Salı, Mart 13, 2012
davşan şeklinde makas
her neyse.. yine de benim zamanimda pahali bir ensturmandi.. herkes alip da gelemezdi okula. özellikle nedense kirmizilari ferrari muamelesi gorur, kirtasiyeden almaya gittiginizde bile mustafa amca tarafindan "niye alicaksin kirmizi tavsanli makas? senin makasin yok muydu? var diye hatirliyorum ben?" şeklinde sorguya cekilirdiniz..
ben de haspel kader bir tane edinmistim.. ki benim sinif icindeki ekonomik sinifimin yükseldigini goren musa buna katlanamadi.. "versene lan bişi kesicem" dedi.. şimdi o zamanlar birisine bişi vermek istemiyorsak yaliyorduk.. salaklik biliyorum ama yaliyorduk ulan işte.. yani piskuvi, eti piknik, hayley falan yerken tamam da yani silgi de yalanmazdi be kardesim..
velhasil bu makasi yalayayim dedim ben.. nasil ettiysem ne yaptiysam o an burnumu kestim bununla.. hayir izah da edemedim anneme "musaya vermek istemedim, yalayayim derken kestim.. burnun kaniyor dedi musa. ben de burnum kanasa bile yaladim ki makasi veremem artik dedim" diyemedim.. dedim düstüm ettim..
bugun de gecmis bahar mimozalari modundayim ya hadi bakalim allah hayra cikarsin..
Pazartesi, Mart 12, 2012
haftanın şarkısı 82 : i don't know what to do with myself
bu aralar kendimden nefret ediyorum.. daha önceleri kendimden bu kadar nefret etmiş olsaydım, herhalde 15 yaşında uranyum yemeye başlardım.. ya da ne bileyim, bir bıçakçı dükkanında çalışırdım kanımın tüm seyrekliği ile..
yaptığım işlerin saçmalık düzeyi, tüm hayatım boyunca yemeyip içmeyip para biriktirip, 72 yaşında ferrari alıp, o ferrariyle bir kargo uçağindan atlamakla eşdeğer..
bana yapma denilenleri yapıyorum, etme denilenleri ediyorum.. daha önce asla ama asla yapmadıklarımı yapıyorum.. yani aşık oldum daha önce, ama hiç böyle rezil bir şekilde peşinden koşmadım kimsenin.. hatta kimsenin de koşmadım peşinden.. super dupper cool adamdım ben.. ama şimdi..
ama buldum hadisemin nedenini.. ben hayatım boyunca haksızlığa dayanamayan bir adam oldum. daha 6 yaşında çok iyi hatırlıyorum, hastanede yalnız başıma yatarken, yanımdaki benden büyük çocuk benim yemek tepsimden dandik pudingimi almıştı.. ben ki pudingten nefret eden bir çocuk olarak, kendisine çatal çekmiştim.. zira bıçak yoktu..
tüm bu yanlış anlaşılmalar, ben gitmeden "gittin" denmeler, ne bileyim efendim "şov yapıyorsun" denilmesi, yani tüm bu haksızlık kanıma dokunuyor.. evet her zaman bir peter pan oldum, her zaman büyümeyle ilgili sorunlarım oldu kabul ediyorum (ki bu çok psikolojik bir şey.. insanlar büyümelerini ilk travmalarina kadar sürdürürler.. benimkisi çok ufak yaşta oldu) ama sadece büyükler mi mutlu edebilir ki? sadece büyükler mi sorumluluklara sahiptir ki? o çok büyük dedikleriniz benim kadar çalışmaz/benim kadar dürüst/sadik/sevgi dolu olmazken, öfkelerinize/sinirinize benim kadar sahip çıkmazken kiminle mutlu olabilirsiniz ki?
paul auster'e mesaj attim.. ciddi ciddi.. yapı harcımda büyük yer tutan, üslubunu kopyaladığım adama dedim. "ustam, kusura bakma ama, sen nasıl başa çıkıyorsun, acılarını kelimelere dökmemekle? dahasi nasil anlatiyorsun insanlara bu acilarin ilgi beklemekle alakali olmadigini, sadece başka çaresi bulunmadığı için parmaklardan süzüldüğünü?" dedim.. insan kendinden bahsettiğinde, kendi acılarından bahsettiğinde, bunlardan prim yapiyor sanılıyor bu dünyada.. hiç prim yapmayı, hiç okunmamayı düşlüyor olsa bile.. (ha bu bağlamda niye bir kağıda yazmıyorsun ve kenara atmıyorsun diyeceksiniz.. evim defterlerle dolu.. internet o defterlerden taşanlar)
hayir ortada iki tarafli olan sevginin, 1. cogul kisinin birisi tamamen yok etmiş herşeyi.. eşyalari toplamış, sevgiyi, saygiyi çöpe atmış.. aşkı geçtim sevgi namina bir şey kalmamış biz hala uğraşıyoruz.. şu "sevgilisinin peşinden ayrılmayan sevgilisinin eski sevgilisini dövdürttü" haberlerindeki dövülen insanlara dönmekten korkuyorum yakında..
velhasil şu aralar kendimle ne yapacağımı bilmiyorum.. birden iki kişi olmuş, ortak hayat düşünürken, tüm hayat planı kabul edilebileceğim bir hatam yüzümden bitti.. kendi bokumda oturayim şimdi.. bir de insanları rahatsız etmemeyi öğrenebilsem on numara olacak..
Pazar, Mart 11, 2012
mus çorap (neden muz değilse)
anasini satiim barok donemi, ne bileyim ortacagi "erkeklerin de muz corap giydiklari deli bir donemdi" olarak bilen tüm tiyatro hocalarinin sayesinde memletin okumus erkeklerinin neredeyse yüzde 20'sinin giydigi bir coraba donuyor bu muz corap.. sahsen ben de zamaninda horatio olaraktan bi corabi giymistim arkadas.. allah ve yakinlarim biliyor simdi yalan soyleyecek degilim.. sene 1994 ben "ingilizce ogrendik" konulu musamerede horatioyum.. hayir "ingilizce ogrenir ogrenmez sekspir okuyoruz" intibasi mi birakmak istedi hocalar onu da bilmiyorum ama 12 yasinda bi velete koyuyor muz corap giymek..
"ya sizi denize dogru suruklerse efendimiz?
yahut denize inen ucurumun korkunc kenarina goturur de....... corabim kacti lan! nasil kacti lan? oha annem agzima siccak... ya sikicem nasil kacti bu corap!"
hayir arkadas boyle bir zamazingo var sanki.. tiyatro hocalari gidip tarih hocalarina "mehmet bey.. acaba orta cagda nasil giyiniyorlar bunu bir arastirabilir misiniz?" diye soru soruyorlar.. mehmet beyler de direk kutuphaneye gidip tarihi anlasmalara el atiyorlar.. "mohac savasindan sonra osmanli avusturya macaristan imparatorlugu ile anlasma yapti.. bu anlasmaya gore belgrad, prag osmanliya verilecek, ve avrupanin batisindaki tüm erkekler beyaz kulotlu corap giyeceklerdi" metnini buluyordu sanki.. oyle bir total olarak gaylik akmis avrupaya o zamanda.. herkes bu zamazingolardan giymis "1550lerde beyaz kulotlu corap cok moda" diye de bultenler mi yayinlanmis anlamis degilim..
daha cok ayagin altindan baglanan uzun taytlara benzer bir sey.. sen cocuga niye kulotlu corap giydiriorsun ki arkadasim? yarin bi gün o cocuklardan yüzde 10 u ibine olsa bunun vebalini verebilecek misin (ben ipne degilim yannis olmasin.. canavar gibi delikanliyim.. heteroyum) (gerci ipnelikle yani gaylikle ilgili bir sorunum da yok.. herkes hayatini yasamakta ozgur bence.. cinsel tercihlerini falan)
ehehe bu arada fotodaki tipe bakin yahu.. lord olmus, kont olmus giydigi kiyafete bak eheheh rezil.. tevekkeli degil osmanli agziniza sicmis sizin..
Cuma, Mart 09, 2012
gece dünyayı, güneş ise acıları örter


küçükken bir tarafım şiştiğinde (ki küçükken insanların uçamamasını içime sindiremediğimden devamlı hoplayan zıplayan üstüne "hemofili" bir çocuk olduğumdan çok şişerdi oram ve buram(tam olarak eklemlerim)) ağrıdan duramazdim. hastaneye gitmem gerektiğini bilirdim ama en kötü ağrı bile hastane yemeklerinden/kokusundan/yatağından/annemin başımda uykusuz kalmasından iyiydi..
öyle günlerde gündüzleri yatip tv izleyip acıyı düşünmemeye çalışırken başarılı olduğumu farkettim. yani bence bir insan acı kontrolunu gayet de transformers izleyerek saglayabilirdi.. ya da evimiz holivudda. öyle onlarca yıl tibette manastirlara falan kapanmaya gerek yok. al 37 ekran beko televizyon, koy evin bi köşesine otur izle, hiç acı macı kalmaz diye düşünürdüm..
ama geceleri olay bambaşka olurdu. geceleri hiç bir şekilde ağrıyı dindiremezdiniz. rahmetli anneannem "gece dünyayı örter, güneş dertleri" derdi o zamanlar ben ağrıdan kıvranır, uyuyamazken geceler boyunca..
şimdi büyüdüm ağrılarım sızılarım kalmadı pek. ne inşaattan atlıyorum, ne taksi çağırıp küfür edip kaçıyorum çünkü. futbolun sahada topa değilmese de zevkli bir şey olduğunu keşfedeli neredeyse 10 sene oldu.. ama şimdi kendi öznel acılarım/kıvranmalarım var.. ve inan anneanne, duyuyorsan beni şayet, o zaman bi bok anlamadığım lafına o kadar çok hak veriyorum ki. ve de özlüyorum seni..
stelyos kazantidis de aynı şeyi söylüyor şarkısında.. "geceler geçmiyor" gibi sözlere sahip. tek kelime anlamıyorsun ama hissediyorsun..
Pazar, Mart 04, 2012
haftanın şarkısı 81 : pasion vega - colgados del cielo

`passion vega` adli ispanyol bir hanımın, anlattığı bir masal, verdiği bir sırdır bu şarkı.. bakarken görmediklerimiz üzerine, kaybettikten sonra varlığını farkettiklerimiz üzerine.. gökyüzünde asılı kalan ayın, yıldızların şarkısıdır bu.. ıssız bir yolda giderken, sizi izleyen tek nesnelerin hikayesidir.. ve yıllar, yüzyıllar önce yazılmıştır ömer hayyam'ın dizeleriyle:
"bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez, kimse bilmez"
ispanyolca bilenler varsa eşlik edebilirler şarkıya:
Aunque no lo sabe nadie,
la luna está enamorada,
de un rubiales q la mira
desde la otra cara.
La luna ha perdido el sueño
y vive con la esperanza,
que se pare el universo
y un rayo la parta.
remueve las olas y pregunta por el
una luna a otra luna,
hasta el amanecer
Y por amor va a buscarlo,
hasta el fondo del mar,
donde estas vida mia
q ya no puedo mas.
Una noche infinita
es todo lo que quiero,
y contigo despertar
colgados del cielo.
Ay!sol de mis tormentos,
ven cuanto antes
que me estoy quedando
en cuarto menguante...
Aunque no lo sabe nadie,
en medio del firmamento,
el sol de tanto quererla
se esta derritiendo.
Cuentas las malas estrellas,
que justo al caer la tarde,
por un instante sus ojos,
parece que arden
Remueve las nubes apagando su fe,
un dia y otro dia, hasta el anochecer
y por amor va a buscarla,
hasta el fondo del mar,
¿donde estás vida mia?
que ya no puedo mas...
solo un dia infinito,
es todo lo que quiero
y contigo despertar
colgados del cielo,
luna ven cuanto antes,
curame este tormento,
que me estoy quedando,
que me estoy quedando,
sin fuego en el cuerpo...
Aunque no lo sabe nadie
aunque nadie sabe nada,
ocurrio que un medio dia
se hizo madrugada....
-hiç ummadığım bir anda bu şarkıyı önüme çıkartan berat'a teşekkürler..
the muppets

"hiç kimseye, hiç bir şeyi anlatmayın. çünkü anlattığınızda özlersiniz.. ve hiç bir şeyi, özlediğiniz şey kadar sevemezsiniz" diyordu "holden caulfield", "gonulçelen" kitabının bir yerlerinde..
bir grundig televizyonda, siyah beyaz izlenirdi kuklalar.. ve yanan sobanın üzerinde kavrulan kestane gibi kokardı hepsi. ve o yüzdendir ki, ne zaman bir kukla görsem, burnuma kestane kokuları gelir.. televizyonlar siyah beyazlardi ve tek kanallıydılar.. tek kanallı olmasında bir sıkıntı yoktu.. zira sonra trt2 geldiğiinde, bir çok kanalımız olduğunu ama hiç bir kumandamız olmadığını farketmemizin akabinde evin tek çocuğu olan benim "kumanda" olma sürecim başlıyordu..
ama kuklalar başladığında, tüm domuzcuk piggysiyle, kurbağa kermitiyle, yaşlı ihtiyarlarıyla başladığında, kumandalık kimliği bir koltuğa bırakılır çocuk olurdum tekrar..
2012 yasinda, hala bir çocukken, hala sevmeyi bilmeyen bi eşek sıpasıyken bir cumartesi gecesi, anlatmaktan, özlemekten korkulan bir cumartesi gecesi 2 saat boyunca kalbi ısıtan bir film olmuş bu.. her şeyiyle kusursuz, mevzusuyla, eglencesiyle, acısıyla..
ama işte insan özlüyor.. muppetlarin "jim henson" i özledikleri gibi özlüyor.. ve sakin kimseye bir şeyi anlatmayın..
Salı, Şubat 28, 2012
el şeklinde sabunluk
el şeklinde sabunluklar!!

turkiyenin diger illerini bilemeyecegim ama izmirde doksanlarin baslarinda pek bir populer olan bir hadise vardi. pazarlarda falan 3 kuruş paraya satılırdı. o zamanlar annemin elinden tutup pazara giden (kimi zaman annem diye baska kadinin elinden tutup baska insanlarin evine giden) bir insan oldugumdan fiyatini biliyorum. oyle cok pahali degildi eminim. en azindan 2 kilo patlican almayip bunu alabilirdin. bu dedigim sey kadin eli seklinde olan altinda miknatis bulunduran,ve sabuna takilan metal bir aparatla sabunun miknatisa yapismasini saglayan bir düzenek.. (miknatislarin birisi torbanin icinde serbest salinirdi.. sabuna yapistirmak icin)
acik konusayim hastasiydim o elin..mukemmeldi yahu..tirnaklari kirmizi ojeli bu kadin eli,yuzunden kucuk bunyem suya sabuna duskun olmustu .. her ellerimi yikamadan sonra sanki valse kaldirirmis gibi opuyordum bu eli.. bir dük oluyordum, kontes oluyordum "matmazel, vu le vu danse avek mua" diyordum kendi kafamda, güzel ve cirkindeki cirkin'in centilmenligine sahiptim.. ama sonra ne oldu? yaklasik bir sene sonra ayni elin farkli modelleri cikti..farkli model dedidigim yuzuk parmaginda alyans olan modelleri.. yukarda resmi var..
cocuk olan ben belki hayatinda ki ilk kaybedisini tadiyordum ..evlenmisti mukemmel el..hem de baskasiyla...
orospu...
ama şimdi düşünüyorum da.. bu elleri böyle monte etseler birisine.. direkt basarim nikahi.. hoop yüzüklü olan elle değiştiririz eli.. ne güzel, ne kutlu ellerdi onlar..
Salı, Şubat 14, 2012
İkimiz bir gömlekte yakası dar olaydı
28 bahar gördü bu garip kulunuz. hadi bunların 15'inin saçma sapan geçtiğini var sayalım gayet 13 ünde yalnızlığın ne demek olduğunu biliyordum. ve bu 13 senede bir kez olsun, ama bir kez olsun 14 şubat'a "sevgilim" diyebileceğim birisiyle girmemiştim.
ama işte bu sene olay bambaşka gelişti.. başta "aman yıl başında-yaş günümde akabinde sevgililer gününde sevgilim" olsun parolasiyla hazirlanmamistim kış sezonuna, hatta woody allen'ı kıskandıracak bir karamsarlıkta olduğum için "bu vakitten sonra 13 kediyle aynı evi paylaşıp, birbirimize yarenlik edeceğiz" diye düşünmeye bile başlamıştım..
ama sonra bir şey oldu.. muhtemelen ben evliya çelebi gibi "şefaat ya resullulah" ın kazaran "seyahat ya resullulah" olarak algılanması gibi "cimbom ya resullulah" derken başka bir şey anlaşıldı o ve ben çok mutlu oldum tam da tüm sene-i devriyeler zamanında..
sonra günler geçti, haftalar, aylar geçti tak 13 şubat'a geldik.. o an farkettim "eğer" dedim "eğer biraz daha kendimden ayriltmazsam" yani "ben ki aslında kendi kendimin en büyük düşmanıyım" dedim, "işte o vakit" dedim "14 şubat'a sevgilimle giricem"
o vakitten sonra her adımımı dikkatli attım.. sanki denizden tam çıkarken kıyıdan birisi "birader orada deniz kestanesi var aman dikkat" demiş gibi dikkat ettim bastığım yere.. risk almadım, sert mudahalelerde bulunmadım, sorulan sorulara "hayatım sen daha iyi bilirsin" diye yaklaştım ve son 6 saatte direkt sustum..
ve sonunda başardım..
şaka bir yana, birisiyle bir olmak, onunla kavgalarınızın hep "onsuz olamamak" üzerine kurulu olması, "ben" kelimesinden cok "biz" kelimesini tercih etmek mükemmel bir şey.. daha önce yaşamadım mı bunlari evet değişik şekillerde, değişik modullerde yaşandı.. ama modern zamanlarda ilk defa oluyor.. bir çeşit aşk depremi gibi. daha oncelerde de kaydadeger sarsıntılar olmuştu, ama ilk defa bu kadar etraflıca inceleniyor, farkediliyor "oha daha önce böyle bir şey olmamış olabilir" deniyor..
herkesin geçmiş sevgililer günü kutlu olsun.. ve hiç aramayın.. çünkü çoğu zaman hayat en istemediğiniz, en hazır olmadığınız zamanda çıkartıyor önünüze güzel işleri..
Cuma, Şubat 03, 2012
insan dediğin üzmeye kurulu bir saatli bombadır..
bugun bir arkadaşımın başına vahim bir kaza geldiği haberini aldım. geldi mi üstüste gelir derler ya.. kendisini 2 senedir ancak tanıyorum ama gönül işte yıllara bakmadan seviveriyor.. resmen günüm mahvoldu, elem içinde sürüklendim.. bir sekilde dünyada günde milyonlarca insan ölürken bir sekilde bunun zerre kilimi kipirdatmamasinin yaninda sadece bir iki senedir ancak tanıdığım bir insana boyle üzülebilmek ve bir sekilde kollektif arkadaş hüznünden nasiplenmenin tanrinin bize attigi büyük bir kazik oldugunu dusunuyorum.. (ev yapimi felsefik soylemler aslen bunlar.. bir emre kongar ayarinda olmadigimiz icin 3. kisilerin bunlari ciddiye almasini komik bile bulabilirim.. buraya kadar okuduysaniz bundan sonrasinin tamamen mental buhran oldugunu farketmelisiniz)
bunu da makro olarak ele aldigimizda hayatimiza bir sekilde giren herkesin sevsek veya sevmesek ki sevsek daha büyük bombalara donusuyorlar ilerde bir gün bir sekilde üzülmemize neden olan yaratiklara donusmeleri ciddi anlamda tanrinin bir kazigi..
istemiyorum ben arkadasim. bana lego versinler playstation versinler kendimi eyleyeyim kendim gitar calip soyleyeyim ben istemiyorum atila ilhan öldügünde üzülmek, şu dizilerde oynayip kanser olan kadın'a goz yasartmak, sevgilimle bişi olucak diye korkmak.. ne kadar sacma..
ama işte muhtemelen mitolojik olarak aciklanmis bir lanetle birileri ile tanisma ve onlari sevmek ile lanetlenmis insanlariz.
hatta olasılıkla şöyledir hadise; apollon bir tane yari tanricaya cakmistir..(kabul bu biraz terbiye fukarasi bir anlatım oldu) yani güzeller güzeli bir dere perisidir bu kiz mesela. büyük menderes'in perisi.. fakat gel gör ki bir coban o derenin yaninda koyunlarini otlatirken periyi gorur.. peri tam banyo yaparken.. (evet evet tam boyle..) gordukleri karsisinda erekte olan coban badakligin verdigi gazla asik olur.. gider kizin yanina muhabbet falan derken iyiden iyiye asik olur.. sonra kara vicdanlı bir arkadas gidip hemen apollona bu olayi jurnaller.. apollon da cobani bulup "bundan sonra kim ile karsilasirsan, kim senin icin özel bir seyler ifade ederse eninde sonunda seni üzsün" diye lanetler insanligi..
mükemmel mitoloji uydururum imkan verilse..
Pazartesi, Ocak 23, 2012
haftanın şarkısı 80 : pete doherty - she loves you
insan doğduğu anda sevmeye başlıyor olabilir.. şahsen ben küçük plastik keçimi çok sevmiştim.. kendisini kazara evin balkon penceresine şutlamam, ve camın kırılması neticesinde o yaşa kadar yediğim en şahane dayağı yemem sonucunda bu sevgi yok olmuş olsa da sevmiştim.. yalan değil..
sonrasında saçma sapan şeyleri sevmeye başlıyor. mesela ağza patlayan şeker koyup, üstüne kola içmeyi öyle çok seviyor ki her gün önlüğünü batırıp dayak yese de sevmekten vazgeçemiyor. o noktada sevgi dağarcığına "sevgin, sana ızdırap olarak dönse de vazgeçme"'yi ekliyor..
yaş ilerledikçe bir erkek, bir kadın gibi sevmeyi öğreniyor.. seviyor işte.. nedenini bilmeden, ve yiyeceği dayakları düşünmeden.. sonra bir noktada şunu öğreniyor "sevdiğin şey onu umarsızca biraktığında hayatına devam etmek zor da olsa yapılabilir".. sonuçta ne patlayan şekerler, ne uzaktan kumandalı arabalar terkederken seni, elin kızı çıkıp pat diye terkediyor seni. kala kalıyorsun başta ama öğreniyorsun.. ve sanırım tarihte ilk terkedenden sonradır insanlığın terketmeyi öğrenmesi.. peynir gibi, ne bileyim tarhana gibi bir şey olmalı bu terketmek.. birisi haspelkader, belki kaza ile icat etmiş, sonradan da geriden gelenler takip etmişler işte..
sonra bir an geliyor, ki o an olgunlukla eş değer, sevmekten çok sevilmenin değerini anlıyorsun.. gerçekten sevilmenin, o hakettiğin değerin verilmesinin anlamını anlıyorsun.. seni sadece sevdin diye sevenlerin, ve sevmen yetmediğinde, sevginden sıkıldığında kaçıp gidenlerin derdine düşmeyi bıraktığın an..
ve işte o yüzdendir ki, tüm aşk şarkıları gençlere hitap ederken, beatles'in seneler boyunca sevilmesi "she loves you/seni seviyor" demesindendir.. sen seviyorsun değil, seviyorum değil, o seviyor seni..
sevilmek güzel bir şey yahu.. değerini bilmek, bunu anlamak ve kaybetmeyecek kadar aptallığı bırakmış olmak güzel bir şey..
Pazar, Ocak 01, 2012
2012'de sampiyonlar liginde

fotograf maya tapinaklarindan.. bildigin dügün fotografi cektirmis adamlar.. bu mayalarin 2012 olayi ile madem ki olayın sonuna geldik, son günlerini çok güzel geçirmeli bu dünyanın.. en başında sevmeli insan.. aragon'un "mutlu aşk yoktur" noktasinda "mutsuz" bölümü 2013'e saklarsak "hani yoktu aragon hani?" diyerek lolo yapabiliriz kendisine.
tüm bu uygarligin bitişi (ki bana göre sadece kirmizi etle beslenip, kurdan bulunmadigi bir zamana tekabül eder) olayini kendimize çevirebiliriz.. mesela ben şu anda dünyanın sonuna kadar birisinin olmayı planliyorum, ve onunla cohen'in bahsettiği sona kadar dans edebilirim.. bir insanın "son erkeği olmak" (hele ki mavi gözlü bir denizse) mükemmel olacaktir.. tam o olay olduğu gün yanımda olsun, değmeyin keyfime..
velhasil herkese mutlu ve mesut yillar.. dünya'yı kapatiyorlar madem, son içkilerimizi içelim..
Pazar, Aralık 25, 2011
hatırla barbara
tüm hafta yağmur yağdı buraya.. yağmur garip bir şey. tasavvufi olarak bakarsak, bir döngünün başı ve sonu.. buharlaşıp yok olup giden bir su ile, can veren büyüten bir suyun arasındaki şey yağmur.. realist olarak bakarsak da, eğer eve giderken yağarsa mükemmel, işe giderken yağarsa nalet bir şey.. yağmurda ıslanmayı sevenlerin, iş görüşmesine giderken ıslanmayı sevmemeleri gibi bir iki yüzlülük..
fransa'yi tam boykot ediyordum ki, yağmurla birlikte bu şiir düştü aklima.. sanırım yaza kadar dövmesini de yaptirabilirim hemen bileğimin yanına "et ne m'en veux pas si je te tutoie
je dis tu a tous ceux que j'aime" şeklinde bir yazıyı.. "sana sen dediğim için bana kızma, ben sevdiklerime sen derim"
hatırla barbara;
hatırla barbara,
o gün hiç durmamacasına yağıyordu yağmur brest'e
ve sen
o yağmurun altında
gülümseyerek yürüyordun
ışıl ışıl, mutlu, sırılsıklam
hiç durmamacasına yağıyordu yağmur brest'e
ve ben senlen
siyam sokağında karşılaştım
gülümsüyordun
ben de gülümsüyordum
hatırla barbara,
benim tanımadığım sen
beni tanımayan sen
hatırla,
gene de o günü hatırla
unutma
bir sundurmanın altına bir adam sığınmıştı
sana adınla seslendi
barbara
ve sen
o yağmurun altında ona doğru koştun
sırılsıklam, mutlu, ışıl ışıl
ve kollarına atıldın
bunu da hatırla
ve sen diye hitap ettiğim için sakın bana kızma
ben tüm sevdiklerime sen derim
onları yalnızca bir kez görmüş olsam bile
ben tüm sevenlere sen derim
onları hiç tanımasam bile
hatırla barbara,
unutma
mutlu yüzündeki, o mutlu şehrin üstündeki
o sakin ve mutlu yağmuru
denizin, askeri tersanenin, ouessant gemisinin üzerindeki
o yağmuru
ooo barbara
savaş
ne büyük aptallık
sen şimdi ne oldun
bu;
demirden,
ateşten,
çelikten,
kandan
yağmurun altında
ya seni kollarında tutkuyla saran adam
öldü mü, kayıp mı, yaşıyor mu
ooo barbara
hiç durmamacasına yağıyor yağmur brest'e
taa o zamanki gibi
fakat hiçbirşey aynı değil, hepsi darma duman şimdi
bu, korkunç ve mahzun bir keder yağmuru
bu;
demirden,
çelikten,
kandan oluşmuş
aynı fırtına değil artık
şimdi sadece
brest'in üstündeki yağmur boyunca,
ölen köpekler gibi çatlayan bulutlar var
ve onlar
uzakta çürüyecekler,
artık hiçbirşeyi kalmayan brest'in uzağında,
çok uzağında...
Pazar, Aralık 11, 2011
haftanın şarkısı 79 : ofra haza - adio querrida

Dün danimarkalı bir arkadaşla dışarı çıktık. Fasıla götürdük genci. İçsin, açılsın, derdine derman olsun istedik. Bir iki dinledi şarkıları "too much suffering/çok fazla acı var" dedi.. ah be danimarkalı kardeşim.. bilmez misin ki biz akdenizliler canımız yandığında içer ve şarkı söyleriz?
annen sana can verip
bu dünyaya getirdiğinde,
sana, seveni sevmek için
bir kalp vermemiş..
elveda, sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
benden aldın zaten..
elveda sevgilim..
yaşamı istemiyorum,
bana daha acı kıldın zaten..
git ve kendine başka bir aşık bul
başka kapıları çal.
başka ateşlerde yanmayı um
benim için sen öldün..
for to me you are dead.
Çarşamba, Aralık 07, 2011
hiç müşterisi olmayan güzel dükkanların dramı: il sogno

yaşlandıkça jerry seinfeld'e benziyorum.. çok iyi anlaştığı, çok güzel bulduğu kizdan tek bir hareketle soğuyan adam olmak bir yana küçük esnaf için üzülür halde buluyorum kendimi.. seinfeld'in bir bölümünde karşı sokağa açılan, küçük ve güzel restoran'ı adam etmeye çalışır jerry.. zira üzülür bu iyi niyetli insanların çırpınmasına..
il sogno'ya da ben o şekilde üzüldüm. izmir'in kibris şehitleri caddesine çıkan can yücel sokakta bir restoran bu il sogno. italyan yemekleri yapiyor. soslari falan da italyadan getiriyormuş rivayet. yemekleri gayet güzel, fiyatlar da makul seviyede.. gel gelelim bomboş!
servis çok hızlı desem bu bir meziyet olmayacak zira tek müsteriye de bir zahmet hizli servis etsinler.. pat geliyor yemek lakin yemek yerken kafanızı kaldırdığınızda garsonla göz göze geliyorsunuz devamli.. bakin garson dedim zira tek bir tane garson var.. o da bulmaca çözüyor sizinle bakismadigi anlarda..
hesabi istediğiniz an dram basliyor.. hesabi veriyor garson, sanki baska müsteri varmis gibi uzaklasiyor. sonra masuscuktan onca mesguliyetin arasinda size zaman ayirmismis gibi biraz gecikmeli geliyor.. sonra 9 lira falan para üstü verecekse gidiyor yan dükkanlara soruyor.. çünkü dükkana kimse gelmediği için bozuk parasi olmuyor ( :((( yapicam artik )
oglum gidin bu dükkana bak. yazıktır. nerelere ne paralar veriyorsunuz, nerede ne yemekler yiyorsunuz! adamlar ne güzel ortam kurmuslar yemek yiyin diye, siz gidiyorsunuz dürüm yiyorsunuz.. ayiptir ya!
Pazar, Aralık 04, 2011
haftanın şarkısı 78 : solitary man

hayat bizi yalnız olmaya, bireysel iktidarligimizi kurmaya iterken, en sevmeye hazır olduğumuz anda, tek tarafli ten çekimlerinde bertaraf olup "tekillik ne güzel" dedirtirken, gidilen her düğün ve bilhassa takilan her çeyrek altın evliliğe itiyor..
bir noktada "erkekler igrenç yaratiklar" diyen kadınlar kendi cinslerinin erkekleri o hale getirdiğini unutuyorlar.. nihayetinde şair de demiyor mu zaten "olur şey değil bir insanın bir insanı anlaması diye?
her neyse lafı uzatmamak gerek, johnny cash ile birlikte "solitary man" diyelim (aslında beyonce ile all the single ladies demek isterdim ama pipim var)
sezercik okulda filmindeki sapık katil
açıkça söylüyorum, türk filmlerinin içindeki en manyak karakterdir..
simdi bu sezercik okulda filminin ismi tam olarak bu degil aslinda. bitirimler gibi bir ismi var ama bence boyle bir film noir e pek yakisan bir isim degil. yani en azindan ikinci yarisi için degil..
ilk yarisinda adile nasit ve belkis dilligil ile birlikte sezercik ve manyak arkadasi dombili okulda teror estirirlerken, ikinci yarisinda bunlari uysallastiran perihan savas ile birlikte deniz kiyisinda tatile giderler..
işte katilimiz bu noktada ortaya cikar.. boyle kivircik sacli, ölü bir kadinla yemek yiyen, onla konusan, onunla garip garip işler yapan, nekrofili tabiyatli bir insandir.. sonrasinda bu ölüden sıkılıp, ölüyü denize atmaya karar verir ki sezercik olayi görür.. nasil olduysa perihan savas a birebir benzeyen ölü (ki bir ölü'nün perihan savas a benzemesi zor bir sey degildir kanaatimce.. tüm hayati boyunca ölü gibi bakmis bir kadin zira) kadin bir komplo ile hortlayarak (aslen perihan savas in kendisidir, kadin ölmüştür suyun altindadir) gidip adami itirafa zorlarlar.. o an da arkadasin gosterdigi performans "en iyi yardimci erkek oyuncu oscari" alacak kalitededir..
"hayir ben seni öldürdüm, suya attim seni.. yine öldürecegim" diye delirir gider.. bereket sezercik ve dombili ekibi kurtarir perihan savasi..
hoş bence bu adami boyle manyak yapan etkenlerden birisi de "adile nasit" in resmen mayo ile oynadigi bir filmde oynamis olmasi olabilir.. yani bir insani "sapik" demeden once, onu o duruma sokan nedenlerin irdelenmesi gerektigini düsünüyorum.. bir bebekten katil yaratan toplumu irdelemeliyiz.. yani allaskina, mayolu adile nasit, perihan savas ve elektrik diregi kalinliginda bacaklari, gözlüklü bir cocuk (ki filmin baslarinda pire tozlu cicek verir ogretmen) dombili ve sezercikten olusan bir ekiple birlikte aynı seti paylasiorsun.. delirmemek elde degil..
"öldürdüm seni! kendi ellerimle boğdum!"
Salı, Kasım 29, 2011
sükür halimize
şu anda saat 11 ve ben anca eve girebiliyorum.. sabah 7:35 de cikilan evden koca bir iş günü ve üstüne yapilan master ile ancak 23:00 de noktalandirabiliyorum.. bu master bittiği noktada geçtiğim yerlerde çiçekler solsun, kediler beni görünce tıslasin, varlığımı hisseden bebekler ağlasın istiyorum.. çektiğim acılar dışardan bile hissedilsin.. üstüne üstlük bir de ayak bileğim ağrıyor..
ama halimize şükür! dimi anne? halimize şükür..
ben küçükten beri hasta bir çocuktum. yani benim kendimi bildiğim yer izmir tepecik hastanesidir ve kendimi bildikten yaklasik 10 saniye sonra köftemi çalan yan yataktaki dombili çocuk yüzünden insanları bildim.. hayatın sana "ne oluyor?" demene bile izin vermeyeceğini, hemen köfteni çalabileceğini öğrendim.. ama işte halimize şükürdü..
nihayetinde sık sık hastaneye düşüyorduk, ama öyle çaresiz bir hastaliğim da yoktu. hastaneye düşüyorsam hep inşaattan atladığım için, top oynadığım için, fayans üzerinde yokuştan kayıp düştüğüm için düşüyordum.. oysa onları yapamayanlar vardı..
garip annemin küçükten beri beni avutma yöntemiydi bu işte.. "ya bak sen böyle hastaneye yatiyorsun ama ya septik maskuviliti hastaligin olsaydi? ya kuşböğürtene tutulaydın?" diye saçma sapan hastalıklar söyler, ben de "tabi ya yazık o kuşböğürtenli çocuklara!" diye kendi kendime kemalettintuğculuk yapar o çocuklar için üzülürdüm..
sonra farkettim ki annemin bahsettiği hastaliklar bildiğin milyarda bir olan hastaliklardi. kadın bildiğin "ender hastaliklar" kitabi bulmuş, 6 milyarda bir olan hastaliklari bana "ya fikibok cikaydi bi tarafinda?" diye kitliyordu.. 17 yasinin civan anlarinda isyan ettim gari "ya 6 milyarda bir olan hastalik niye bende olsun be anne?" diye çıkıştım.. ergenlik boktan bir şey.. çıkışmamak gerek öyle..
velhasil şu halimize de şükür. nihayetinde japonyada olup, radyoaktivite ile zehirlenip, ve aynı zamanda sigaramiz bitmiş de olabilirdi ve sırtımızın en ulaşamadığımız yeri de kaşınıyor olabilirdi.. ama işte şükür halimize..
Cumartesi, Kasım 26, 2011
haftanın şarkısı 76 : alla beni pulla beni (lounge)

fransızlar insanların nasil olduklarını sormak için "ça va" derler.. bize de muhtemelen fransızcadan geçen "nasıl gidiyor?" sorusunun daha bir kısası, sadece "gidiyor mu?" manasına gelen versiyonu..
anlamıyorum ben bunu. bir şeylerin iyi olmasi için, "gidiyor" halinde olması mı gereklidir? şahsen ben tüm bedbaht anlarımı giderken yaşadım. bir ankara yolculuğunda, bir izmir dönüşünde hep orta doğunun en bedbaht çocuğu gibi hissettim (ki bu sanırım gazzede kiz arkadaşından ayrılmış bir filistinli çocuğu kızdırabilirdi..)
ama tabi o giderlik hali, daha doğrusu bir şeyler yapma hali her zaman keyiflidir. oturduğun yerden riske girmeden, ne mutsuz olarak, ne üzülerek yaşar gidersin. oysa ki dağları delmenin, gök kubbeyi yerlere sermenin, yani o gidişin bir güzelliği vardir(ki dağları delerek gidiş apayridir)
tüm bu olayda mühim olan bir şeye, birine gidebilmektir.. karşında ne diyeceğini bilemeyen, ona gelmeni isteyen birisi varken, ve bundan incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler yüzünden vazgeçmeyecek biri varken ve bir şey çağırırken seni "alla beni" diyerek o noktada cevap verirsin..
+ça va?
-bien e toi?
Perşembe, Kasım 03, 2011
otobuste insanların yaptığı yosun sallanması
bu hareketi şöyle aciklayabiliriz kisaca; otobuste ayakta dikilen insanlar otobusun her salınımında sanki denizin bilmem kac fersah altındaki yosunlarin her gelen akintida hep beraber salinmalari gibi salinirlar..
ben ki otobuste kulaklik takip etrafa bakinmayi seven bir insan olarak bu hadiseyi feci komik bulurum. beatles calar o sirada kasetcalarim "words are flowing out like endless rain into a paper cup"" verdim mi film hissiyatini, verdim mi romantik adamim mesajini.. oh bebek..
gecenlerde amcamin biri garibim uyuya kalmis olacak ki otobus tam hareket ederken ayaklandi "hohoyt arkaeeaaeee kapiieaa" diyerek o kalabaligi yarmaya giristi.. işte o sirada kayip balik nemo filmi aklima geldi.. yosunlari yararak ilerleyen nemo misali seslendirmek istedim otobus belgeselimi
"otobuste uyuyania domesticus hayvani bazi durumlarda telasa kapilarak hizlica hareket etmek ister.. işte o durumlarda yosunlari bu denli yararak ilerler"
discovery felan sifresiz olmadan evvel bayila bayila izlerdik hep.. artik bunlarla idare ediyoruz..
fakat ani bir fren olsun, hizli bir kalkis olsun veya yasli bir teyzenin teror estirdigi durumlar olsun bu yosun durumu pek gozlenilmiyormus arkadas.. ben bugun bunu farkettim.. daha cok fön makinesi ile saclari kuruturken saclarin verdigi salak tepkiler gibi bir tepki aliniyor insanlardan..
hele ki bazen isyankar yosunlar, pardon insanlar tarafindan "oha be sofor kardesim oha" diye tepki verildiginde, hakli olarak bu huzurlu salinim bozuldugunda dort gözle olacaklari izlemekte yarar var
bu konu hakkinda lars von trier in "dalgalanma: otobüste yasanan dehset" adli bir film cekmesini bekliyorum. kadraja sigdirirsa insanlari, bu defa bari sigdirirsa cok sevinecegim.. lars von trier e prim verenlerle konusmayacagim bundan sonra lan.. ben 8 yasinda biraktim elimde fotograf makinasi veyahut kamera varken kadraj disinda vucut uzvu birakmayi.. laf lafi acti bak yine..
Salı, Kasım 01, 2011
Salı, Ekim 18, 2011
haftanın şarkısı 74 :aylin prandi - la bambola

italyanca'da garip bir hava var. söylediklerinden tek kelime anlamiyorsun ama sanki devamli "ya ama söylüyorum söylüyorum yapmiyorsun!!" tonlaması ile söylüyorlar. devamli bir hayal kirikliği içinde dil.. zaten bu şirin italyan filmleri neticesinde anlattıkları tüm şeyin "küçükken çok mutlu bir çocuktum" veya "eskiden aşk nedir bilmiyordum" tarzı şeyler olduğunu düşünüyorsun.. yani tüm bir italyanca dili hayal kirikliğini ve nostaljiyi ifade etmek için kurulmuş bana göre. başka bir şeyde anlamını kaybediyor dil.. "sayborglarin dünyayı elegeçirmesi durumunda foton silahlarimizi alacağız" gibi bir cümleyi ben bu dile konduramiyorum mesela.. olmaz eğreti durur..
velhasil bu haftaki sarkida yukarda anlattigim tüm temalar bulunmakta.. bi kere kızcağız aşık olmuş, ama herif bunu oyuncak bebek gibi görmüş, oynamış kırmış.. kız da şarkının başında aşkın verdiği şevkate sahipken, ortasında "allah belanı versin pis herif" dercesine deliriyor dikkat ederseniz.. erkek milleti değil mi! italyan da olsa pezevenk!
ha bu arada şarkıyı söyleyen aylin prandi.. kendisi türk değil.. aslında şarkıyı en güzel söyleyen de değil bana göre.. farklı yorum almak isterseniz şurada : http://www.youtube.com/watch?v=6J3CCHTic9w hoş bu yorumda da "alkolik oldum senin yüzünden, nafakayi viskiye yatiriyorum" ses tonu var..
Salı, Ekim 11, 2011
dünyanın en kıyak 5 işi
1. spor salonu eğitmeni:

(gerci biraz pornografik bir iş)
2. defilelerde mankenlerin kiyafetlerini giymesine yardımcı olan terzi yamağı
viktor: evet.. bir moda evinde mankenlerin kiyafetlerini giyip çıkarmalarına yardımcı oluyorum.
michael: vay çok iyi iş.
viktor: işte haftalık 50 frank
micheal: çok değilmiş ama her neyse işin olması önemli.
viktor: elimde avcumdaki buydu.. haftada ancak 50 frank verebiliyorum..
"what's new pussycat" filminde woody allen aynen bu dialogu izlettirir insanlara.. ben daha ne diyeyim daha ne söyleyeyim?
3. casillas'ın yedeği olmak
real madrid'in en kıyak adamının, ne yaparsa yapsın yeri dolmayacak adamının da bir yedeğe ihtiyacı oluyor. sonuçta bazen işi çıkabiliyor bu insanın.. ne bileyim bankaya gitmesi gerekiyor, dişçi randevusu oluyor. işte o zamanlar için kendisini yedekleyecek bir insana ihtiyaç var..
casillas'ı kaleden kesme gibi bir derdin olmayacağı için çok net bir şekilde kulubede oturup çayını içip en klas yerden real madrid maçlarını izleyip, üstüne bir de maaş almak.. oh bebek..
4. film test izleyicisi.
5. deniz feneri bekçisi..
Pazar, Ekim 09, 2011
haftanın şarkısı 73 : charles aznavour - les plasirs demodes

bunu bilmiyorsaniz bir kez daha soylemek gerek sanirim; "hiç bir şey filmlerdeki gibi olmuyor". yani mesela hiç bir araba bir robot'a dönüşmüyor, veya hiç bir kimse rüyasindaki katil tarafından öldürülmüyor.. ama tabi en önemli nokta "hiç bir şeyin sonu mutlu olmuyor"..
ve bir de şey var, mesela filmlere cekilmiş bir sevdanin asla hükmü geçmiyor.. asla yok olmuyor selvi boylumla al yazmalimin aşkı, bugun değiş yarin değil ama bir gün mutlaka paris onların oluyor.. ve gerçek hayattaki pişmanlıklar, gercekten sevmeler hiç bir zaman filmlerdeki gibi kabullenilmiyor..
mesela özele ineyim size.. yukardaki filmde.. tarik bildiğin evi tavuk kümesine çeviren bir tipken, yani en güvenilmezlerindeyken tiplerin, birden gülşen'i görüyor.. orada başlıyor film gerçekten.. gülşen dediğin soğuk nevale.. tarik'a zerre yüz vermiyor.. ama ellem ediyor tarık, kallem ediyor çalıyor kızın gönlünü. ama serde eşeklik var ya, uyuyor filmin ortasinda şeytana. yapiyor bir eşeklik. ama sonrasında köpek gibi de pişman oluyor. bir kere görünce onu, kokusunu alınca bir köşe başında aklı başına geliyor. hop atlıyor kızın evinin önüne, yağmurun altında dineliyor, gülşen yukardan bakıyor, baktıkça anlıyor tarık'ın pişmanlığını, eşekliğinden nasıl mutsuz olduğunu ve değişmeye onun olmaya nasıl hevesli olduğunu.. gülşen bakıyor yağmur yağarken penceresinden tarık'ın ıslanmasını görüyor.. yağmur damlaları çoktan tarık'ın kalbine yağdığını farkediyor sonra affediyor işte, sarılıyor gidiyor film..reelde olanı söyleyeyim ben size.. kız asla eve gelmiyor.. ve tüm bu yağmurda dinelmeler, demode sevda olarak kalıyor.. charles aznavour'un şarkısında dile getirdiği gibi. (bir de sabahında 40 derece ateş olabiliyor)
Pazar, Eylül 25, 2011
Kaz denilen canlı
(tüyünü kafasini siktiimin!!! çok kizdim!)
izmir buca'da gölet diye bir yer var.. ne akla hizmetse her tarafa kaz salmışlar.. onlarca, yüzlerce, binlerce kaz.. yüzüklerin efendisinde sauron'un orc ordusu, goblin ordusu gibi dolaşıyorlar etrafta.. allah günah yazmasin ama, dünyadaki en pis, en igrenc en rezil, en mendebur hayvan kazdir dostlarim.. şu hayatimda, ne fareden, ne yilandan, ne akrepten korkmam ama kazdan korkarim arkadas.. zira bu kaz dedigin hayvan insanlar gibi kincidir, ve insanlar gibi eziği buldumuydu sömürür, agzina sicana kadar, onu tarihten silene kadar durmaz.. mahvetmeye yemin eder..
bundan takribi 20 sene önce, izmir'in bozyaka semti daha baglari ile, bahceleri ile anilirken, bu kazlardan bir sürü vardi buralarda.. o zamanlar severdik tabi kendilerini. zira yiyemedigimiz salcali ekmekleri bir sekilde balkondan asagiya sallayip "yiyin lan ipnetorlar ehi ehi" diye güler, kahvaltida 7 ekmek salcali ekmek yiyen cocuguna "afferim benim toramanima" diyen annenin de taktirini kazanirdik. (hasan pulur gibi hissediyorum su an kendimden biz diye bahsettigim icin..)
gel zaman git zaman, bu beyaz katil sürüsü, bizi bir sekilde salcali ekmekle özdeşleştirmiş olacaklar ki, uzaklarindan gecerken bir cirpinmalar, bir "giiaark giaark" demeler ile sevgilerini gösterir olmuslardi. ah bana vaylar bana.. saniyorum ki ben sevgi gosteriyorlar.. megerse bir italyan mafyasi gibi "ekmegimiz nerede ha!! ekmegimiz nerede dedik!!" kivaminda sesler cikartiyorlarmis..
(katil sürüsü.. )
hic unutmuyorum. 1988 in 8 eylülü.. o gün cumartesi, bakkala gidiyorum. bir tane milliyet gazetesi alacagim (ve yaninda kartondan japon evi verecek, ve yapistiracagim onu) 2 de ekmek alacagim eve gelip yiycez..
bu eşkiya sürüsü, takribi 15 tane beyaz yecüc mecüc, önümü kestiler.. motorsikletliler tarafindan önü kesilen bir kücük emrah'a dönmüştüm.. o tarafa gidiyorum geliyorlar, bu tarafa gidiyorum o tarafa geliyorlar.. attim ekmekleri tabi.. attim da pesimden gelmeleri bitmedi ki. kara üstü piranalari gibi ekmegi 6 saniyede tüketip, beni yemege and içtiler "bunla bitti mi sandin ha!" kivaminda geliyorlardi ki eve kendimi zor attim..
işte bu hayvanlarin korkunclugu, bu hayvanlarin mendeburlugu burada basladi.. arkadas 3 gün mü nöbet tutarsin sen kapimda da, benim disimda kimseyi iplemessin de ben disari cikmaya calistigimda, cullanirsin üstüme.. 3-4 yasindaki bi cocuktan ne istersiniz ey kaz kafalilar!!
ilenc olsun size, ilenc olsun beyaz tüylerinize, turuncu gagalariniza.. yarin bir gün birlesmiş milletler genel sekreteri olup, soyunuzu kazimassam ne olayim!!
hem bu kazlar evcillestirildigi 3000 senelik periyodda, insan oglu bir kere olsun, sadece bir kere olsun ya, bir yere bir şeye adini vermemistir bu arkadaslarin.. hic bir roma lejyonunun ismi "kazlar" degildir mesela, hic bir nba, veyah nhl, veyahut nfl takimi "bilmemnerenin kazlari" ismini almamistir (ördekler bile vardir oysa) hic bir devlet, hic bir ulus, kendisini "şanli kazlarimizla çok yaşayalim" diye nitelendirmemistir, onlarca kartal, kaplan, puma, hatta gelincik bile vardir ama bir tane bile kaz yoktur..
hic bir ulusun milli hayvani degildir.. daha cok "allah kahretsin bizde de kazlar var işte" diye nitelendirilmiştirler..
ancak ve ancak, afrodit köpüklerden dogarken çeşme sahillerinde, 3 tane kaz kız kardeş gelip, bunu dürtmüşlerdir. 5000 senelik insanlik tarihi içinde, yer aldiklari nokta bu kadardir mina koyiim..
daha neden bahsediyoruz, daha niye yasatiyoruz bu hayvanlari anlamiyorum ki ben! bana, sana yarari var mi? kime var yarari?
Pazartesi, Ağustos 08, 2011
ramazan eğlenceleri
dün saat 4 gibi dışarda eğlenceden geliyorum.. tipik ramazan eğlencesi işte. iftardan sonra çay içilmiş, teravih namazına gidilmiş, sonrasinda nurhan damcıoğlu olsun, orta oyunu olsun karagoz olsun izlenmiş o numayiş içinde şen kahkalar atılmıştı.. sallıyorum tabi. şu memlekette ramazan'ın gelmediği bir yer varsa o da izmir körfez etrafidir.. bildigin içkili mekanda yer bulamazsin, bornovada rock barlara gidip pop müzik dinlersin, yani hiç öyle "11 ayın sultanı hoş geldin ya şehri ramazan" durumu söz konusu değil bildiğin sodom ve gomorra tarzi bir yapi vardir. (hoş o tarz cinsi sapikliklarda daha degiliz çok şükür.. ya da ben görmedim)
her sevilen insanlarla geçirilen bi geceden dönerken sabahin 4 ü civarinda arabayla dar sokaklarda ilerlerken birden önüme enerjizer tavşanı gibi bir şey atladi.. elinde davul rampidi rampidi giden arkadas, arabanin farlarina kapili kaliverdi. bildiğin enerjizer tavşanı resmen.. "ayyyy" diyip elindeki tokmagi havaya atmasi benim aci bir fren koymamdan hemen sonraki ana isabet eder..
o noktada ben de korktum. zira benim diyen insan saat 4 de eve dönerken davulcu ezmek istemez.. hop indim arabadan, var mi bir şey kardeşim dedim ki içimden bir an "yahu ben niye ramazan davulcusuyla muhabbete girdim ki?" diyorum.. davulcu bana ödünün patladigini biraz daha dikkatli olsam iyi olacagini, tokmagi düsürdügünü ekmek parasi oldugunu tokmaksiz davul calamayacagini beyan etti..
dostlarim, sonrasinda gecenin 4 ünde izmir sokaklarinda davulcuyla tokmak aramak gerçek manada her insanın yaşamaması gereken bir şey. tüm varoluşunuzu sorguluyorsunuz "onca yıllık eğitimden, yaşanandan, iş yaşamından sonra geldiğim nokta tokmak aramak mı?" "ya bulduktan sonra beni tokmaklarsa bu adam?" gibi sorulara mani olamiyorsunuz.. ama serde sosyalistlik var, emek dostluğu var ya, adamın ekmek parasını kazandığı tokmağı aramadan da duramiyorsunuz..
her nasilsa bulduk tokmagi.. tokalastik davulcuyla, formalari degistirdik, bir kac gün sonra kapima dayanip "buyrun ben tüm ramazan boyunca saat 3 bucuk 4 gibi sizi rahatsiz ettim bunun için bana para öderseniz süper olur" diyecegi güne kadar kendimize iyi bakmamizi öğütledik..
Perşembe, Ağustos 04, 2011
ninja kaplumbağalar için raphael'in önemi
raphael gereksiz gibi gozukse de hadisenin ana karakteri, perde arkasindaki ser ocagi odur.. fakat bu yetenekleri splinter ustanin budist, konfiçyonist sacmaliklari ile torpulenir, pasifist olucam ayagina rafael de kendisini gosteremez.. inceden inceye herkese gazi veren odur aslinda mikelanjolaya gidip "pizza olsa ne yerdik ha?" diye fisildar mikelanj da "pizza istiyorum" diye delirir mesela.. ayni sekilde leonardo ya da akli fikri rafael verir ama gozukmez işte ortalikta.. esas perde arkasinda yoneten odur.. o olmasa elindeki catallarla ne yapabilir arkadaslar sorarim size? bir generalin elinde siz hic mitralyoz gordunuz mu? otomatik tüfek gordunuz mu? goremezsiniz.. işte kilici, sopayi, nancukayi baskalari tasirken bu herif catal ile hadiseyi yonlendirir.. politik kararlari leonardo almis gibi gorunse de askeri deha rafael in sozunden cikmaz..
yani bugun rafael in ninca kaplumbalar üzerinde etkisi olmadigini soylersek türk silahli kuvvetlerinin de türk demokrasisi üzerinde etkisi yok demis oluruz..
Çarşamba, Ağustos 03, 2011
haftanın şarkısı 72 : ismi bilinmeyen yunanca bir şarkı
takribi bundan 90 sene evvel, yine böylesi bir yaz gününde, sıcağın alnında, türk ordusu memleketin tek bir karışını bile düşman elinde bırakmamak için egeye doğru akına geçmiş, nihayetinde bir mehmetçik çıkıp "aha alaçatı, buradan bir arsa kapatsam ilerde torunlarima inanılmaz para kalır" demese de, çeşme'nin en ucuna kadar yunandan kurtarılıp sahiplenişmişti vatan..
o olaydan bir 50 sene sonra, türkiyede ilk radyolar kurulurken muhtemelen dönemin trt müdürü teknisyenlerinle "siktir et yahu yükseltme dalgamotoru, izmirden duyulsun yeter, kim çeşmede, gümüldürde radyo dinler ki?" demiş ve o yöreyi komple yunan radyolarına bırakmıştı..
o yüzdendir ki, ne zaman deniz gözükse bu izmir memleketinde, radyodan adını bilmediğimiz, söyleyenini tanımadığımız bir yunan ezgisi çalar.. deniz, girintili çıkıntılı yollarda bir görünüp bir kaybolurken nasıl becerdiklerini bilmediğim harika fonetiğe sahip dil akıp gider radyoda..
geçen hafta alaçatıda gezinirken arabayla, yıl 2011 olmasına rağmen hala aynı durumdan muzdarip olduğumuzu farkettim.. olmuyor işte, iki volt yükseltemiyorlar radyolarin gücünü, biz de böyle "o şarki güzeldi onu aç" tribiyle geziniyoruz..
aha mesela bu şarkı.. adını bilmiyorum, kim söylüyor onu hiç bilmiyorum ama ne güzel ne hoş şarkı dimi? sağlıcakla kalın..
Super: Rainn Wilson king hacı!
bir erkek olduğum için kadınların bu tavrını zerre idrak edemiyorum. biz erkekler neden devamli pişman olan, geri isteyen taraf oluyoruz bunu asla anlayamiyorum.. hadi türk erkeği böyle diyeceğim ama ecnebiler bunun üzerine film bile çekiyorlar: super!!
film boyunca kendisini birakip giden bir kadın yüzünden, her insanın yapmak istedigini yapan bir rainn wilson'i görüyoruz. bir kahraman olmak, etkilemek onu ve en sonunda kötü adamları bir bir yok edip, ona dokunan, onu hisseden adamları dövüp geçip tekrar kadınına sahip olmak.. tüm dünyaya ve belki de o umursamaz, o "olmuyor" o "etkilendim, dokunmadım ona ama dokunmayı çok istedim" diyen kadına karşı "bak ben isteyebilecegin ve seni hala seven bir herifim" demeye calisiyor..
kick - ass e benziyor biraz kabul edelim, ama çok daha fazlasi.. bir kahraman hikayesinden çok kalbi kırık bir erkegin hikayesi.. ne çok sevdim bu filmi, keşke ben de kalbim kırılıp, terkedildiğimde bi kaç kol, bi kaç kafatası kırabilseydim hakettikleri için..
Perşembe, Temmuz 21, 2011
rocky balboa : hiç bir kimse hayat kadar sert vuramaz

rocky balboa da tüm o geçmişin hayaletlerini, rutubetini son bir kez, bu kez son olduğunu bilerek "yo adrian we did it" diyebilmek için kalbin acısından bi haber, günleri asla geçmeyecekmiş zanneden bir ufakligin karsisina cikarak yok etmeye çalışıyor..
film özünde böyle işte. tüm mevzusu, tüm anısı böyle.. ama tabi biz 80 cocuklarının kalbinde apayri bir yere sahip adam rocky'e şerefli bir veda etme firsati da taniyor stallone. onunla birlikte tüm anılarımız birlikte geçerken (mesela benim rocky3 ü ilk 89yilinda bir yaz sinemasında gicirdayan sandalyeler üzerinde babamın kokusu ve gazoz tadı ile izlemem aklıma düşmeden izleyemedim filmi) bize, o küçük çocukların, ve dahi rockynin bilmediği ama ağır bir şekilde öğrendiği şeyi anlatıyor.. çocuğuna vaaz verirken aslında biz onunla büyüyen nesile anlatıyor rocky her şeyi;
"ama sana zaten bildiğin birşeyi söylememe izin ver. dünya aydınlıktan ve gökkuşağından mükellef biryer değildir. dünya gayet zorlu ve kötü niyetli biryerdir; ne kadar sıkı olursan ol seni dizlerinin üzerine çöktürür ve izin verirsen öylece tutar. hiçkimse hayat kadar sert vuramaz: ne sen ne ben ne de birbaşkası... ama mesele ne kadar sert vurduğun değildir. mesele ne kadar sert darbe alabildiğin ve ilerlemeye devam edebildiğindir. ne kadar yüklenip ne kadar ilerleyebildiğindir. kazanmak budur. şimdi eğer neyi hakettiğini biliyorsan git ve hakettiğin şeyi al. ama darbelere razı ol, istekli ol ve hakettiğin yerde olmadığın için onu, bunu, başkasını suçlama. bunu korkaklar yapar, sen değil. sen bunu yapmayacak kadar iyisin..."
Perşembe, Temmuz 14, 2011
dikkat çekmek için gereken şehit eşiği
ama ne zaman ki halk tarafindan bir şekilde olusturulmuş eşigin üstünde asker birden şehit olsun, hayatin durmasi, tüm ulusça kahrolunmasi, ne bileyim efendim şehitlerin ailelerine yardim edilmesi, milli yas tutulmasi, maclardan önce saygi durusunda bulunulmasi, seda sayan show'un yayindan kalkmasi beklenir..
madem bu kadar duyarliydiniz ey ahali, yıl başından beri onlarca cocuk ölürken, arkadaslarimizdan, kardeslerimizden, akrabalarimizdan askerde kim varsa her haberde irkiliyorken, niye o zaman eglenceden vaz gecilmedi? ha tabi yahu, millet tatilde oldugu icin ve sehitlerin sayilari esigin üzerinde olmadigi için ölenler gercekten ölmüş sayilmiyordu.. yani mesela twitterda trend olması, sozluklerde 100 kusur entry girilmesi için şehit olanlar hakkinda, aynı anda kacının şehit olmasi gerektigini ben bilmek istiyorum sahsen.. duyarli olunmasi gereken sehit sayisi kactir?
bence bakanlar kurulu falan aciklasin bu eşigi.. ayni anda 10+ şehit mi gerekiyor teror'e lanet okumak için? 15+ mi yoksa.. hayir 3-5 de ciddiye alinmiyor hadise de.. maksat biz de bilelim nerede ne yapacagimizi..
ha bu arada, şehit olan askerlerle, ölü ele geçirilen teroristlerin annelerinin aynı renk göz yaşını döktüğünü anlamadan, ayrı yüreklere aynı acıların düştüğünü farketmeden yaptığınız şeyler, tüm bu yas tutuşlarınız, tüm bu lanetleriniz yapmacık bir gösteriden başka bir şey değil..
