun olmayan ama yine de kocasi ile devam etmeye calisan nevrotik kadinlara benzeyen kadın sarışın ve ilik gibidir.. donald'ın kankasi olsam "yenge de erik gibiymiş abi be kütürdetiyorsundur sen onu" geyiğine girerim açıkcası. ilk sezonlarında tüm gün evde oturup temizlik yapan cocuklarina ilgi gösteren, komsunun kücük oglunun aklini alan, ikinci sezonda nedense türkiye jokey klubune yazilip halis karataş (bkz: bold pilot) ile aşık atan bir kadın. kocası binbir halt yerken bu garibim psikiatr memişlerine bakti diye kızar, satıcıyı eve aldım diye binbir tribe girer, çamaşır makinesi ile cinsel yakınlaşma yaşar.. velhasil nevrotik bir kadındır dedigim gibi.. işte allah güzellikten vermiş başka yerlerden almış..
donald draper'ın salak evlatlari bobby ve sally: sally biraz daha akilli olsa da bobby apayridir. haftada 1960'in parasiyla 500 dolar civarinda bir para kazanan donald draper'in beş yaşındaki çocuğudur bobby.. kanımca bobby ile tanıştığım için, dizi yapimcilarina ne kadar teşekkür etsem az. zira artik "aman benim salak cocugum olacak" "o kadar calistim cabaladim paralarimi kimler yiyecek" şeklinde korkmam gereksiz zira hiç bir çocuk bobby'den salak olamaz..
ocakta pişen gözlemelere dil atmak mı ararsın, yemekte oyuncak robotla oynayıp ortalığın amına mı korsun, piknikte tuvalete gidicem derken pipini mi düşürürsün, don draper'ın çıtır sarışın karısının üzerinde tepindigi bazayi mi kirarsin hepsi bu salakta..
ama ben söyleyeyim. şimdi bu 5 yaşında. yıl 1962.. vietnam savaşında kendini öldürtemez ama gider bu new york'un punk ortamlarına takılır sonra da eşcinsel olur, aids kapar ve 1986 gibi ölür. na buraya yaziyorum..
kezban peggy olson: dizinin bir diger salagi da bu kadındır.. aslında o kadar salak olmasa da kendisinin 9 ay boyunca bazı şeylerden bir haber olarak dombileştiğini farkettigimde ben ayaga kalkip alkışladım kendisini. bravo dedim 9 ay anlamadin şimdi anlarsın.. zengin piçi pete cambpell ile takilir. daha ilk sahnesinde gidip don draper'a yavşamış don da "peggycim siksem kralını sikerim" tavri ile peggy'i dışlamıştır.
fakat işte allah yuru ya kulum diyor. bir lafi ile metin yazarligina adim atmiş, başarılı çalışması ve papaz ile yakınlaşması neticesinde (allahın yürü ya kulum demesini daha net duyuyor bu sayede) daha da yükselmiştir.. iyi bir kadındır aslında ama oyunu kurallarına göre oynamaya calismaktadir devamli. karakterinde yoktur cirkeflik ama o turuncu kafali aşifte gazi verdikçe "ara hakkını kızım" dedikçe davaroda kemal sunal'a gaz veren sosyalist işçi gibi, bu da cirkefleşir.
zengin piçi pete campbell: bu babasinin hatrina işi alan zengin piçi, babasinin başına bir iş gelince ne yapacagini şaşırmış cin olmadan adam carpmaya kalkmiş, peggy'i bafillemiş, ama nihayetinde işi yapmayı ögrenip sabretmesi gerektigini idrak etmistir. serinin başında acaip sinir bozucu bir karakter olsa da yillar geçtikte akillanip burnu sürtülünce sempatikleşmeye bile başlamıştır.. bir de mokor hastasi karısı olmasa "cocuk cocuk" diye tutturmasa daha mutlu bir eleman olacak ama işte eş dedigin cok önemli. vezir de ediyor rezil de nihayetinde. bak donald draper'in karısına ya da gay italyan'ın karısına.. paşa paşa oturuyorlar. hatta donald'ın ki otomatik pilota almis 3 senede bir doguruyor. hiç oyle "vay efendim cocugumuz yok" tribine girmiyor.. yazik üzülüyorum bazen bu şimdinin ezigi gecmisin zengin piçine..
uçkur düşmanı patron yarısı roger sterling: bu adamı yaptığı cinsel tacizler yüzünden hapse atsan hakime "hakimim sen eve meyve alsan, ilk tadan olmak istemez misin?" der bi de üste cikar. adam bu ugurda kalp krizi geçirmiş, türlü badireler atlatmıştır ama yine de doymamıştır. en sonunda dizinin 3. güzel kadını olan sekreter ile takilmiş icabinda ona bir de yüzük takmistir.. böyle de garip bi adamdir.
bunlar disinda gay meyilli italyan ressam ve hisli karısı, betty'e yazilan onun sacini alip koklayip duran, icabinda peggy'nin dert ortagi olan komsu oglu greg, alkol alinca civitan ve gördüğü ilk gözlüklüye vermekte hic bir sorun gormeyen dizinin en güzel kadını pete'in sekreteri, japon kültürüne hayran bir manyagi oynayan patron yarisi cooperi, herşeyi bilen ama hor görülen arap asansor gorevlisi, oraya buraya dergilere yazi gönderen ama otsbir çekmekten öte bir işini goremeyecegimiz muhasebecisi, başarısız reklamcı, bir köpegi sokaga birakacak kadar gaddar, karısı tarafından bile terk edilen duck'i, fermuari ile mozart calip sonra da altina işeyen peggy destekcisi metin yazari, dizinin en güzel 4. kadını olan yahudi patroniçe menkeni (ama evlisin don.. amaan neyse cük degil mi bu dercesine de sevisti ya adamla) ile ve burada ismini sayamadigim ama diziye binbir neşe katan insanlarıyla, karakterleri sahane bir dizidir mad men.
