1957 yilinda dogru benimkisi.. yarim asirlik bir baba yani.. kahramanlar diye bir semti vardir izmirin ki ismi kendinden kerametli, orada doğuyor benim babam.. o zamanlar daha izmir 100 bin kişi var yok. kahramanlar da fuarin hemen yani. aile evinde kaliyorlar. 4 aile birlikte. 2 dayi bir teyze.. sonra yikiliyor o ev.. alsancak stadinin arkasindan bir yerlerden ev buluyorlar.. limandan esen imbat alsancak stadından aşıp gelirken mahalleye, 6 yasinda izmirde tek tük kalan bir rum aile istiyor kendisini. "sizin 4 cocugunuz var çetin i bize verin biz büyütelim" diyorlar. rum aile zengin, rum aile izmirin sayili ailelerinden.. vermiyor sonralari "hoca hüseyin" denecek dedem ikinci oglunu.. dede garip insan.. mücessem diye basliyor cocuklara bir kizla.. sonrasinda metin.. kafiye olsun diyor 2 sene sonra, cetin koyuyor ücüncü cocugun ismini.. bi iki sene daha geciyor, attila koyuyor son cocugun ismini..
Pazar, Haziran 17, 2012
babam
1957 yilinda dogru benimkisi.. yarim asirlik bir baba yani.. kahramanlar diye bir semti vardir izmirin ki ismi kendinden kerametli, orada doğuyor benim babam.. o zamanlar daha izmir 100 bin kişi var yok. kahramanlar da fuarin hemen yani. aile evinde kaliyorlar. 4 aile birlikte. 2 dayi bir teyze.. sonra yikiliyor o ev.. alsancak stadinin arkasindan bir yerlerden ev buluyorlar.. limandan esen imbat alsancak stadından aşıp gelirken mahalleye, 6 yasinda izmirde tek tük kalan bir rum aile istiyor kendisini. "sizin 4 cocugunuz var çetin i bize verin biz büyütelim" diyorlar. rum aile zengin, rum aile izmirin sayili ailelerinden.. vermiyor sonralari "hoca hüseyin" denecek dedem ikinci oglunu.. dede garip insan.. mücessem diye basliyor cocuklara bir kizla.. sonrasinda metin.. kafiye olsun diyor 2 sene sonra, cetin koyuyor ücüncü cocugun ismini.. bi iki sene daha geciyor, attila koyuyor son cocugun ismini..
Perşembe, Haziran 14, 2012
Entel Perşembe #1 - Modern Sanat ve İstikrar
yoo değildi... yukardaki resmi yapan george braque imiş ilk kübist resmi akil edip "şöyle yapsak ne kiz kaldiririz haci" diyen insan.. ya da pollack ilk defa mi atmisti tuale boyalari gelişi güzel.. yooo..
yoo yoo efendiler!! yukardaki tablo "max ernst" adli bir ressamin.. jackson pollock gibi ativermiş o da boyalari tuvale ve "haci belki böyle kiz düşürürüz" demiş ve öylelikle başlamış bu modern işler.. velhasıl daha once birileri yapmisti bunlari (ki sanat dediğin kiz düşürmek için yapilir bence.. "kendimi ifade böyle ifade ediyorum" u geçiceceksiniz.. niye ifade ediosun kendini? dünyada kiz olmasin, sanat diye bir şey olmaz!) ama kimse bu iki manyak gibi "inadim inat kicim iki kanat" dusturu ile, istikrari ile devam etmemisti hadiselerine..
bir basarisiz, iki basarisiz derken adamlar aldilar kendi usluplarini yarattilar bu kadar basit.. en yetenekliklileri bunlar değildi belki, ama en istikrarli olanlari bunlardi.. kerem asliyi bir iki gün istese sonra biraksa yar olur muydu asli kereme? her gün didindi, istikrarli bi sekilde daglari deldi kerem.. hos asli kerem'e vermedi bi kerem ama konu o degil.. o asli'nin kisisel cadalozlugu..
hülasa istikrar cok onemli.. türk öğün calis güven demek yerine türk istikrarli ol dese mustafa kemal, tarih son 100 senede bambaska yazilirdi diye düsünüyorum ben..
Çarşamba, Haziran 13, 2012
benim pipim benim kararım
okulların kapanıp, sünnetlerin ardı ardına yapıldığı şu günlerde, daha kendisini bilmeyen, bilemeyecek sübyanların kelempereye getirilip "oldu da bitti maşallah" denilip sünnet edilmesine "dur" diyelim.. "benim pipim benim kararım" kampanyası ile, pipisi kesilerek "eksik" hale getirilen evlatlarimiza sahip çıkalım!!
Salı, Haziran 12, 2012
bankalar nasil eşkiya oldu: garanti paramı nasıl aldı
bankalar ilk kurulduklarında ulvi bir amaçla kurulmuşlardı.. kudus'e gitmek isteyen insanlar, eşkiya dolu yollarda yanlarına para taşıyamaz hale gelmişlerdi. para taşıdıklarında neredeyse ilk adımda bir eşkiya gelip soyuyordu bunları. işte böyle bir ahval ve şeraitte, "tapınak şovalyeleri" çıkıp şu teklifle geldi "sen burada italyada paranı bize ver, biz sana bir kağıt verelim, o kağıtla kuduse git, ve paranı kudusten çek". tapınak şovalyeleri bu işten "hesap işletim ücreti" adı altında bir ücret alıyorlardı haliyle..
bu bahsettiğim olay 1100 yılı civarında gerçekleşiyor.. şu anda 2012 yılındayız, ama bankalar kendilerini hala 1100 yılında hissettiklerinden, hala kendilerini tapınak şovalyesi gibi gördüklerinden bu modern bilgisayar çağında "hesap işletim ücreti" diye bir ücret alabiliyorlar.. hem de maaş müşterilerinden bu parayı alacak kadar çıldırmış durumdalar.. eşkiya'ya dönmüş durumdalar farkında değiller..
iddaa'dan üç kuruş para kazanmıştım, bu parayı bekletmeden hemen hesaba yatırmıştım.. sonra farkettim ki, bu hesap benim hiç kullanmadığım, fi tarihinde açıp "dursun" dediğim bir hesap.. bir gün sonra girdim baktim ki tam tamına 39,50 lira para kesmişler "hesap işletim ücreti" adında.. 40lira gibi bütün para da değil.. 39,50 lira ki "hesap ettik, kitabını tuttuk, hesabi işletmek bu kadar ediyor" desinler..
şimdi siz "madem kullanmıyordun o hesap niye orada duruyor" diyeceksiniz.. ne demek niye duruyor arkadaş. tamamen zahiri olarak var olan bir şeyin durmasında ne gerek var.. evrende 4-5 kblik yer kaplayan bir şeyin kime ne zarari olabilir ideal bir dünyada? hem ben niye dikkat etmeliyim ki hangi hesabi para yatirdigima? binbir şifre ile girdiğim garanti bankası şubesinde niye "dolapderedeymiş" "çinçindeymiş" ne bileyim efendim "kadifekaledeymişim" gibi her adımıma dikkat ederek ilerleyeyim ki? öyle bir erkete durumundan zevk alsam, giderim parami bir tefeciye verir "abi tut parayi aman harcama" derdim..
hemen bir hışım aradım "alo garantiyi" yarim saat içinde "alo garanti şifresi" denen olaydan geçemedim.. ortada verilmesi gereken ve hatırlanmayan bir şifre var ama nasıl alınacağı konusunda hiç bir bilgi yok.. dolandık durduk. müşteri temsilcisine ulaşsam önce bir "kurban olam bir sarılalım öpüşelim hasret giderelim" diyecektim.. ki ulaşamadim. anlatamadım meramımı..
o 39,50 lirayı garantiye yem etmeyeceğim. ben neliklerle kazanıyorum parayı arkadaş.. hoş bu noktada, o parayı balotelli'nin futbol zekası fukaralığı ile kazandım ama olsun.. para kolay kazanılmıyor.. yorumlarda bana bir şekilde yol gösterirseniz sevinirim.. maaş müşterisi olarak o hesap işletim ücretini vermeyeyim ya..
Perşembe, Haziran 07, 2012
Türk Hava Yolları ile uçmamak!
Kendine münhasır bir kültür olarak, modern dünyaya ait hiç bir şeyi kendimiz icat etmemişizdir lakin, bu icatlar üzerinde en güzel icraları biz yapmışızdır.. hatta öyledir ki, türkiye vatandaşı demek kısaca "isvicre medeni kanunu'na gore dogan ve evlenen, italyan ceza yasasina gore cezalandirilan, alman ceza muhakemeleri kanununa gore yargilanan, fransiz idari hukukuna gore idare edilen ve para kazanan ve islam hukukuna gore gomulen insan" demektir..
Fransız kavramlarıyla para kazanıyoruz dedik ya, insanca haklar için de hep fransızları örnek aldık biz. Grev dediğimiz sözcük, Fransızca'dan geldi mesela..Grev sözcüğünü zamanında işsizlerin gittiği, bir nevi amele pazarı olan, ama esas şanını adaletin dağıtıldığı, halka karşı olanların idam edildiği bir meydandan almışız ; " Place de Grève" 'den.. Fransızca "être en grève" yani grev'de olmak, hak aramak manasında kullanılmış.. ve oradan gelmiş işte türkçemize.. özünde "grev hakkı" demek "hakkını arama hakkı" anlamında kullanılmış yani.
ve bugün, insanlar hakkını arama hakkına sahip olmak için uğraşıyorlar.. "iş bırakmak", "iş yapmamak" değil onların derdi.. yarın bir gün bir hakka ihtiyacım olursa, son çare olarak "hakkımı arama hakkı" istiyorum diyorlar.. yani grev'e gitme hakkı istiyorum.. THY gibi, Manchester United'a veya Barcelona'ya milyarlarca dolar akıtıp, onlara sponsor olan bir şirketin çalışanları istiyor bunu.. O takımların "Şampiyon olma mücadelesine" tonlarca para akıtarak destek veren kuruluş, kendi işçilerinin "haklarını arama mücadelesini" o işçileri işten çıkartarak, hem de en rezil şekilde, email atarak, hem de kimisini göreve gittiği yerde new york'da, los angeles'da, astana'da işten çıkartarak karşılıyor.. reklam adı altında, gereksiz paraların akıtıldığı bir firmada, insanlık adına hiç bir şey yapılmıyor..
thy'yi boykot
Defile Nedir?
yazının başlığı insanlara, "defile şudur" diye açıklayacağımı düşündürtmüş olabilir. bunun için en başta özür dilerim. zira ben gerçek bir soru soruyorum "nedir abi bu defile dedikleri?" yani allah için hepimiz üstümüze başımıza bir şeyler alan, deli cevat gibi dal taşak gezmeyen modern insanlarız ve kendimize öyle veya böyle üstlük alıyoruz (burada bir parantez açıp "yıl 2012 oldu hala aleminyum folyo giymiyoruz.. yazıklar olsun böyle geleceğe" demek isterim aslında.. ama bu başka bir yazının konusu)
"efendim defileler o senenin modasini belirleyen şeylerdir, aman da meylerdir","arkadasim oradan kiyafet belirliyoruz" diyen insanlara cevabi aşağıda vereceğim ama başta bir çemkirmek istiyorum: bir allahın kulu da fashion tv açıp "hmm şu elbise güzelmiş gideyim de alayim o elbiseyi" demiş midir? ya da fashion tv'yi geçtim, direkt defiledekiler çıkıp da "aynısını bostanlı pazarinda 5 liraya alırsın" demekten daha öte ne demişlerdir.. ben cidden anlamıyorum. hayır defilede yürüyen kizlarin üstüne fiyat etiketi koyarsin, modelin ismini yazarsin o zaman anlarım.. ama şu haliyle "uzun uzun kamişlar ucunu tıkamışlar" kivaminda yürüyen kizlarimiz moda, sanat adına ne amaca hizmet ediyorlar ben zerre idrak edemiyorum.. dünyanın en boş beleş işidir bu defilecilik.. na buraya yazıyorum..
moda oyle defileyle falan belirlenmez arkadaşım.. efendi olsaniz siz, "stilistler ve terziler odasi" gibi bir oda kurar, dolce gabbanasi, yves saint laurent'i ne bileyim efendim, donna karani, armanisi aşağıdaki gibi toplanirsiniz..
mis gibi bir toplantı gündemi de hazırlanır:
1. Açılıs, İstiklal Marşı ve Toplantı Başkanı seçimi
2. 2012 yılı, güneş gözlüklerinin maksimum çapının belirlenmesine dair Dolce Gabbana'nin görüşü ve oylama.
3. 2012 yılı, bikinilerde Zeki Triko modellerinin ibra edilmesi
4. Denetim kurulu üyeliklerinin seçimi
5. 2013 yılı moda olacak renk oylaması ve geçen senenin rengine Kenzo'nun itirazı.
6. Adriana Lima'nın katalog çekimlerine kura usulu katılması amacıyla yönetim kuruluna kura yetkisi verilmesi
7. Kimsenin almayacağı saçma sapan erkek modasının sona erdirilmesi hakkında stilistlere ihtarname çekilmesi
8. Temenni ve kapanıs
uygar bir insanlığa yakışan budur.. benim gönlümden geçen, arzuladığım sanat dünyası budur.. arz ederim..
Çarşamba, Mayıs 30, 2012
Salam & Sosis
gecenin bir köründe açıkıp tost yaptık madem, hikayesinden bahsedelim. bu salam yurt dışında insanlarin "salami" dedikleri şey değildir.. onlar ağızlarının tadını tam oturtamadiklari için bizim mis gibi sucugumuzu daha büyük yapip "salami" diyorlar.. yarin bir gün ele güne karışırsınız, pizza yerken "salami" dediginizde salamli pizza yerine sucuklu pizza gelirse moraliniz bozulmasin diye anlatiyorum bunu. ama illaki delirdiniz kudurdunuz, salam yiyecegim de salam yiyecegim diyorsunuz, yanınızda taze beyaz ekmeginiz ile izmir tulumunuzu getirmissiniz (ki bu cidden mükemmel bir kombinasyondur.. taze beyaz ekmeğin arasına ham salam ve izmir tulum) o zaman aleni olarak "genoese salami" demelisiniz.. o zaman size dananin dandik ama yenilebilir etlerinden yapilmis bir şey cikaracaklardir..
hikayesi budur salamin işte.. içinde çok dandik şeyler yoktur.. sosis mendeburunda oldugu gibi kıkırdak falan yoktur ama ne bileyim yanak vardir, paça vardır, kuyruk, çük falan vardir.. çük konusunda abartmiyorum cidden olabilir.. yani salami çiğ yerken bir zamanlar onun bir çük oldugunu düşünebilirsiniz.. hoş ben bu gerçeği anlatarak ne elde ediyorum bilemedim şimdi.. cehalet mutluluktur diyerek gitmek istiyorum.
sosis ise fallik imaji olmasi bir yana birden hayatimizdan yok olsa kendisini asla aramayacagimizi düsündügüm bir besin.. en azindan biz türkler, hot dog kültürünü pek yasayamamis bilememis, bir sekilde eline gectiginde de "1 lira daha verseydim de yarim ekmek kokoreç alsaydim" diyen bizler yasamayacaktir sosislerin yok olmasının getirdiği eksikliği..
bi kere ciddi annamda etle yapilabilecek en sikko şey.. ne kadar dandik sakatat, kikirdak, bilibip, fikibok varsa bir kazan'a dolduruluyor bir güzel birbirine kaynaşıyor bunlar. sonra hop baarsaklara dolduruluyorlar ya da modern olarak laylonlara dolduruluyorlar oluyor sana sosis.. tamamen kasaplarin özellikle alaman kasaplarin "ulan bunlari aticam ama allah günah yazmasin sonra?" demesi neticesinde ortaya cikan bir sey (batida bazi yerlerde sosise hala franfurter gibi bişi diyorlar) bunun kaliteli etlerle yapilmis versiyonu hali hazirda var.. ona da biz sucuk diyoruz (hoş afyonda kahverengi elmas deniyor ama abartmaya gerek yok bence)
velhasil sosis de sosis şeklinde zirlayan bir insan, "aman tanrım gidelim sosis alalim kilolarca alalim sosis ile beslenelim" diyen insana allah yaratti demem çakarım tokadi.. densizligin luzumu yok.. sucuk var, olmadı salam var ondan yiyin.. salam nispeten daha kaliteli.
Cuma, Mayıs 04, 2012
karpuz ihracatı
madem ki yaz yaklaşıyor, ve biz maaşlı çalışan olarak köşe dönemeyeceğiz, benim aklımdaki, fikrimdeki ticaret metodu, para kazanma yolu karpuz ihracatidir arkadaş.. adana pekin arasina 1 milyon tane cinli dizeceksin, yan yana boyle.. sonra hop hop hop diye yandakine vere vere, bir iş türküsü soylete soylete ihrac edeceksin karpuzlari.. icabinda kollara ayrilacak o yanyanalik.. hop iran, hop pakistan, hop bilmem neresi diye karpuz ihracati agi kuracaksin.. bir nevi tersine ipek yolu..
karpuzlarin yüzde 5 i yere düsse, kırılsa, calisanlara yemek olur ücret olur.. benzinin ates pahasi oldugu bu devirde nakliyata bu kadar ashane bir anadolu panteri fikri getirdigim icin babamin benimle gurur duymasini istiyorum..
şimdi birileri cikar "bir kişiye 1 dolar versen, 1 milyon dolar tutuyor cok para" diyebilir.. degil işte.. japonyada misal, karpuz feci pahali.. kilosu 20 dolara falan gelen bir meyve karpuz.. hop hop hop ativerceksin buradan.. bir kapuz atsan 20 işçiyi doyuruyorsun.. kaç karpuz amorti ediyor hatti? eeeeeee.... çok karpuz ediyor.. ama bir günde atilir bence o kadar karpuz..
ayrica tas catlasa 800-900 kilometre denmis yanlis.. 2 metre ara ile yerlestirsen cinlileri, 2 milyon kilometre ediyor.. yanlissam yanlissin deyin.. 2 milyon kilometre de dünyayi kaç kere doner? degil mi ama?
japon denizini de karpuzlari suya atarak gecmeyi planliyorum.. 32 dise birden keman caldiracak, buz gibi karpuzlar olur gidene kadar.. yap 25 dolar yap kilosunu.. hey yavrum hey..
"azuth ithalat ihracat, turizm, nakliye, insaat, perakende ltd sti" adi altinda yapmayi düsündügümüz procede zarar edecekmisiz gibi gorunuyor.. matematik iyi olmadigindan 2 milyon metrenin 2 bin kilometre oldugunu tam sey edemedik.. ama 2 bin kilometre de iyi bir rakam bence??
her neyse batana kadar cok eglenebiliriz saniyorum ben.. tarik akanli, emel sayinli pazar filmi gibi.. karpuz aglari ile ördük asyayi bir bastan!
bu arada yazarken aklima geldi: çin settinin sorun olabilir.. orada ne yapariz bilmiyorum. 10-15 metrelik duvari adamlar resmen iç üreticiyi korumak, ithalati uzaklastirmak icin yapmislar gibi.. yoksa ordulari durduracak bir duvara benzemiyor..
her neyse trombolin falan diycem ama zor o.. karpuzlar hep catlar... allahim cok caresiz kaldim... tüm ihracat fikrimiz, karpuzlarimiz cin settine carpip sekti.
Pazartesi, Nisan 30, 2012
bir mayıs sadece vasıfsız işçilerin bayramı değildir
2 senedir beyaz yakalı olarak çalışıyorum.. ve farkediyorum ki bu beyaz yakalılardan sadece ben kendimi işçi olarak görüyorum. diğer plaza insanlari, kendilerini üstün ırk, seçilmiş kişi, übermensch gibi görüyorlar..
işte bu yüzden hani işci bayrami, emekcinin bayrami derken kimlerin bayrami oldugu konusunda tam bir netlik yok.. zira onların aklında nedense işci dediginde, pos biyiklari olan, kollari pazulu, ingiliz anahtarsiz evden cikmayan, dişlilerin arasina giren bir arkadas olarak düsünülüyor işci.. bugun ben bir hakim'e gidip de "işcisin sen işçi kal" desem çok büyük mesuliyet altina girmis olurum.. çünkü "işcisin sen işci kal" daki arkadasin ilalebet bir çekiçi, ne bileyim dişlisi, oraki, ingiliz anahtarı var.. sanki bir gizli anlasma varmis gibi "iş bu anlaşma ile berlin'in yarısı sovyet sosyalist cumhuriyetler birligine verilecek, karşılığında ise, dünyanin tüm işçileri tulum giyecek, ingiliz anahtari kullanacak, dişliler ile gezicek".. sanki "ulan bu ipnetörlar birleşirse fena olur.. biraz bölelim.. vasifli işcileri işçiden saymasınlar" demişler gibi..
yani sözüm o ki işçi olmak için illa ki panterler gibi, tulumları giymeye falan gerek yok.. işçi dediğin adam bilgisayar karşısında da işçi.. işçi dediğin adam okulda çocuklara ders verirken de işçi.. işçi dediğin adam mahkeme salonunda dava hakkında karar verirken de işçi.. ama ülkemizde maşallah işçi bayrami tamamen "vasifsiz işçi bayrami"na döndürülmüş durumda.. ulan sen de işçisin işte.. memur olduğun zaman işçi sayilmayacağını mı saniyorsun? e senin de bayramin bebegim bu.. nedir bu hor görme? nedir bu "serseriler yine işimize gitmemize engel olacaklar" trivirisi? madem işine gitmene izin vermiyorlar senin, vapurlara binmene, otobüslere binmene izin vermiyorlar sen de katıl yürüyüşe yahu.. o hor gördüğün ama bir farkın olmayan işçilerle elele...
Cuma, Nisan 20, 2012
ayten alpman
ilk kez "ben varım" ile keşfetmiştim ayten alpman'ı. atv'deki aliye'nin müziklerinde.. sonrasinda bir seksen çocuğunun "memleketim" şarkısını duymadan büyüyemeyeceği bir ülkede, o şarkının ayten alpman olduğunu keşfettim.. sonra, tek başına'da, ben böyleyim'de, neden sanki dünya'da, tanrı aşkı yarattı'da nakış gibi işledik anıları. her şarkının her satırına bir anı biriktirdik belki de.. insanın kendi harcını oluşturan insanları kaybetmesi kötü.. dediğim gibi yaşlanıyoruz, ve yalnızlaşıyoruz. tüm bu güzel şarkılar ise hatıra kalıyor işte.. ve işte o yüzden.........
Çarşamba, Nisan 11, 2012
Frida Kahlo : Kadının Dibi

fettah can'ın son derece sürrealist şarkısı "boş bardak"'ın klibini youtube'da izlerken "allahım çirkinlikten ölecek bu adam" diye içimden geçirmemdir beni frida'ya sürükleyen.. ben ki ömrüm boyunca dost meclislerinde "efendiler, bugun modern dünya frida kahlo'nun kendi çirkinliği ile barışık dünyasına bir gıdım sokulabilmiş olsa, bambaşka yerlerde olabilirdik" diyen adam değil miydim? fettah can'ın son derece modernist şarkı sözlerini o herhangi bir yerinden tutulmayacak tipiyle söylemesini niye yadırgıyordum?
frida kahlo tüm hayati boyunca tanrının kendisine hayatı zorlaştırdıklarındandır. öyle zengin kızı olarak doğmamıştır. insanlar der ya "hayat bir sınavdır" diye, frida onun en zorunu yaşamıştır.. daha çocukken çocuk felci geçirmiş ve bir ayağı topal kalmıştır.. 19 yaşındayken içinde bulunduğu tramway bir kaza geçirir ve kocaman bir demir vucudunun içine girip leğen kemiğinden dışarı çıkar.. hayatı boyunca 32 ameliyat geçirecektir frida kahlo ve 47 yaşında sakat olan ayağı kesilecektir..
tüm bu süreçte, frida asla modern dünyanın kadınlara direttiği "güzelleşme" trivirilarina girmez.. kaşlarını almaz, bıyıklarına ve bacaklarına dokunmaz.. frida bir kadındır.. o kendine bakmaktan başka hiç bir özelliği olmayan ivana sert'ler gibi değildir.. yüzyıllarla hatırlanacak, hayata her şekilde direnecek bir kadındır..
ve o yüzden biz burada, gecenin bir köründe kendisine neşet baba'dan bir şarkı çalıyoruz:
kaşların karasına
kurbanım arasına
ancak sen melhem olun
kalbimin yarasına
Perşembe, Nisan 05, 2012
haftanın şarkısı #86 - juanito - anma arkadas
bana kimse bu senenin bu kadar berbat geçeceğini söylemişti.. 30 seneye yaklaşan ömrümün hiç bir noktasında bu kadar yorulduğumu hatırlamıyorum.. bu yüksek lisans denilen şey gerçekten yüksekmiş ve bizim psikolojik olarak lisansımız yokmuş bu işlere.. çok yoruluyoruz.. üstüne bir de her kariyeri başındaki hergele gibi bir sürü sorumluluk ve hiç bir yetkiyle geçen iş günleri..
ama tüm bunların ötesinde bambaşka dertler.. gecenin musikisi bir erkin koray şarkısının juanito yorumu olmalı.. ve bundan sonraki günlerin de sesi hep bu şarkı olmalı.. hatta dövme falan yaptırılmalı bu şarkı.. bunlar da geçer diyerek:
bir gun geri gelecek, senden af dileyecek, sanma arkadas
yirt at gitsin resmini, unut artik ismini, anma arkadas
giden gelirmi sandin?
aldandin bosa yandin, birakip gitti seni,
nicin ismini andin?..
anma arkadas,
yanma arkadas..
Pazar, Mart 25, 2012
haftanın şarkısı 84 : lana del rey - blue jeans

küresel ısınma deyin ne derseniz deyin
eskisi gibi yağmıyor işte yağmur.
özellikle büyük kriz zamanındaki
yağmurlar geliyor aklıma.
kuruş para yoktu ama bolbol
yağmur vardı.
öyle bir gece veya bir gün
değil,
7 gün ve 7 gece
yağardi
ve memleket'in yağmur ızgaraları
bu kadar çok yağmuru emebilecek
şekilde yapılmamıştı
ve yağmur kalin
ve kararli
ve düzenli yağardı
ve damlaların çatılara çarpışını
oradan da oluk oluk
toprağa akışını duyardiniz
ve dolu,
büyük buzdan kayalar
patlayan
oraya buraya saçılan havada uçuşan;
ve yağmur
kısaca
durmazdi
ve bütün çatılar akardı -
evin her tarafına
tencereler,
kapkacaklar serilir
tip tip sesleri bütün eve yayılırdı;
ve kaplar boşaltılır,
boşaltılır
ve tekrar boşaltılırdı.
kaldırımların üstünden geçerdi yağmur,
bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp
evlere girerdi.
el bezleri vardı, banyo havluları,
ve yağmur genelde
tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla
ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar
güneşli bir günde
marş basmayan arabalarla,
ve işsiz adamlar
sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların
can çekişmelerine bakarlardı
pencereleri önünden;
işsizler,
yenik bir zamanın yenik insanları
hapsolurdu evlerine
karıları ve çocukları
ve kedi köpekleriyle.
kediler ve köpekler
dışarı çıkmamak için diretir
evin garip garip yerlerine
pisliklerini bırakırlardı.
işsiz adamlar
bir zamanlar güzel olan karılarıyla
evde tıkılıp kalmış olmaktan
çıldırırlardı.
korkunç tartışmalar yaşanırdı
haciz ihtar mektupları
kondukça posta kutularına.
yağmur ve dolu, bezelye kutuları,
yavan ekmekler; kızarmış
yumurta, rafadan yumurta, haslanmış
yumurta; fıstık ezmesi
sandviçleri, ve her tencerede
görünmez bir tavuk.
babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam
her yağmurda, en iyi ihtimalle,
annemi döverdi,
kendimi üzerlerine atardım,
bacaklar, dizler,
çığlıklar
ta ki
birbirlerinden
ayrılana kadar.
'geberticem seni, ' bağırırdım 'bi' kez
daha vurursan ona öldürürüm seni! '
'çabuk bu orospu çocugunu
çıkar burdan! '
'hayır, oğlum, annenin
yanında kal! '
evet, bütün evler kuşatma altındaydı
fakat sanırım bizim evdeki dehşet
ortalamanın üstündeydi.
ve geceleri
uyumaya çalıştığımızda
yağmur yağmaya devam ederdi
ve karanlıkta
suların odama girmemesi için
cesurca direnen penceremden
ayın yağmur sularıyla bulanık
görüntüsünü seyrederken
nuh'u hayal ederek
ve gemisini
tekrar oluyor galiba
diye düşünürdüm.
hepimiz düşünürdük
bunu.
ve sonra, birdenbire,
dinerdi yağmur.
galiba hep
sabaha doğru
5,6 sularında dinerdi,
huzur çökerdi her yere,
ama tam bir sessizlik değil
çünkü hala devam ederdi
tip
tip
tip
sesleri
ve sonra sis ve duman
dağılırdı
ve sabah 8'de
gözleri kamaştıran sapsarı bir güneşışığı
düşerdi yeryüzüne,
van gogh sarısı -
çılgın, kör edici!
ve ardından
sağanaktan kurtulan
çatı olukları
güneş altında
genleşmeye başlardı:
peng! peng! peng!
ve herkes kalkıp dışarı bakardı
hala yağmuru içine çeken
bahçeler
hiç bu kadar yeşil olmamış
bir yeşil içinde
ve kuşlar
bahçelerde
deli gibi cıvıldayan kuşlar,
7 gün 7 gecedir
yere konup da
adamakıllı bir şey yiyememiş
tohum yemekten
bıkmış kuşlar
solucanların
toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi,
yarı boğulmuş solucanların.
kuşlar solucanları önce topraktan çekip
havaya kaldırır
sonra da midelerine indirirlerdi;
karatavuklar ve serçeler olurdu.
karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya
çalışır
ama serçeler,
açlıktan delirmiş,
daha küçük ve çabuk,
kendi paylarını
kotarırlardı.
erkekler verandada durur
sigaralarını içerlerdi,
şimdi kapı kapı dolaşıp
büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında
bulamayacakları bir
iş arayacaklarının,
büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını
çalıştırmaya uğraşacaklarının
bilincinde.
ve bir zamanlar güzel olan
karıları
banyoya girer
saçlarını tarar,
makyajlarını yapar,
dünyalarını tekrar
biraraya getirmeye çalışırlardı,
onları saran korkunç mutsuzluğu
unutmaya çalışarak,
kahvaltı için
ne hazırlasam diye
telaşlanarak.
ve radyo
okulların
açıldığını söylerdi.
ve
ardından
işte ben
yine okul yolundaydım,
yollarda kocaman
su gölcükleri,
tepemde yeni bir dünya gibi
güneş,
evde annemler,
okula
zamanında vardım.
bayan ögretmen bizi
'bugün tenefüs yok,
yerler çok ıslak'
diyerek karşıladı.
çocuklar 'aof'
bağırdı bir ağızdan.
'fakat tenefüs saatinde
çok farklı birşey
yapacağız, ' dedi,
've çok zevkli
bir şey! '
hepimiz merak ettik
bu çok zevkli şeyin
ne olduğunu
ve o iki saat
bayan ogretmen
dersini anlatmaya
devam ederken
bir türlü geçmek bilmedi.
küçük kızlara baktım,
çok tatlı ve temiz ve
dikkatli görünüyorlardı,
uslu ve dik
oturuyorlarken sıralarında
ve saçları
sabah
güneşi altında
çok güzeldi.
sonra tenefüs zili çaldı
ve hepimiz eğlenceyi
beklemeye koyulduk.
ardından ögretmen sınıfa seslendi:
'şimdi ne yapacağız
biliyor musunuz, birbirimize
yağmur sağanağı sırasında
neler yaptığımızı anlatacağız!
en ön sıradan başlayıp
arka sıralara doğru devam edeceğiz!
hadi ufaklık, sen başla! ...'
ve hepimiz
hikayelerimizi
anlatmaya başladık, gözlüklü cocuk başladı
ve herkes sırayla kalkıp devam etti,
ve sonra farkettik ki
hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen
yalan sayılmaz ama
çoğunlugu yalandı
ve oğlanlardan bazıları pis pis
gülmeye başladığında kızlar onlara
kötü bakışlar fırlattı ve
bayan ogretmen 'tamam! ' diye bağırdı
'tam bir sessizlik istiyorum!
siz merak etmeseniz de
ben
neler yaptığınızı
öğrenmek istiyorum! '
böylece biz de hikayelerimize
devam ettik
ve hepsi de hikayeydi.
bir kız gökkuşağı
ilk çıktığında bir ucunda
tanrı'nın yüzünü
gördügünü söyledi.
bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi.
bir oğlan oltasını
pencereden sarkıtıp
bir balık yakalayıp
kedisini
beslediğini söyledi.
hemen hemen herkes
bir yalan uydurdu.
gerçek
fazla acı
ve utandırıcıydı.
sonra zil çaldı
ve tenefüs bitti.
'teşekkür ederim, ' dedi bayan
öğretmen, 'hepsi çok
hoştu.
yarına kadar
yerler
kurur ve
kullanılabilecek
hale gelir.'
çocuklardan bir
gürültü koptu.
küçük kızlar
dimdik ve uslu
oturuyorlardı,
çok tatlı ve
temiz ve
dikkatli,
saçları dünyanın bir daha
asla göremeyeceği bir güneşin
ışıkları altında
çok güzel
görünüyordu.
son.
Çarşamba, Mart 21, 2012
şirinler ve milli mücadele

Geçen sabah işe gitmek için hazırlanırken daha doğrusu ayılmaya çalışırken flash tvde yalçın küçük'ü aramaya başladım. Aramam neticesiz kalsa da o civarlarda bir kanalda maviş ufakliklari, şirinleri yakaladim.. ulen ne delicesine severdim şirinleri eskiden.. trt gap izleyip "ari kovanlarini 20 metre araliklarla..." muhabbetlerinin arasındaki skeçlerde "koyumuzun yolunu imece usulu yaptik" primitif bir sosyalizm hayranligi ile yaşarken şirinler vaha gibi gelirdi..
ama şimdi büyük adam akliyla düşününce şuna kanaat getirdim ki bu sirinlerin cümlesinin işleri gücleri degersizdir.. tamamen bir "zeroes" durumu.. "merakli","tembel","süslü" tamam şirin de, senin gargamel'e karşı haklı mucadelende sirinlige ihtiyacin yok ki arkadas! senin "keskin nişanci şirin"'e ne bileyim efendim "mayın döşeyici şirin","bubi tuzagi sirin" e falan ihtiyacin var.. o gargamel denilen, doyumsuz ibine (ki kendisi istese bin tane, milyon tane daha şirin yapabilir) eni konu "gözlüklü şirin" in içlerinde bulundugu, tamamen bi boka yaramayan yeteneklere sahip 100 biemedin 200 tane "şirin" e yeniliyor..
yapmayin allaskina! buna benim diyen insan güler..
hayir düsünsenize, milli mücadeleyi yapiyoruz boyle.. karşıda gargamel timsali "trikopis" olsun, bizim ordu da "şakacı ismet","somurtgan fevzi","hayalci mustafa","obur refet","uykucu rauf" dan olussun.. allaskina akil var mantik var, kim kazanır? zilyon tane bölüm, şu dandini şirinleri kedisiyle beraber gargamel'e karşı zafere koşturuyorsun be arkadas.. yuh! yaziklar olsun yemin ediyorum. bunlari izledik biz..
Böyle milli mucadele yapilmaz arkadaş, böyle yenilmez emperyalist gargamel.. Ha tabi yarının nesilleri memleti namusait vaziyette bulduklarinda somurganlik yapacaklar, süslenecek, şaka yapacaklar.. böyle böyle giriorlar bilinç altına..
Salı, Mart 20, 2012
bir zamanlar tanıdığım biri
dünyanın en güzel şarkısı.. net..
arada sırada bana kazık attığın zamanları düşünüyorum
nasıl da her seferinde kendimi sorumlu hissettirmiştin
ama ben bu şekilde yaşamak istemiyorum
her söylediğin lafın altında anlamlar arayarak
vazgeçebileceğini söylemiştin
hani sadece bir zamanlar tanıdığın birisine takılıp kaldığını görmeyecektim
ama beni böyle kesip atmak zorunda değildin
hiçbir şey olmamış gibi davranmamalıydın
sanki hiç olmamışız gibi
üstelik aşkına ihtiyacım bile yok
ama bana yabancı gibi davranıyorsun
bu da zoruma gidiyor
bu kadar alçalmak zorunda değildin
arkadaşlarını gönderip plaklarını aldırdın
üstüne de numaranı değiştirdin
bütün bunlara hiç gerek yoktu
artık sadece bir zamanlar tanıdığım birisisin
Pazar, Mart 18, 2012
gezi yazısı
haftanın şarkısı 83 : nükhet duru - sevda
yil 1985 veya 1986dir.. baris manco 7 den 77 ye herkesi pazar sabahlari televizyonun karsisina oturur. boyoz kokar baris manco'nun sesi bir izmirliye.. sonra aksam olunca, adile nasit yatirirdi bizi kuzucuklarim diye.. bir gün uur demisti de dünyalar benim olmustu gereksiz bir sekilde.. yil baslarinda zeki müren'in sesiyle mutlu olurduk.. 80'lerde vakit cok sacma bir sekilde akiyordu. ya da bize cok ama cok büyülü geliyordu. işte o günlerde bir film cikmisti.. bas rollerinde ahu tugba ve tarik tarcan.. büyük adada mi geciyordu film, yoksa ayvalikta mi bilmiyorum..(büyük adada geciyormus, az evvel baktım da.. faytoncuymus hatta tarik tarcan) ama tarik filmin basindan sonuna kadar ahu'ya nükhet duru'nun sesinden soyle diyordu:
saclarin alev gibi
gozlerin ruya gibi
guzelsin hayallerle suslenen cennet gibi
tarik tarcan günes batarken siluetini gosterip, arkada bu sarkiyi bize dinlettigi zaman, yani o zamanlar hayrani oldugumuz herkes yasiyordu.. cem karaca türkiyeye donmus muydu bilinmez ama attila ilhan şiir yazmaya devam ediyordu.. cemal süreya vardi en harbici yeni rakinin dibinde.. safiye ayla'nin tipi ile dalga gecilirdi de asla sesi ile dalga gecemezdi kimse.. hikmet simsek pazar sabahlari klasik müzik ogretirken bize, sabri bey sabri bey olmadan evvel, mehmet akan adiyla teyzem filminde oynuordu..
insan hayran oldugu insanlari birer birer özlüyor.. elinde degil.. sonra durup düsünüyor da :
ne kadar istesem de
ne kadar yok desem de
hayalin dunku gibi dolasir yuregimde
diyveriyor bi kenarda.. sonra birden tüm bu yitirip gittigi, bir kez bile tanisamadan yokolan insanlara üzülmeyi birakiyor.. cünkü aci daha somutlasiyor.. daha yakina geliyor.. acinin yüzü beliriyor.. biyigiyla, kasiyla, gozuyle gülüsüyle baba oluyor birden.. soktugumun hayati bir sekilde devam ediyor.. kimse 5 yasinda kalir misin diye sormuyor.. tanju artik gol atmiyor, ugur futbolcu güzeli secilmiyor.. cimbom diye bagirip babanin kucagina ziplanmiyor.. gozlerden goz yaslari süzülüyor birer birer.. ama nükhet sarkiya devam ediyor:
sevda sevda
unut onu dinsin gonlumde firtina
sevda sevda
degmez ona aglamaya
nasil degmez ya? neye deger ki o zaman aglamaya?
Cumartesi, Mart 17, 2012
gelin güvey

olur da bir gün benim tüm geçimsizliğime, çocukluğuma, annemin babamın aynı tavirlarina katlandığı gibi katlanacak kadar beni seven birisi çıkar, sonra pat diye alırsa beni diye, ve bir şekilde bu blogu da okursa, ben muhtemelen "onun" hayalindaki düğünü yapacağım için bunu söyleyemem ama bilinsin ki, ben resimdeki gibi bir damat olmak istiorum.. (cümlenin uzunluğu yüzünden özür dilerim.. şöyle özetlemek isterim.. 1. geçimsizim.. 2. annemin babama davrandığı gibi davranacak birisi ariorum 3. bana katlanacak kadar beni sevecek olan daha doğrusu 4. kizin hayalindeki düğün esas olandır 5. kendi isteklerimi gerekirse söylemem bile)
bir de aşağıdaki gibi bir silindir şapkayla olayıbitiririz..
karı gibi düğün kiyafeti gösterdiğime de inanamiyorum bu arada..
Perşembe, Mart 15, 2012
erkeklik
13 yillik erkekligimde bazi seyler ogrendim efendiler.. yeni baslayacaklar için yardimci olmak adina siralamak isterim
1- hic bir sart altinda iki erkek ayni semsiyeyi paylasamaz
2- eger 3 pisuvar ve 2 erkek varsa ortadaki pisuvar bos birakilmalidir
3- erkekler yanniz alttaki sartlara gore aglayabilirler;
i)patronlarinin arabasina carptiklarinda
ii)mükemmel sevisen bir kadin tarafindan terkedildiklerinde
iii)tuttuklari takim avrupa sampiyonu oldugunda
iv)angelina jolie 40 santim ileride buluzunun dugmelerini actiginda
4- eger bir erkegi 24 saatten uzun süre taniyorsaniz kiz kardesi sonsuza kadar radariniz disindadir. ancak evlenebilirsiniz
5- bir erkege dogum gunu hediyeleri almak gereksizdir. fakat arkadasinizin dogumgunlerini kutlayabilirsiniz. ille hediye alacaksaniz kizlara alinmayacak (porno dvd, mac bileti, seri katiller kitabi) hediyeler almalisiniz
6- bir yol gezisinde molalari cisini en uzun tutan belirler. en kisa tutan degil
7- bir mac oldugunda skoru sorabilirsiniz. ama kimin oynadigini veyahut oyun kurallarini sormak yasaktir.
8- meyveli içkileri sadece plajda icebilirsiiz. ve sadece üstsüz bir kadin etraftayken. ve sadece güzel bir garson tarafindan servis ediliyorsa
9- 14 subat cok özel bir tarihtir. sevgiliniz varsa ona bir erkege almamaniz gereken (cicek, aksam yemegi, kolye) hediyelerden almalisiniz
11- sadece karsinizdaki ahlak disi davranislar (annenize küfür etmek gibi) sergilediginde onun bacak arasini tekmeleyebilirsiniz..
12- hapisanede olmadiginiz sürece ciplak kavga etmeyin
13- arkadaslar arkadaslarin slip mayo giymelerine izin vermezer. asla. konu kapanmistir.
14- eger bir adamin fermuari aciksa bu onun problemidir. siz hic bir sey gormediniz
15- eger bir kadin futbol sevgisi ile gelirse ona ajan muamelesi yapmaniz gerekir. ancak ofsayt hakkinda bilgisi ve gecmis maclar hakkinda bilgisi varsa ve bira icebiliyorsa araniza alabilirsiniz.
16- arkadaslarinizin yaninda kedi sevmemelisiniz. kopek sevebilirsiniz. kedi tekmeleyebilir. evet..
17- asla bir kizla bir arkadasinizin dedikodusunu yapmayin. ha ilerde sevisme ihtimaliniz varsa yapabilirsiniz
18- sevisme ihtimali için her seyi yapabilirsiniz.
19- bir erkekle konusurken asla
i)elime alabilir miyim (her hangi bir aygıt hakkında)
ii)sakın durma. devam et geliyorsun. (bira ve cipsi bir arada tasimaya calisan arkadasa)
iii)istersen ben yerine sokayim (kumandanin pilleri hakkinda)
iv)saksafon calabiliorum (müzik yetenegi hakkinda)
dememelisiniz
20- tuvalette diger bir erkekle konusamazsiniz
21- kiz arkadasinizin arabasini kullanabilirsiniz ama onun sizinkini kullanmasina izin vermeyin.
21- pembe, turuncu, acik mavi arabalar ve nisan micra, pejo 306 gibi arabalari almasaniz iyi edersiniz.
22- "yil basi icin ne almayi düsünüyorsun?" "sen benim ne istedigimi bilirsin hayatim" diyecek kadinlar ps2 sahibi olurlar.. hikayenin sonu..
23- bir erkegin baska bir erkegin yaptigi buz patenini ve erkekler cimnastik musabakalarini izlemesinin hic bir manasi yoktur.
24- eger yakin bir kiz arkadasinizla cok sarhos olup sevistiyseniz sabahinda cok fena pisman olup ne kadar kotu hissettiginiz birbirinize anlattiktan sonra bir daha sevismenizin ve fak badi olmanizin hic bir sakincasi yoktur.
25- tamir işlerini beceremiyorsaniz asla becermeye calismayin. yapmaniz yapmaya calismanizdan daha az kücük düsürücüdür.
hell yeah.. listeler yapmaya alışıyorum.. amerikan vari bir blog oluyor burası
Çarşamba, Mart 14, 2012
tribunde meşale yakmak
nasil ki sade makarnayi sevmeyiz biz, 22 kişinin bir top peşinde koştuğu oyunu da hiç sevmedik.. futbolun sadece futbol olduğu anları sevmediğimiz için bugun messi'den daha çok heyecanlandırıyor, balıkesirspor'un üçüncü ligdeki takımını desteklemeye gelen 20bin taraftar.. ve bazen dünyada hiç bir alegori futbol üzerinden yapılanlar kadar isabetli olmuyor.. ve kalplerdeki aciyi, soylenmeyen turkulerin sesini, okunmamis siirlerin fikrini hic bir zaman asindiramiyor..
şampiyonluk şarkısı düşmesin dillerden
işte tam bu yüzden "şampiyonluk şarkısı düşmesin" dillerden parolasiyla defalarca aşağıdaki şarkıyı dinliyoruz..
Salı, Mart 13, 2012
davşan şeklinde makas
her neyse.. yine de benim zamanimda pahali bir ensturmandi.. herkes alip da gelemezdi okula. özellikle nedense kirmizilari ferrari muamelesi gorur, kirtasiyeden almaya gittiginizde bile mustafa amca tarafindan "niye alicaksin kirmizi tavsanli makas? senin makasin yok muydu? var diye hatirliyorum ben?" şeklinde sorguya cekilirdiniz..
ben de haspel kader bir tane edinmistim.. ki benim sinif icindeki ekonomik sinifimin yükseldigini goren musa buna katlanamadi.. "versene lan bişi kesicem" dedi.. şimdi o zamanlar birisine bişi vermek istemiyorsak yaliyorduk.. salaklik biliyorum ama yaliyorduk ulan işte.. yani piskuvi, eti piknik, hayley falan yerken tamam da yani silgi de yalanmazdi be kardesim..
velhasil bu makasi yalayayim dedim ben.. nasil ettiysem ne yaptiysam o an burnumu kestim bununla.. hayir izah da edemedim anneme "musaya vermek istemedim, yalayayim derken kestim.. burnun kaniyor dedi musa. ben de burnum kanasa bile yaladim ki makasi veremem artik dedim" diyemedim.. dedim düstüm ettim..
bugun de gecmis bahar mimozalari modundayim ya hadi bakalim allah hayra cikarsin..
Pazartesi, Mart 12, 2012
haftanın şarkısı 82 : i don't know what to do with myself
bu aralar kendimden nefret ediyorum.. daha önceleri kendimden bu kadar nefret etmiş olsaydım, herhalde 15 yaşında uranyum yemeye başlardım.. ya da ne bileyim, bir bıçakçı dükkanında çalışırdım kanımın tüm seyrekliği ile..
yaptığım işlerin saçmalık düzeyi, tüm hayatım boyunca yemeyip içmeyip para biriktirip, 72 yaşında ferrari alıp, o ferrariyle bir kargo uçağindan atlamakla eşdeğer..
bana yapma denilenleri yapıyorum, etme denilenleri ediyorum.. daha önce asla ama asla yapmadıklarımı yapıyorum.. yani aşık oldum daha önce, ama hiç böyle rezil bir şekilde peşinden koşmadım kimsenin.. hatta kimsenin de koşmadım peşinden.. super dupper cool adamdım ben.. ama şimdi..
ama buldum hadisemin nedenini.. ben hayatım boyunca haksızlığa dayanamayan bir adam oldum. daha 6 yaşında çok iyi hatırlıyorum, hastanede yalnız başıma yatarken, yanımdaki benden büyük çocuk benim yemek tepsimden dandik pudingimi almıştı.. ben ki pudingten nefret eden bir çocuk olarak, kendisine çatal çekmiştim.. zira bıçak yoktu..
tüm bu yanlış anlaşılmalar, ben gitmeden "gittin" denmeler, ne bileyim efendim "şov yapıyorsun" denilmesi, yani tüm bu haksızlık kanıma dokunuyor.. evet her zaman bir peter pan oldum, her zaman büyümeyle ilgili sorunlarım oldu kabul ediyorum (ki bu çok psikolojik bir şey.. insanlar büyümelerini ilk travmalarina kadar sürdürürler.. benimkisi çok ufak yaşta oldu) ama sadece büyükler mi mutlu edebilir ki? sadece büyükler mi sorumluluklara sahiptir ki? o çok büyük dedikleriniz benim kadar çalışmaz/benim kadar dürüst/sadik/sevgi dolu olmazken, öfkelerinize/sinirinize benim kadar sahip çıkmazken kiminle mutlu olabilirsiniz ki?
paul auster'e mesaj attim.. ciddi ciddi.. yapı harcımda büyük yer tutan, üslubunu kopyaladığım adama dedim. "ustam, kusura bakma ama, sen nasıl başa çıkıyorsun, acılarını kelimelere dökmemekle? dahasi nasil anlatiyorsun insanlara bu acilarin ilgi beklemekle alakali olmadigini, sadece başka çaresi bulunmadığı için parmaklardan süzüldüğünü?" dedim.. insan kendinden bahsettiğinde, kendi acılarından bahsettiğinde, bunlardan prim yapiyor sanılıyor bu dünyada.. hiç prim yapmayı, hiç okunmamayı düşlüyor olsa bile.. (ha bu bağlamda niye bir kağıda yazmıyorsun ve kenara atmıyorsun diyeceksiniz.. evim defterlerle dolu.. internet o defterlerden taşanlar)
hayir ortada iki tarafli olan sevginin, 1. cogul kisinin birisi tamamen yok etmiş herşeyi.. eşyalari toplamış, sevgiyi, saygiyi çöpe atmış.. aşkı geçtim sevgi namina bir şey kalmamış biz hala uğraşıyoruz.. şu "sevgilisinin peşinden ayrılmayan sevgilisinin eski sevgilisini dövdürttü" haberlerindeki dövülen insanlara dönmekten korkuyorum yakında..
velhasil şu aralar kendimle ne yapacağımı bilmiyorum.. birden iki kişi olmuş, ortak hayat düşünürken, tüm hayat planı kabul edilebileceğim bir hatam yüzümden bitti.. kendi bokumda oturayim şimdi.. bir de insanları rahatsız etmemeyi öğrenebilsem on numara olacak..
Pazar, Mart 11, 2012
mus çorap (neden muz değilse)
anasini satiim barok donemi, ne bileyim ortacagi "erkeklerin de muz corap giydiklari deli bir donemdi" olarak bilen tüm tiyatro hocalarinin sayesinde memletin okumus erkeklerinin neredeyse yüzde 20'sinin giydigi bir coraba donuyor bu muz corap.. sahsen ben de zamaninda horatio olaraktan bi corabi giymistim arkadas.. allah ve yakinlarim biliyor simdi yalan soyleyecek degilim.. sene 1994 ben "ingilizce ogrendik" konulu musamerede horatioyum.. hayir "ingilizce ogrenir ogrenmez sekspir okuyoruz" intibasi mi birakmak istedi hocalar onu da bilmiyorum ama 12 yasinda bi velete koyuyor muz corap giymek..
"ya sizi denize dogru suruklerse efendimiz?
yahut denize inen ucurumun korkunc kenarina goturur de....... corabim kacti lan! nasil kacti lan? oha annem agzima siccak... ya sikicem nasil kacti bu corap!"
hayir arkadas boyle bir zamazingo var sanki.. tiyatro hocalari gidip tarih hocalarina "mehmet bey.. acaba orta cagda nasil giyiniyorlar bunu bir arastirabilir misiniz?" diye soru soruyorlar.. mehmet beyler de direk kutuphaneye gidip tarihi anlasmalara el atiyorlar.. "mohac savasindan sonra osmanli avusturya macaristan imparatorlugu ile anlasma yapti.. bu anlasmaya gore belgrad, prag osmanliya verilecek, ve avrupanin batisindaki tüm erkekler beyaz kulotlu corap giyeceklerdi" metnini buluyordu sanki.. oyle bir total olarak gaylik akmis avrupaya o zamanda.. herkes bu zamazingolardan giymis "1550lerde beyaz kulotlu corap cok moda" diye de bultenler mi yayinlanmis anlamis degilim..
daha cok ayagin altindan baglanan uzun taytlara benzer bir sey.. sen cocuga niye kulotlu corap giydiriorsun ki arkadasim? yarin bi gün o cocuklardan yüzde 10 u ibine olsa bunun vebalini verebilecek misin (ben ipne degilim yannis olmasin.. canavar gibi delikanliyim.. heteroyum) (gerci ipnelikle yani gaylikle ilgili bir sorunum da yok.. herkes hayatini yasamakta ozgur bence.. cinsel tercihlerini falan)
ehehe bu arada fotodaki tipe bakin yahu.. lord olmus, kont olmus giydigi kiyafete bak eheheh rezil.. tevekkeli degil osmanli agziniza sicmis sizin..
Cuma, Mart 09, 2012
gece dünyayı, güneş ise acıları örter


küçükken bir tarafım şiştiğinde (ki küçükken insanların uçamamasını içime sindiremediğimden devamlı hoplayan zıplayan üstüne "hemofili" bir çocuk olduğumdan çok şişerdi oram ve buram(tam olarak eklemlerim)) ağrıdan duramazdim. hastaneye gitmem gerektiğini bilirdim ama en kötü ağrı bile hastane yemeklerinden/kokusundan/yatağından/annemin başımda uykusuz kalmasından iyiydi..
öyle günlerde gündüzleri yatip tv izleyip acıyı düşünmemeye çalışırken başarılı olduğumu farkettim. yani bence bir insan acı kontrolunu gayet de transformers izleyerek saglayabilirdi.. ya da evimiz holivudda. öyle onlarca yıl tibette manastirlara falan kapanmaya gerek yok. al 37 ekran beko televizyon, koy evin bi köşesine otur izle, hiç acı macı kalmaz diye düşünürdüm..
ama geceleri olay bambaşka olurdu. geceleri hiç bir şekilde ağrıyı dindiremezdiniz. rahmetli anneannem "gece dünyayı örter, güneş dertleri" derdi o zamanlar ben ağrıdan kıvranır, uyuyamazken geceler boyunca..
şimdi büyüdüm ağrılarım sızılarım kalmadı pek. ne inşaattan atlıyorum, ne taksi çağırıp küfür edip kaçıyorum çünkü. futbolun sahada topa değilmese de zevkli bir şey olduğunu keşfedeli neredeyse 10 sene oldu.. ama şimdi kendi öznel acılarım/kıvranmalarım var.. ve inan anneanne, duyuyorsan beni şayet, o zaman bi bok anlamadığım lafına o kadar çok hak veriyorum ki. ve de özlüyorum seni..
stelyos kazantidis de aynı şeyi söylüyor şarkısında.. "geceler geçmiyor" gibi sözlere sahip. tek kelime anlamıyorsun ama hissediyorsun..
Pazar, Mart 04, 2012
haftanın şarkısı 81 : pasion vega - colgados del cielo

`passion vega` adli ispanyol bir hanımın, anlattığı bir masal, verdiği bir sırdır bu şarkı.. bakarken görmediklerimiz üzerine, kaybettikten sonra varlığını farkettiklerimiz üzerine.. gökyüzünde asılı kalan ayın, yıldızların şarkısıdır bu.. ıssız bir yolda giderken, sizi izleyen tek nesnelerin hikayesidir.. ve yıllar, yüzyıllar önce yazılmıştır ömer hayyam'ın dizeleriyle:
"bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez, kimse bilmez"
ispanyolca bilenler varsa eşlik edebilirler şarkıya:
Aunque no lo sabe nadie,
la luna está enamorada,
de un rubiales q la mira
desde la otra cara.
La luna ha perdido el sueño
y vive con la esperanza,
que se pare el universo
y un rayo la parta.
remueve las olas y pregunta por el
una luna a otra luna,
hasta el amanecer
Y por amor va a buscarlo,
hasta el fondo del mar,
donde estas vida mia
q ya no puedo mas.
Una noche infinita
es todo lo que quiero,
y contigo despertar
colgados del cielo.
Ay!sol de mis tormentos,
ven cuanto antes
que me estoy quedando
en cuarto menguante...
Aunque no lo sabe nadie,
en medio del firmamento,
el sol de tanto quererla
se esta derritiendo.
Cuentas las malas estrellas,
que justo al caer la tarde,
por un instante sus ojos,
parece que arden
Remueve las nubes apagando su fe,
un dia y otro dia, hasta el anochecer
y por amor va a buscarla,
hasta el fondo del mar,
¿donde estás vida mia?
que ya no puedo mas...
solo un dia infinito,
es todo lo que quiero
y contigo despertar
colgados del cielo,
luna ven cuanto antes,
curame este tormento,
que me estoy quedando,
que me estoy quedando,
sin fuego en el cuerpo...
Aunque no lo sabe nadie
aunque nadie sabe nada,
ocurrio que un medio dia
se hizo madrugada....
-hiç ummadığım bir anda bu şarkıyı önüme çıkartan berat'a teşekkürler..
the muppets

"hiç kimseye, hiç bir şeyi anlatmayın. çünkü anlattığınızda özlersiniz.. ve hiç bir şeyi, özlediğiniz şey kadar sevemezsiniz" diyordu "holden caulfield", "gonulçelen" kitabının bir yerlerinde..
bir grundig televizyonda, siyah beyaz izlenirdi kuklalar.. ve yanan sobanın üzerinde kavrulan kestane gibi kokardı hepsi. ve o yüzdendir ki, ne zaman bir kukla görsem, burnuma kestane kokuları gelir.. televizyonlar siyah beyazlardi ve tek kanallıydılar.. tek kanallı olmasında bir sıkıntı yoktu.. zira sonra trt2 geldiğiinde, bir çok kanalımız olduğunu ama hiç bir kumandamız olmadığını farketmemizin akabinde evin tek çocuğu olan benim "kumanda" olma sürecim başlıyordu..
ama kuklalar başladığında, tüm domuzcuk piggysiyle, kurbağa kermitiyle, yaşlı ihtiyarlarıyla başladığında, kumandalık kimliği bir koltuğa bırakılır çocuk olurdum tekrar..
2012 yasinda, hala bir çocukken, hala sevmeyi bilmeyen bi eşek sıpasıyken bir cumartesi gecesi, anlatmaktan, özlemekten korkulan bir cumartesi gecesi 2 saat boyunca kalbi ısıtan bir film olmuş bu.. her şeyiyle kusursuz, mevzusuyla, eglencesiyle, acısıyla..
ama işte insan özlüyor.. muppetlarin "jim henson" i özledikleri gibi özlüyor.. ve sakin kimseye bir şeyi anlatmayın..
Salı, Şubat 28, 2012
el şeklinde sabunluk
el şeklinde sabunluklar!!

turkiyenin diger illerini bilemeyecegim ama izmirde doksanlarin baslarinda pek bir populer olan bir hadise vardi. pazarlarda falan 3 kuruş paraya satılırdı. o zamanlar annemin elinden tutup pazara giden (kimi zaman annem diye baska kadinin elinden tutup baska insanlarin evine giden) bir insan oldugumdan fiyatini biliyorum. oyle cok pahali degildi eminim. en azindan 2 kilo patlican almayip bunu alabilirdin. bu dedigim sey kadin eli seklinde olan altinda miknatis bulunduran,ve sabuna takilan metal bir aparatla sabunun miknatisa yapismasini saglayan bir düzenek.. (miknatislarin birisi torbanin icinde serbest salinirdi.. sabuna yapistirmak icin)
acik konusayim hastasiydim o elin..mukemmeldi yahu..tirnaklari kirmizi ojeli bu kadin eli,yuzunden kucuk bunyem suya sabuna duskun olmustu .. her ellerimi yikamadan sonra sanki valse kaldirirmis gibi opuyordum bu eli.. bir dük oluyordum, kontes oluyordum "matmazel, vu le vu danse avek mua" diyordum kendi kafamda, güzel ve cirkindeki cirkin'in centilmenligine sahiptim.. ama sonra ne oldu? yaklasik bir sene sonra ayni elin farkli modelleri cikti..farkli model dedidigim yuzuk parmaginda alyans olan modelleri.. yukarda resmi var..
cocuk olan ben belki hayatinda ki ilk kaybedisini tadiyordum ..evlenmisti mukemmel el..hem de baskasiyla...
orospu...
ama şimdi düşünüyorum da.. bu elleri böyle monte etseler birisine.. direkt basarim nikahi.. hoop yüzüklü olan elle değiştiririz eli.. ne güzel, ne kutlu ellerdi onlar..
Salı, Şubat 14, 2012
İkimiz bir gömlekte yakası dar olaydı
28 bahar gördü bu garip kulunuz. hadi bunların 15'inin saçma sapan geçtiğini var sayalım gayet 13 ünde yalnızlığın ne demek olduğunu biliyordum. ve bu 13 senede bir kez olsun, ama bir kez olsun 14 şubat'a "sevgilim" diyebileceğim birisiyle girmemiştim.
ama işte bu sene olay bambaşka gelişti.. başta "aman yıl başında-yaş günümde akabinde sevgililer gününde sevgilim" olsun parolasiyla hazirlanmamistim kış sezonuna, hatta woody allen'ı kıskandıracak bir karamsarlıkta olduğum için "bu vakitten sonra 13 kediyle aynı evi paylaşıp, birbirimize yarenlik edeceğiz" diye düşünmeye bile başlamıştım..
ama sonra bir şey oldu.. muhtemelen ben evliya çelebi gibi "şefaat ya resullulah" ın kazaran "seyahat ya resullulah" olarak algılanması gibi "cimbom ya resullulah" derken başka bir şey anlaşıldı o ve ben çok mutlu oldum tam da tüm sene-i devriyeler zamanında..
sonra günler geçti, haftalar, aylar geçti tak 13 şubat'a geldik.. o an farkettim "eğer" dedim "eğer biraz daha kendimden ayriltmazsam" yani "ben ki aslında kendi kendimin en büyük düşmanıyım" dedim, "işte o vakit" dedim "14 şubat'a sevgilimle giricem"
o vakitten sonra her adımımı dikkatli attım.. sanki denizden tam çıkarken kıyıdan birisi "birader orada deniz kestanesi var aman dikkat" demiş gibi dikkat ettim bastığım yere.. risk almadım, sert mudahalelerde bulunmadım, sorulan sorulara "hayatım sen daha iyi bilirsin" diye yaklaştım ve son 6 saatte direkt sustum..
ve sonunda başardım..
şaka bir yana, birisiyle bir olmak, onunla kavgalarınızın hep "onsuz olamamak" üzerine kurulu olması, "ben" kelimesinden cok "biz" kelimesini tercih etmek mükemmel bir şey.. daha önce yaşamadım mı bunlari evet değişik şekillerde, değişik modullerde yaşandı.. ama modern zamanlarda ilk defa oluyor.. bir çeşit aşk depremi gibi. daha oncelerde de kaydadeger sarsıntılar olmuştu, ama ilk defa bu kadar etraflıca inceleniyor, farkediliyor "oha daha önce böyle bir şey olmamış olabilir" deniyor..
herkesin geçmiş sevgililer günü kutlu olsun.. ve hiç aramayın.. çünkü çoğu zaman hayat en istemediğiniz, en hazır olmadığınız zamanda çıkartıyor önünüze güzel işleri..
Cuma, Şubat 03, 2012
insan dediğin üzmeye kurulu bir saatli bombadır..
bugun bir arkadaşımın başına vahim bir kaza geldiği haberini aldım. geldi mi üstüste gelir derler ya.. kendisini 2 senedir ancak tanıyorum ama gönül işte yıllara bakmadan seviveriyor.. resmen günüm mahvoldu, elem içinde sürüklendim.. bir sekilde dünyada günde milyonlarca insan ölürken bir sekilde bunun zerre kilimi kipirdatmamasinin yaninda sadece bir iki senedir ancak tanıdığım bir insana boyle üzülebilmek ve bir sekilde kollektif arkadaş hüznünden nasiplenmenin tanrinin bize attigi büyük bir kazik oldugunu dusunuyorum.. (ev yapimi felsefik soylemler aslen bunlar.. bir emre kongar ayarinda olmadigimiz icin 3. kisilerin bunlari ciddiye almasini komik bile bulabilirim.. buraya kadar okuduysaniz bundan sonrasinin tamamen mental buhran oldugunu farketmelisiniz)
bunu da makro olarak ele aldigimizda hayatimiza bir sekilde giren herkesin sevsek veya sevmesek ki sevsek daha büyük bombalara donusuyorlar ilerde bir gün bir sekilde üzülmemize neden olan yaratiklara donusmeleri ciddi anlamda tanrinin bir kazigi..
istemiyorum ben arkadasim. bana lego versinler playstation versinler kendimi eyleyeyim kendim gitar calip soyleyeyim ben istemiyorum atila ilhan öldügünde üzülmek, şu dizilerde oynayip kanser olan kadın'a goz yasartmak, sevgilimle bişi olucak diye korkmak.. ne kadar sacma..
ama işte muhtemelen mitolojik olarak aciklanmis bir lanetle birileri ile tanisma ve onlari sevmek ile lanetlenmis insanlariz.
hatta olasılıkla şöyledir hadise; apollon bir tane yari tanricaya cakmistir..(kabul bu biraz terbiye fukarasi bir anlatım oldu) yani güzeller güzeli bir dere perisidir bu kiz mesela. büyük menderes'in perisi.. fakat gel gör ki bir coban o derenin yaninda koyunlarini otlatirken periyi gorur.. peri tam banyo yaparken.. (evet evet tam boyle..) gordukleri karsisinda erekte olan coban badakligin verdigi gazla asik olur.. gider kizin yanina muhabbet falan derken iyiden iyiye asik olur.. sonra kara vicdanlı bir arkadas gidip hemen apollona bu olayi jurnaller.. apollon da cobani bulup "bundan sonra kim ile karsilasirsan, kim senin icin özel bir seyler ifade ederse eninde sonunda seni üzsün" diye lanetler insanligi..
mükemmel mitoloji uydururum imkan verilse..





