Cumartesi, Mayıs 08, 2010

haftanın şarkısı #45 o'death





bu kadar güzel bir şarkı'nın ölüm hakkında yapılmamasını isterdim.. sonuçta ölüm dediğin, yer yüzündeki belli amaçlar neticesinde yüceltilen bir şey. hatta gariptir ki en büyük mertebe denilen şehitlik bile yer yüzündeki belli bir hükümdarlik anlayışına hizmet ettiğin için gerçek oluyor. mesela kimse çocuğunu bombadan korumak için üstüne yattığında, sivil bir şekilde şehit olmuyor. nasıl bir terane bu anlamıyorum açıkcası. acaip yüce bir şekilde ölebilmen için devletine hizmet edip, ölmediğin süre zarfında kufran'ı öldürmen gerek..

her neyse.. şarkı muhteşem.. çağrıştırdıkları paspal..

Cuma, Mayıs 07, 2010

1 ve 6 Mayıs sonrası nazim hikmet ve sosyalizm üzerine

1 Mayıs ile başlayan ve 6 mayıs ile devam eden hafta, memleket sosyalistlerinin kimliklerini en fazla yaşadiklari hafta.. günleri geçirirken nazım hikmet ve sosyalizm üzerine bir şeyler karalamak istedim. sürçü lisan edersem en başta affola..

nazım hikmet, karl marx'in yanlisini görmüş ve onun üzerinden kendisi bir sosyalizm yaratmiştir aslinda.. yani tamam marx'in görüşleri harika, insanlar eşit, üretenler, ürettiklerinin getirisini paylaşıyorlar, halk kendi kendini yönetiyor, gelir kusursuz paylaştırılıyor, sağlık, okul bedava gidiyor.. bunları kim istemez ki? ama tüm bunlarin başında ölümcül bir hata var.. o da insanlarin saygın olduğu görüşü.. marx insan temelini tanimadan, insanlarin kurduğu yapi hakkinda isabetli görüşlerde bulunmuştur..

oysa ki nazim, hapiste insanlarla, onunla bununla, aynı kara tayini bölüştüğü için şöyle yazabilmiştir:

"onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
cahil,
hakim
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

onlar ki uyup hainin iğvasina
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağac gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat kufreden ki onlardır,
destanımızda yalnız onların maceraları vardır."

nazım sosyalizmi bir devlet yapisi olarak da tanimlamaz zaten. insanların bu alçaklığı yüzünden sosyalist bir devlet mümkün değildir onun düşüncesine göre. bu özellikle gurbet günlerinde daha çok ortaya çıkar. stalinin yaptiklarindan hiç hoşnut olmaz ve hatta kendisine orada da düşmanlar edinir stalinist çevrelerden.. nazim'in devrim'i kanlı sopalı değildir.. eline çekiç alanların, makineleri kirip, zincirlerinden kurtulmasını öngörmez. ona göre devrim bilimle gelecektir.. güneş zapt edilecektir.. ve sosyalizmi 21. yüzyil insanı için şöyle tanımlar:

"yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından."

velhasil şimdi 68liler falan konuşuyor ya, deniz gezmiş'ten, mahir'den, bir on sene sonra 1 mayis'a katilacak kalabaliğın devrim yapacağını falan söylüyor amcalar.. ben katilmiyorum hiç birine.. ben 21. yüzyil'da nazim hikmet'in dizelerinden firlayan bir sosyalizm yaşamak istiyorum.. john lennon şarkıları ile, pablo neruda şiirleri ile ortak paydada buluşan, çağına uyan bir nazim hikmet sosyalizmi..

Perşembe, Mayıs 06, 2010


tam 38 sene önce bugun. ne bir eksik ne bir fazla gün sayısıyla bugün.. ama o günden sonra 3 eksik.. hep eksik..

bu dogal secimde bir sorun var aslinda.. yani derler ya, canlıların zekisi kalır, ortama uyum saglar ve neslini sürdürür derler ya hani, hani derler ya dinazorlar ortama uyum saglayamadı ama kuşlar sağladı ondan yok olup gitti derler ya, hani öyle savunurlar ya, degil işte öyle.. kim ödlekse, kim kahpeyse o kaliyor 20. yüzyilda ve sonrasinda.. sincaplara işlediği gibi, papaganlara işlediği gibi işlemiyor evrim insanlara.. yürekli olan, cesur olan, namerdin suratina tükürmekten cekinmeyen neslini devam ettiremiyor.. ödlekler, ödlek çocukları ve onların çocukları 3 kişi eksik dünyada yaşıyor..

şartlar değişti, imkanlar değişti. artık bu üç fidan gibi düşünmek ahmaklik.. silahli devrimden çok, sosyal politikaların arkasındayız.. daha insanca yaşamak için, daha onurla yaşamak için, ama birlikte yaşamak, kardeşçe yaşamak için duruyoruz.. ama unutmadık gidenleri. zamanını, zamanında yaşayanlari, zalimlere baş kaldıranları..

Salı, Mayıs 04, 2010

Savaş üzerine


insanoğlu'nun neden savaştığı konusuna az önce bir netlik getirdim sanırım tuvalette.. bence insanlar anlatmak için savaşıyorlar.. savaş dediğin inanilmaz anlatilasi bir şey çünkü. mesela neredeyse ilk roman "ilyada" bir savaşı anlatıyor.. kimse çıkıp da "işte bu da parayı bulan likyali feridun efendinin macerasıdır" diye bir şey yazmamış. oturmuşlar savaş yazmışlar..

aynı şekilde dünya savaşları.. bugun amerikan büyük millet meclisi bir yasa çıkarsa "bundan sonra hiç bir yazılı ve görsel eserde ikinci dünya savaşı kullanılamaz. amerika cumhuriyeti olarak yasakladık" dese anam avradim olsun biter hollywood.. kepenk indirir.. hele tom hanks falan, obama'ya yazar kasa atar..

gerçi anlamak mümkün.. savaşların içinde her şey var. drama var, korku var, kahramanlık var, salaklık var.. var oğlu var.. bu yüzden insanlar savaş filmleri yapiyor, savaş oyunları yapıyor.. millet de paşa paşa gidiyor bu eserleri tüketiyor.. hatta reel savaşlar yetmiyor, bir de götümüzden attığımız ortamlarda savaştırıyoruz insanlari, orklar, klingonluları.. zira dediğim gibi savaş acaip anlatılası bir şey..

- abi sonra "hasiktir ulan size mi vereceğiz koca devleti!" dedi.. sonra tak bir emir, tak bir kararname "sevgili japonlar size savaş açıyoruz, öptüm bay" tak imzala, hop salı ver atom bombasını..
+helal olsun abi.. valla bravo adama..


http://www.buzlu.org/images/pasteur67.jpg
(sen o kadar çalış didin, insanlığa hizmet et, sonra kimse adını hatırlamasın.. resmini bilemesin)

bakin işte direkt mevzuya giriyor adam.. oysa dünya'ya daha yararlı olmuş şeylerin, zerre bir oyununu, zerre bir filmini, görmedim ben.. misal:

görev brifingi: kuduzu aşısını bulmak
alt görevler: muhtasar beyannamesi gününde verilecek..

olmaz tabi böyle.. kimse pastorculuk oynamak istemez.. zira insanlar bir takim insanların ölmemek için çabalamasını istiyor.. bunun macerasini duymak istiyoruz, okumak istiyoruz.. çok acaip süper işler yapan adamlar bile savaşmadıklarında hatırlanmıyorlar.. mesela bakin şöyle olsa:

"napoleon: fransiz devlet adami, tarihteki ilk anayasayı "napolyon kanunları" adıyla çıkartmıştır.. "

insan "hasiktir lan.. sikimden asagi napolyon" der kalır.. oysa napolyon dediğin adam

"napoleon: tüm avrupayı 18. yüzyilda manyağa çeviren, rusyaya kadar ordusuyla yürüyen, icabinda mısır'ı gelip alan çok taşaklı bir general" bitti.. napolyon bu işte. insanlar bunu görmek istiyor.. kan dökülsün, kalpler kırılsın ondan sonra adam oluyorsun..

http://web.bilkent.edu.tr/Online/www.english.upenn.edu/jlynch/Frank/Gifs/napoleon.gif
(sen o kadar sivil güzellik yap kimse hatirlamasin, iki savaş çıkar senden iyisi yok)

o bu yüzden insanlar savaş yapıyor işte.. şanları, soyları yürüsün diye.. adam tüm hayatini bilime adayacak, insanliga hizmet etmeye calisacak 1500 yil sonra bi gavat çıkıp "o aristo da götünden uydurmuş yalnız" diyecek.. hadi be..

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

Gizli hedef


hiç bir oyun yoktur ki bu oyun kadar tarihsel olarak doğru olsun.. iki başlık altında incelemek gerek:

1. hiç kimse ama hiç kimse asya'nın tek sahibi olamaz:

tamam asya harika. her şeyin ortasında ve turn başına 7 asker veriyor, ama allah aşkına kim ele geçirdi ki? özellikle rusya bölümünde kim tutunabiliyor? haritanın tam ortasinda olduğunuzdan acaip göze batiyorsunuz ve insanlar size dalmak için firsat kolluyorlar "aman kamçatkada az askeri kalmiş hemen alaskadan dalayım" demeyeniniz var mı aranızda? hal böyleyken allah aşkına napolyon ve hitler ne ariyordunuz rusya'da? ne güzel dünya'yı ele geçirebilecekken gidip asya'da yok olmak neden? gençliğinizde hiç mi gizli hedef, risk oynamadınız?


http://www.napoleon-souvenirs.com/boutique_us/images_produits/555_1.gif
(yapma napo, gitme rusya'ya.. avusturalya'yı al!)

2. avusturalya'ya sahip olan kazanır:

kesin ve mutlak kural bu.. filipinler yık asker, üret babam üret.. turn'de sadece iki asker mi? sorun değil 20 turn sonra 40 asker.. filipinler, doğu avusturalya seninse olay bitmiştir.. ilk dünya savaşında filipinler kimin? ingiltere'nin.. çanakkalede yok olanlar falan? avusturalyalilar.. savaşı kim kazandı? avradını sevdiğimin ingilizleri.. hop gel ikinci dünya savaşına.. filipinler japonların elindeyken kim kazanıyordu ? naziler tabii ki.. peki filipinleri muttefikler geri aldiginda ne oldu? hitler bir çukurda kendisini yaktı ve japonların başına atom bombasi indi.. kahretsin bu kadar net bir şeyi niye kimse görmüyor?

Çarşamba, Nisan 07, 2010

düğün pastaları hariç her şey değişir


heraklitos ünlü "her şey akar" lafını söylemeden evvel, bir iki düğüne gitseydi o lafının yanında "düğün pastalarını tenzil ederim ama her şey akar" diyebilirdi.. zira ben 5 yaşında ne tarz bir pasta yediysem, bugun hala aynı iğrenç kremalı, keki için nano teknoloji mühendislerinin uğraş verdiği bir şey yiyorum.. ben küçükken babam "buyur benimkini de sen ye" diyip benim gönlümü kazanıyordu ama şimdi şimdi anliyorum da "ben yemem bunu, vereyim de yesin subyan, hem havam olur" diyormuş.. bravo baba, cakallığından dolayı kutluyorum seni..

ne kadar elit olduğunuzu bilmiyorum ama, illa ki içinizde gündüzleri kahve olan, akşamlari "düğün sarayı"na çevrilen bir yerde düğüne gitmiş, etrafta anlamsızca koşmuş, sonrasinda yere düşünce dayak yemiş, ve o gürültü içinde hapsedildiği masanın üzerinde uyuyan bir insan olacaktır.. onların zaten ağızlarına o pastanın iğrenç tadı, akıllarına pasta dilimini kagitta yemenin izdirabi gelmiştir.. onlara diyecek sözüm yok.. benim sözüm, yemekli düğünlerden başka düğünlere gitmemiş, zengin muhitlerin, air jordan giyip sokağa çıkan insanlarına.. size pastayı tarif edeyim ben:

normal bir pastada kek üzerine krema olur ya, burada kek diye sunulan şey karbon atomları, hiç olmadı un molekülleri.. onu bir güzel seriyorlar tepsinin altına, üstüne de biraz krema döküyorlar.. o biraz krema'nin üzerine yine krema döküp pastayı hazirliyorlar.. sonra da damat, veya sünnet çocuğu pastayi kesmeye meylettiğinde "aa bıçak kesmiyor" diyip para tirtiklamaya calisiyorlar.. ulen nesini kesmeyecek? sırf krema pasta işte.. şöyle sert baksak, musa'nın kizildenizi ayirmasi gibi ayiracagiz pastayi.. yetenekliysek direk dilim dilim "buyrun burdan servis edin" moduna sokacak bakislari bile atabilecekken nesine "kesmiyor bu bıcak pastayı" dersiniz ki? insanda biraz haysiyet olacak.. ama işte biz burada yazıyor ya böyle haysiyet olacak falan diye, o düğün esnasinda şöyle tepki vermekten öteye bir şey sergileyemiyoruz:

"eki eki nasıl olur kesmez, buyur 10 lira belki bu kesmesine yardimci olabilir"

ah be..


http://www.yurthaber.com/images/other/salihlide,-refika-yunus-ciftine-gorkemli-dugun-02.jpg
(ne o bıçak kesmedi mi bilader? oysa ki sapı aleminyum folyoya sarilik olarak ultra mega bir bıçak olmuştu nasıl kesmez??)

bu pastayı böyle garip tekerlekli bir masada sunarlar.. düğünün başından beri ortada bir kez bile görünmeyen 2 tane garson, bir tanesi yardı domalır vaziyette o tekerlekli masayı çerken, diğeri "aman pasta düşmesin" endişesi ile öteki taraftan iktirir.. bu iktiren eleman aynı zamanda "kesmiyor bu" diyecek elemandır.. tüm o beyaz gömlek, papyon icat edildikleri yıldan günümüze geçen sürede daha eğreti başka hiç bir yerde durmamışlardır, bu düğün salonu garsonlarının üzerinde durduğu kadar.. ama en korkuncu, milletin şıngır mıngır kiyafetleri içinde acaip sırıtan, günlük kiyafetler ile dolaşıp mikrofonu ele geçiren salon sahibidir "ve gelin ve damata bir alkış pastayı kesiyorlar!" diye bağırır.. bu da hani tuvalette olan vardır, ne bileyim efendim dışarıya sigara içmeye çıkmış olan vardır, duyan gelsin mahiyetinde bir çabadır.. ama dediğim gibi, korkutucu bir abidir.. oraya ait değildir.. etrafta koşarken ayagina takilsan, seni dövmemek için tek bir nedeni bile yoktur..

sonra işte o kesim merasimi olunca, aynı şekilde götün götün pasta mutfak'a götürülür.. orada pasta ile birlikte garson çocuklar da bölünerek çoğalır.. düğünün başka hiç bir zamanında, hiç bir anında bir daha olmayacak, uzay zaman düzleminde aniden belirmiş gibi duran (eğreti papyonlu ve gömlekli) garsonlar teyzelerin, eniştelerin arasında pastaları sunarlar.. etrafta koşup pastalardan almaya çalışan cocuklara küfür eder, iki tane pasta isteyenlere "valla sayılı, çok yok" diye palavra atar, "kaç kişisiniz siz, o teyze iki kişi mi tek kişi mi?" diye yer yer tespitler yaparlar ve sonra gürültünün içinde kaybolup giderler..

arkalarından, bitlendiği için saçları kazıtılmış çocukların, kardeşlerine pastayı vermeyip hepsini kendileri yedikleri ve ipne kardeşleri tarafindan ispiyonlandıkları için yedikleri dayakların sesi gelir.. git gide azalarak..

Pazar, Nisan 04, 2010

Olsa da yesek #1 Pizza Pizza - Margarita


Böyle bir bölüm açayım dedim. Her hafta pazar günleri, yemek sepeti'nden görüp de "neymiş ki bu" diyebildiğiniz yemekler hakkında bilgi vereyim, -en azından benim tattıklarım hakkında- vedat milor'e rakip olayım istedim..

ilk yemeğimiz de margarita pizza olsun.. tam sabah kahvaltilik, sadece peynir domates ve hamurdan oluşan bir ürün bu. resimde görülenin aksine "pizza pizza" her dilime tek domates düşecek şekilde yapiyor bunu. yemek sepeti'ndeki fiyati small 7.5 lira olarak belirlenmiş ama, "siz bununla doymazsiniz yanında bir tane daha verelim" denilerek 2 small pizzayi 7.5 liraya kaktırıyorlar..

dediğim gibi, duble peynir (mozarella) domatesle birleşince (ki pizza içinde olmadıklarında da mükemmel bir ikilidirler) harika bir şey oluyor. özellikle ekmek arasına, peynir domat koyan, kumru diye bir şeyi afiyetle yiyebilen bir memlekette sabah kahvaltılarında mükemmel gidiyor..

dominos pizza'da bir muadili yok benim gördüğüm.. little ceaser'da olabilir.. popeye's ve pizza hut'da var zira..

Cumartesi, Nisan 03, 2010

Haftanın şarkısı #42, #43 ve #44

Dizilerle ilk tanışmam "Kartallar yüksek uçar" ile oldu. Dallas'ı falan hiç hatırlamazken, Karabulut holding'in macerası kulağıma bir şekilde çalınmıştı. Sadri Alışık'ın Selda Alkor'un maceraları annemle beraber götürüldüğüm, ve inanılmaz bir şekilde laf dinlediğim günlerde esas konulardan biriydi..

Sonrasında pazar akşamları banyodan hemen önce izlenen Bizimkiler dizisi geldi.. Bizimkileri izlemesem ölmezdim, hatta izlemiyordum da, o sırada halının üzerinde resim ödevini yetiştirmeye çalışıyor oluyordum..

Esas dizi izlemeye başlamam "Super Baba" ile oldu. Garip bir şekilde her cuma iple çekiyordum Fiko'nun iç hesaplaşmalarını, alim'in ergenlik triplerini, uyuz İpek'i, dede'yi falanı filanı.. Merak ediyorum şimdi diziyi izlerken babam ne düşünüyordu acaba? Zira dizideki baba benim babamın yanında değil süper alenen tırttı.. Hastaneye yattığım bir dönemde, videoya kasete çekmişti diziyi mesela, sanmıyorum dizideki fiko yapsın bunu. Ayrıca babam'ın hiç iç bunalımı olmadı, onda mıyım bunda mıyım diye dert etmedi, en yakın arkadaşıyla, abisiyle yumruklaşmadı hiç.




Sonrasında ali haydar usta geldi.. öss döneminin bu kadar boktan geçmesinin nedenidir kendisi.. türkan şorayla olan hadisesi, yok efendim onun cocugunu kurtar, ev sahibi ile uğraş, hasımlarla uğraş, babayla uğraş derken bitiverdi o dizi de..

Lost'u hiç bir zaman kana kana sevmedim.. Benim ilk kez bir dizi'de kendimi bulmam "House'a" denk gelir. Her şeyiyle bendi işte adam. Huysuz, hasta, komik, kibirli, baston kullanan.. Şimdi bile hala yoksunluğunu çekiyorum izlemediğimde. İlk kez bir diziye bu kadar bağlandım sanırım..



Şimdilerde deli gibi takip ettiğim iki dizi var ama Fringe ve Supernatural. Fringe'i ilk bölümünden beri takip ederken, Supernatural son 2 ayda izlemeye başladığım ve manyakça sevdiğim bir dizi oldu. Benim gibi teoloji hayranı birini, diziden sonra oturtup saatlerce o dizideki mevzu hakkında (bölümdeki melek, canavar, şehir, kadın) internet kurcalattiriyorsan güzelsindir işte arkadaş..



Velhasıl 3 diziden 3 şarkı yaptım size bu hafta.. Geçmişte şarkı sunmadığım haftalara sayın.. İlki yeni türkü'den, ikincisi solomon burke'den, üçüncüsü de kansas'dan.. keyifli dinlemeler.

Cuma, Nisan 02, 2010

ben ölürsem, akşam üstü zombi olarak geri gelirim

Bir kaç gündür bir şeyler yazmaya çalışıyorum ama konuyu kafamda toparlayamadım. Pat diye şunu diyeyim ama, doğduğum günden yaklaşık 15 yaşıma kadar alt komşum olan, çocukluğumu resmen evinde geçirdiğim, elinde büyüdüğüm, dedem olmadığı için alenen dede bildiğim insanı kaybettim..
15 yaşımdayken salak bir olaydan dolayı (evlerini su basmıştı ve biz çatıyı düzeltirken evlerine su basmasını sağlayacak düzenlemeler yaptığımızı söylemişlerdi) taşınmışlardı buralardan, o yüzden kendimi bildiğim zamanlarda, anılarımın yeşerdiği anlarda pek etkisi yok ali amca'nın. Ama işte gittiğinde bir garip oldum. Çocukluğuma ait bir şeyleri daha kaybetmek, çok çok çaresiz kalınca geriye dönebilme lüksünü yitirmek garip bir şey.

Böyle Barış Manço'nun geçmişe dair hüzünü bende de var diyip geçiştirmeye çalışıyorum. O başkalarına dandik gelen.. Bakın işte yazımın tıkandığı yer burası. Buradan sonra anlatacak bir şeyim kalmıyor. Ali Amca evet çocukluğumun kahramanlarından bir tanesi, evet her daim inanılmaz güldüğüm adam, ama ölünce kalbimin parçalanmadığı, yoksunluk hissiyle yanmadığım birisi. Dediğim gibi kendimi bildiğimde, pek karşılaşmadık Ali amcayla. Hangi şarkıları sever, ne yer, ne içer, futboldan hoşlanır mı, hangi dizileri izler, "dizim başlıyor evime gideyim" der mi bilmiyorum. Benim hatırladığım Ali amca'nın süper huysuz olduğu, ama benim 5-6 yaşında dayak yediğim zaman ya da canım sıkıldığında 4. katta tıpış tıpış "ben geldim" diye evine gitmem, "uğurum aç mısın" diyip bana omlet yapışları, beni çok sevmesinin yanında babam gelince "alın piçinizi burdan" demeleri, çay ocağına uğradığımızda annemle direk bana gazoz açması, falanı filanı.. O yüzden mezara girdiğinde, o adamın üstüne tahtalar konup, garip hasırdan şey örtüldüğünde gözlerimin dolduğu birisi.. Nur içinde yatsın..

Ha bu arada vasiyetim olsun, eğer dini bir zorunluluğu yoksa ben o tahtaları ve hasır'ı istemiyorum.. Bilmeyenler görmeyenler için söyleyeyim, insanı toprağa koyduktan sonra, kabrin genişliğinin iki katı uzunlugunda tahtalar capraz olarak konuyor naaşın üstüne.. onun üstüne de hasır gibi bir şey örtülüyor.. Hani hesapta ilerde zombi olursa çıkmasın, olduğu yerde eşelensin.. İşte bu yüzden istemiyorum ben o hasırları. Zombi olmak istiyorum. Ölümsüzlüğe yapıtlarımla değil bizzat ölmeyerek ulaşmak istiyorum. İslam kolaylık diniyse, mezarlardan çıkmamız da kolay olmalı! O yüzden mesela beni 2 metre aşağıya değil de 30 santim aşağıya falan gömün.. Saçmalık olmasın. O kadar aşağıdan nasıl yukarı çıkabilirim?

Pazar, Mart 28, 2010

haftanın şarkısı. sezon 2, şarkı 1



ben öyle rakının yanında meze falan aranan birisi değilimdir.. bira'da da öyle.. insanların meze aranmasına da şaşarım. benim yegane mezem müziktir. rakının yanında müzik, hem de en kralından olmalı.

arabeske karşı bir ön yargım olmasa da, hatta nispeten sevsem de, hatta kimi zamanlarda "taşağını yiyim orhan baba" moduna bürünsem de rakının en güzel mezesi benim adıma şöyle ağır bir zeybektir..

hem bu zeybek rembetiko gibi söylendiyse daha da güzeldir daha da muhteşemdir.. roza eskenazi bu.......

ya benim maça gitmem gerek dinleyin işte güzel şarkı.. öptüm bye..

Cuma, Mart 26, 2010

bir muhasebecinin heyecan dolu günlüğü

yukarda gördüğünüz kitap benim "kpss"ye çalışalım da devlet işine girelim, sonrasında bakarsın burada beğenilirsem ingiltere'ye transfer olurum mantığı ile aldığım bir kitap.. kitabın kompile ismi şu "8. sanat: muhasebe ve uygulamaları"

gülmekten çok içim eridi bu arkadaşlara benim.. kitabın kapağına da 7 sanattan parçalar, citizen kane olsun, old man and sea olsun o tarz sanat eserleri yerleştirilmiş.. en altta da gudik rakamlar.. şimdi aranızda gülen vardir ama gülmeyin arkadaşlar! fizikçilerin falan işi hep kolay. sürüyle görsel var, biyologlar mesela, hop açan bir çiçek koy bitti. acaip şekilli görsel. oysa muhasebe öyle mi? zerre bir görseli, albenisi, "olm çok manyakmış bu muhasebe" dedirtecek bir olayı yok.. sektörde en heyecan verici şey bilgisayarın bozulması.. el filan çırpılıyor ne yapılacağı bilinmiyor..
http://www.resumeporta.com/wp-content/uploads/2009/12/Accountant-Resume-3.jpg
(buyrun zımba esnasında tipik bi muhasebeci)

"bir noter'in heyecan verici günlüğü" diye bir kitap yazılsa bölümleri şöyle olacak
i) klimanın çalışmadığı gün
ii) sarışın kadının muhtasar beyannamesi vermesi
iii) bilanço günü

gerçekten bunaltiyor insanı.. muhasebeci olsan yapabileceğin en heyecanlı şey "mali suçları araştırma kurumu" na girmek.. onda da böyle "kimse kipirdamasın ve klavyeleri yere bıraksın" diye ortalığa giremiyorsun.. hele ki fotr sapkanin ve pardesunun yokolduğu bir zamanda imkanı yok..

oysa şöyle olabilirdi:

muhasebeci olmanın gereklerinden biri de ön sezilerinizle hareket etmeyi öğrenmektir. İşte tam da bu yüzden o sıcak yaz gününde Nuran Falcı adındaki sarışın bir afet ofisime titreyerek girdiğinde, bedenimi şüpheyle sarsan ani ürpertiye kulak vermeliydim.

"azuth?" dedi, "azuth caulfield?"

"kimliğimde öyle yazıyor," diyerek onu doğruladım.

"yardımınıza ihtiyacım var. benim hesabımı 903. mafya'ya verilen çekler hesabında kapatmışlar ve bütçe denkleşmiş"

Bir trakya düğünündeki sarhoş enişte gibi sallanıyordu. Bir bardak ve bir şişe ilaç harici kullanım amaçlı devamlı el altında tuttuğum tekel viskisini masanın diğer ucuna doğru uzattım. "Sanırım bu sizi rahatlatır ve bana olanları anlatırsınız"

"siz bunları kocama anlatmazsınız değil mi?" dedi. Bu kötü bir haberdi. o yeşil elbisesinden sarkan sarışın bacakların bir sahibi olması üzücüydü....


bak acaip şekilli oluyor böyle.. 8. sanat muhasebe kitabını böyle yazsan, herkesler alırlar okurlar..

bir başka ülkeye bir başka denize giderim dedim




Bloga geçen sene olduğu kadar yazı yazmak gelmiyordu içimden bir süredir. Bu bir sürenin başlangıcı, benim buradan tanıştığım ve bir şekil pek çok sevdiğim insanla konuşmayı kesmemize denk geliyor.. garipti insan olay gerçekleşince sonuçlarının buraya varabileceğini düşünmüyor (oysa ki atatürk'ün ileri görüşlülüğü vardı.) sıradan işler işte,bilirsiniz seversiniz, belki aşık olur, beraber şarkılar dinlersiniz, sinemada karanlıkta öpüşürsünüz, çoğu şey onun adıyla başlar, bir kitap alırsınız o okusun diye, yalnız hissetmesinzi kendinizi, ama sonra mutsuz bir şey olur, toparlar gibi olursunuz biraz ama sonra olmaz, nihayetinde ayrılınır. ve bir süre, yeni anılar edinilinceye kadar, onunla gidilen mekanlara gitmek, onunla yapılan işleri yapmak istemezsiniz. lafı uzatmayayım, işte bu blogger zimbirtisi da benim "onuhatırlatanşeyler" kutumda en üstte bir yerlerde duruyordu. bloga girip onu hatırlamamak imkansızdı.

içimde nasıl bir yılmaz güney besliyorsam, nasıl bir "kayıp kentin yakışıklısı" durumlarındaysam, şehri terkedesim geliyor böyle anlarda. terkedemeyince de blogger'ı terkettim. (oysa ki atatürk izmir'i yakmadı latife'den ayrıldığında.) ama olay kavafis'in şiirine bağlandı:

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim," dedin,
"bundan daha iyi başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim ülkede."


bana sorarsan bu gayet şirin aslında.. full house dizisindeki jeff amca'nın aşk acısı gibi bir tatlılıkta.. ben olmasam, dışardan birisi olsa "abi ısırgan otları bile bana onu hatırlatıyor" dese, yanaklarını tutup mıncırasım gelir.. ama insan kendisi yaşayınca hiç öyle değil. kokoreçlerin, eko'da oturmanın, starbuckstaki köşenin, düşünecek hiç bir şey olmadığı zamanlarda ekimden beri aklıma onu getirmesi acıklı.. blogger'ın temasını onun beğenisiyle oluşturduğum için blogger'a girememek ise acınası.. ama işte insan dönüyor. dönmek zorunda..

bu "sensizyapamıyorumculuk" veya "seniunutamadımcılık" erkekte daha yaygın sanırım. ya da en azından bunu dile getirmek erkeğe mahsus.. televizyon programlarinda da böyle. paso erkekler çıkıp "karımı geri istiyorum" ayağına yatıyorlar.. oysa kadın yoluna daha rahat bakıyor. "bu ilişkiyi atlattık, benim yemek yapmam değil karnımızın doyması önemliydi, önümüzdeki ilişkilere bakıcaz artık" diyebiliyor. oysa biz erkekler gerçekten aşık olduğumuz zaman, kapısının önünde "seni seviyorum!" yazıp yağmurun altında bekleyebiliyoruz.. bir kızı bunu yaparken görebilir misiniz? göremezsiniz.. emel sayın hariç hiç bir kadın hissederecek söylememiştir "ben seni unutmak için sevmedim" şarkısını..

Her neyse.. az önce gecenin bir körü cep telefonumu kurcalarken nasıl olduysa simdeki numaraları gördüm. bu prensesle biz o amerikaya doktora yapmaya gidecek diye ayrılmıştık özünde. ben de amerikadadır diye, "senziz yapamiyom dülaaaay!"'dan sonra gelen en ezik ikinci mesajı attım.. tak cevap geldi "kimsiniz" diye.. benim kalbim o vakit alien filmlerindeki yaratik gibi "gogus kafesine sığmam taşarım" demeye başladı ki aklım "yanlış numara" yazmayı akıl etti.. ama vucut içindeki iç savaşı gerzek kalbim kazanınca "uur" diye ikinci bir mesaj attım..

işte o mesajın nedenidir buraya tekrar yazı yazmaya devam etmem gerektiğini gösteren şey.. "lütfen bir daha buraya mesaj atma".. hell yeah! türkçesi "amerikaya gitmedim ve sevgilimle çok mutlu yaşıyorum" herkesin hayatı kendisine tabii ki.. ben en azından artık onsuz da eko'ya oturabileceğim..

"Düne ait ne varsa dünle beraber gitti cancağazım, şimdi yeni şeyler söylemek lazim"

Cuma, Şubat 26, 2010

youtube'u bizi aşağılıyor diye kapatanlarin siteleri şahsen beni aşağılıyor


bizim e-devlet olayının bir bölümü var ki uluslarasi kabul görmüş normlarin tamamen aksinde, kendi şarkiyatimizi gösterir şekilde bir sikkoluk barındırıyor.. kim ki devlette belli bir pozisyona geliyor, (yani öyle cumhurbaşkanı olmasına gerek yok, bir bakan, bir müşteşar, bir ilkokul müdürü hatta) hemen o hadisenin internet sitesine kendi fotografini koyuyor.. (tercihen sola) hemen örnekler verelim

ulaştırma bakanlığı: http://www.ubak.gov.tr/ (merhaba binali bey!)
salihli belediyesi: http://www.salihli.bel.tr/
izmir atatürk lisesi: http://www.izmirataturklisesi.k12.tr/ (bu atatürk ve cengiz topel liselerini bir araya toplayıp bunları topluca yonetseler ya? bari tüm cengiz topel liseleri ve atatürk liseleri bambaska egitim yapsalar.. neyse konu bu degil)
tunceli üniversitesi: http://www.tunceli.edu.tr/ (bu en süperi.. rektorun slayt gösterisi var direk anasayfada.. okulla ilgili tek bir foto da yok)

hayir banane sizin şeklinizden şemalinizden, veyahut verdiğiniz mesajlardan.. çok merakliysaniz yapin kendinize bir blog oradan takip etsin insanlar.. zira batili öyle yapiyor:

united kingdom ministry of transportation: http://www.dft.gov.uk/ (twitter, youtube ve flickr sayfalarına linkler vermişler)
almanya kadindan ve aileden sorumlu devlet bakanligi: http://www.bmfsfj.de/ (altta kristina şiroyderin bir konusmasi var gerçi. ama kristinaya serbest ya herşey.. )

örnekler çoğaltılabilir.. ama yurt dışında sistem bizimki gibi değil işte.. kimse devletin sitesini, kendi şahsi sitesi gibi kullanmıyor.. avradını sevdiğimin ülkesinde herkes mevkileri kendininmiş gibi sahipleniyor.. yahu devleti yonetiyorsunuz be arkadaş, devletin sitesi o sizin değil! bunun hakkinda bir genelge falan çıkartılmalı "devlet internet sitelerinin yapilandirilmasi" konusunda bir şeyler yapilmali.. internet bakanlığı bile kurulabilir hatta.. böyle başıbozukluk, böyle delişmenlik hiç bir ülkede yok çünkü. ve internet en kolay rezil olabileceğimiz yer.. youtube'u bizi aşağılıyor diye kapatanlarin siteleri şahsen beni aşağılıyor..

Pazar, Şubat 07, 2010

help i've done it again!




sylvia plath'in acaip sevdigim bir şiiri var.. lady lazarus diye de başlık katmışlar çok şekil olarak.. işte lazarus'un hikayesi aşikar, ölüyor diriliyor falan türlü korkunçluklar..

şiir:
iste yine yaptim
her on yilda bir
böyle bir tane beceririm
bir tür ayakli mucize, tenim
bir nazi lamba siperligi kadar parlak...

diye akip gidiyor.. ölümden intihardan bahsediyor.. velhasil dediğim gibi çok severim.. ama tabi elalem ölümden intihardan bahsederken benim için şiir şöyle ancak
işte yine yaptim
her 3 gece bir
böyle bir tane beceririm
yarim ekmeğin içine tahin helvasi koyarim
içinde de antep fistiklari..

ama doydum yemin ediyoruma acaip doydum.. 83 kiloyum hala.. sorun yok! tepişiyorum sabah akşam twister denen hadisede.. kilo vermeyeyim bi süre, tahin helva yiyeyim ama..

Cuma, Ocak 29, 2010

hoşçakal ustam

2 gün olmuş anca haberini alabildi dünya.. gariptir sezdirmeden yaşadı, sezdirmeden öldü benim neredeyse tüm uslubumu öykündüğüm adam.. 20. yüzyılı belki şekillendiren adamlardan birisi 91 yaşında bıraktı bu dünyayı. öteki tarafa bizden evvel gidip, gördüklerini anlatabilmek için belki de..

"tüm bildiğim, size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. eğer birisine bir şeyleri anlatırsanız onu özlersiniz" demişti yıllar evvel holden caulfield.. ve dinledim mi ben? hayır.. tıpkı holden'ın kendi sözünü dinlemediği gibi, ben dedim ki tıpkı salinger gibi "anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, heralde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o david copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz ama ben anlatmak istemiyorum"

tekrar hoşçakal büyük adam, ustam..

mim

Karamel diye bir kız var bu blog dünyasında.. ben pek takip etmiyorum aslında insanları eşeklik yapıp kabul ediyorum ama iyi bir kız gibi geliyor her ne kadar biraz alıngan olsa da.. beni mimlemiş.. hayatımda ilk kez bir mim'e özel başlık açarak o mim'i doldurmak istedim, çünkü resmen beni rahatsız etti.. kırmızı ışıkta arabada beklerken falan aklıma geldi.. evden çıkmadan düzeltilmeyen yatak sendromu gibi bir şey oldu.. o yatağı düzeltip çıkmazsanız sizi tüm gün boyunca rahatsız eder işte.. alenen bir lanet. artık hangi yorgancı böyle bir kaya büyü yaptıysa bilmiyorum..

her neyse bir kaç soru var. benden lütfen başka blogları mimlememi beklemesin. bi kaç blog haricinde blog takip etmiyorum çünkü ve onlar da böyle şeyleri takacak insanlar değiller.. her neyse sorulara geçeyim:

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

İyi olur diye düşünüyorum çünkü ikili ilişkilerde dokunmak çok önemlidir. o sana dokunacak ben ona dokunacağım ki ikili ilişkimiz ilerlesin. ha tabi iki tarafın da hassasiyetini bilmek çok önemli bu noktada. mesela şahsen ben vucudumdaki 4 bölgeye dokunulmasından haz etmem. ama karşımdaki dokunulmazsa "nasıl olsa bana dokunmayacak, o zaman ben bunların her yerine dokunayım" derse olmaz. hoş bu dokundurmama hadisesini de tam anlamış değilim. "ben ileri geri konuşurum onlar da bana dokanır" diye konmuşsa saçma.. sonuçta kimse dokunulmaz olduğunda "aman ben dokunulmazım istediğimi söylerim" diye davranmıyor. bilakis dokunulabilenler söylüyor "vay efendim kilo almissin" falan diyor.. boktanlık burada. dokunulmaması gerekenlere dokunulurken, dokunmak için hiç bir nedenimiz olmayanlara dokunuluyor. onlar da bu dokunulmazlıklarını, gerekli olduğu yerde değil de başka yerlerde kullanıyorlar.. (hell yeah!)

2) Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?

ben kaldırılması taraftarı değilim. barajlar yararlı şeylerdir çünkü. bugun bi hidroelektrik barajı neyse seçim barajı da odur. ama şöyle olabilir, mesela bizim reel yaşamda da baraja dolmayan sularımız oluyor. ama o sulari "aman kamyonlara dolduralim da bizim barajımıza atalim" demiyoruz değil mi? onlar da kendilerine göre göletler, gölcükler oluşturuyorlar ve öyle kaliyorlar.. baraja dolanlar yine dolsun, ama yüzde 37 si ile baraja dolanlar, barajda birden 55 civarında bulmasınlar kendilerini.. eğer baraj olmazsa çünkü minik minik akıntılarımız olur ve hiç bir zaman mevcut anayasamız ile yıkamayız bentleri. oysa ki bentleri yikmak, enginlere sigmayip taşmak gerek. 150 tane kücük deremiz olursa, bir arada akmayı beceremezlerse hiç olmaz bu iş..

3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?

bilek güreşi.. ve bu konuda çok ciddiyim.. ama yarısı da kadın olmalı. kadınlar da kendi aralarında araba park etme yarışması düzenleyebilirler.. ya da bilmiyorum, alışveriş yapma yarışması mesela. kendilerini nerede daha iyi hissediyorlarsa.. ya da tüm bu bilek güreşi muhabbetini boş verebiliriz ve şuna yöneliriz. her muhtar bir tane soru hazirlar tamam mı? mahallesiyle ilgili bir soru. sonrasında o il seçim kuruluna gider onlar 180 tane soru belirlerler.. sonra adaylar bu sınava girerler. en çok doğru cevaplayandan en az cevaplayana doğru parti adaylari siralamasi olur.. şehrinin sorunlarını bilmeyen milletvekili olmasın!

4) Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?

mesela ben bugun karpuz aldım diyelim. o karpuzu eve getirirken eğer hiç kimse bana "ooo karpuz gibiymişsin","karpuzu kimle yicen kardeeeş","karpuzu öyle taşıma gel ben taşıyayım karpuzunu" demesse ben özgür bir şekilde, rahat rahat karpuzumu taşırım.. yargının bagımsızlığı da karpuz taşımak gibidir.

5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)
Türkiye'nin cinsellik sorunu ne zaman çözülür? cevabımı da vereyim: erotik shoplar düz ayak olduğunda.. adam tecavüz etmez gider sisme bebek alir mesela. ama şimdi 3. katta falan erotik shop, çıkana kadar vazgeçiyor sonra gidiyor düz ayakta birine tecavüz ediyor.. kadınlarin hepsi 3. katta yaşasa kadinlara da tecavüz edilmez ki zaten..

Looking for Eric: martılar tekneleri takip ederler, çünkü balık atılacağını bilirler


Futbolu galip geldiğimiz için sevmeyiz. Bilakis kağıt üzerinde galip olduğumuz hiç bir maç bize mutluluk vermez.. Biz futbolu bir martı'nın vapur'un peşinden gitmesi gibi severiz.. oradan birileri bize gevrek atma ihtimalini düşünerek. Belki bir pas çıkartır hagi, nihat aşırtır kalecinin üzerinden, semih susturur son dakikada binleri, hakan şükür uzak köşeye bırakır, kewell ayağının üstüyle yapıştırır topu kaleye ve biz hayatın tüm boktan şeyleri unutup gideriz. işte bu yüzden futbol'u belki de yarım milyar insan seviyor dünyada..

işte böyle nefesi kesilip, hayatı siktir edenlerden bir tanesinin hayatını anlatmış, ken loach "looking for eric" de.. öyle beğendim öyle sevdim ki, padişah olsam sanırım ken loach'i devlet nişanı ile ödüllendirirdim "sultan azuth nişanı" takardım boynuna.. futbol sevmeyen birisi için bir şey ifade edebilir mi film emin değilim. belki benim eğlendiğim kadar eğlenmez, belki tahmin etmez gerçek futbol görüntülerinin neler olabileceğini ama yine de sever sanırım. başroldeki yaşlı eric'in kaybedişini, arkadaşlığı görüp eğlenebilir.. adam bilmem kaçıncı karısından kalan üvey evlatları ile birlikte yaşıyor.. o kadar dibe vurmuş ki filmi intihar sahnesiyle açıyorsunuz.. sonrası ise aleni komik bir macera.. ama işte şahsen benim filmin çoğu yerinde evimdeymiş gibi hissetmem, eric'in duvardaki eric cantona posteri ile kadir inanır'ın komser şekspirde atatürk'le konuşması gibi konuştuğu sahneler sayesinde oldu..



ken loach bize eski haltlari geri vermiş anlatabiliyor muyum? futbol oynayanları ilah gibi gördüğümüz zamanları, arkadaşların yardıma koştuğu anları, başımızın cidden boka bulandığı zamanları geri vermiş kamerasıyla.. ama demiş ki bir yandan "bak cantona da sonuçta senden farklı düşünen bir insan değil. ok senin dertlerin ayrı, onun dertleri ayrı.. mesela onun çözmesi gereken şey kime pas vereceği oldu zamanında, ama senin de sorunun aynı değil mi? sen topla değil de başka şeyle vereceksin belki pasını ama pası attığın adama ikiniz de güvenmelisiniz yoksa bu iş olmaz"

velhasıl ben çok sevdim. gönlümün altın palmiye'sini verdim dünyamın en güzel 2. yönetmeni ken loach'a.. ha sokakta görsem tanımam, selam vermem orası ayrı.. ha bir de futbol üzerine kendi düşüncelerini konuşturtmuş bir sahnede oyunculara.. endustriyel futbol, futbolu gerçekten seven bir grup insanı nasıl tribunlerin dışına itiyor onu söylemiş. eh haklı da herkesin takımını tribunde izleme şansına sahip olması gerek.. tek maça 50 lira veremeyen insanlar varken bu çok zor..

Pazar, Ocak 24, 2010

Sherlock Holmes: Guy Ritchie'nin Scooby Doo filmi

http://screenrant.com/wp-content/uploads/sherlock-holmes-poster-holmes.jpg
(herif düpedüz yakışıklı.. kız olsam verirdim diyeceğim 2. isim.. ewan mcgregor'u geçemez!)

Kendi kişisel tarihimde Sherlock Holmes'un acaip garip bir yeri var. bundan 15 sene önce ingilizceyi yeni yeni öğrenirken, herkes dönem ortasında bir kitap okuması ve onu özetlemesi için ingilizce öğretmeni tarafından evlerine salınmıştı, tam bu sıralarda, bir sömestr gününde.. avradını sevdiğimin babam da millet stage 1 kitaplarla uğraşırken, bizim oğlan sever diye gidip "stage 5" bir sherlock holmes kitabı almıştı.. bu stage dedikleri naneler kitapların zorlukları.. stage 1 dediğinin toplamında 100 farklı kelime var. adamlar 100 kelime ile dünyaları anlatırken, stage 5 da hadise 5000 kelimeye çıkıyor.. iş öyle olunca benim için "stage 5" in türkçe birebir tercümesi "yarağı yedin" gibi bir şey olmuştu..

tüm kitabı elimde sözlük, her cümlenin kenarına türkçesi "fırıncı sokağı" gibi yazarken tüm bir sometrda günde 6 saat kitap okumuş, ama sherlock holmes'un garip dünyasına adım atmıştım.. tarihin en çatlak kahramanıydı benim için sherlock.. kitap boyunca yaptığı herşey ama her şey saçma gelmişti.. yani bir insan neden taşı yalardı mesela? niye öyle dururdu? niye böyle kaçardı? orada çözülmesi gereken bir sorun varken sherlock saçma sapan davranıyordu.. hoş watson'ın ağzından anlatılıyordu öykü ve watson hayatımda tanıdığım ilk elitist olarak sherlock'u aşağılamakla takdir etmek arasında bir yerdeydi. en sonunda watson'ı karşısına oturtmuş "bak beyim" diyip her şeyi anlatmıştı sherlock.. ben hala "lake ne mina koyiim?" diye sözlüğe bakarken tüm yaptığı manyaklıkları nasıl saçma sapan temeller üzerine dayandırdığını görmüş watson'dan daha fazla şaşırmıştım..

http://img.sinemalar.com/images/ss_buyuk/20984/Sherlock-Holmes-8.jpg
(çay varsa içeriz dimi watson?)

bu guy ritchie'nin hollywood filminin tüm artılarına, tüm o superkahraman sekanslarına, eğlenceli ve hatta nispeten güzel bir film olmasına rağmen hoşuma gitmemesinin nedeni bu.. yani sherlock holmes adını kullanmaya da bilirdin.. mesela house m.d., 6 sezondur neredeyse birebir şerlokholmsculuk oynamasına rağmen bir kez sherlock ismi geçmemişken dizide, senin yaptığın film, sanayi devrimi ingilteresinde geçiyor diye, bir scooby doo gizemi çözülüyor diye sherlock holmes'a sığınması gerekmezdi ki? sen seyirciye düşünme fırsatı tanımıyor, kendi kendine cinayetlerin nasıl işlendiği analizini yaptırtmıyorsan, sıradan insan ile sherlock'un farkını ortaya koyamıyorsan bence yaptığın şey bir sherlock canon'u değildir işte. çünkü bizim dedektifimizi dedektif yapan şapkası ve büyüteci değil, okuyucuyla arasında olan acaip bakış farkıdır.. nihayetinde ben çözüm izlemek istesem, bir kelime bir işlemi izlerdim.. ama ben sherlock'u çözüme aşağıdaki gibi ulaştığı için seviyordum:



bir de watson'ın çok arka plana atıldığını düşünüyorum.. house'daki wilson'a benzemiş resmen.. oysa ki sherlock'un olayı çözmekteki ortağı olmuştur hep. kitap okuyucusunun görüşlerini sergiler watson, kamu oyu görüşünün ete kemiğe bürünmüş halidir işte.. ama filmde bu tadı alamadım ben. sağlık olsun..

bir de allaşkına, bir tane kötü adam dünyayı ele geçirmek istemesin be arkadaş.. nasıl bir kolaya kaçış bu. dünyayı ele geçirmek midir kötü adam olmak için ön koşul? bana kötü adammış gibi gelmedi o yüzden lord blackwood. sıradan insan için bir değişim yok. o, bu yöneteceğine blackwood yöneticek yani? ee? bana ne ulen? kim yönetirse yönetsin biz fukarayız neticede.. keşke blackwood'u daha korkunç, daha "aman sherlock çöz de gel kurbanın olsam yoksa anamız ağlar" denilebilecek bir insan yapsalarmış.. filmin sonunda sherlock olayı çözdüğünde, (aa spoiler mi oldu? sherlock'un olayı çözmeyeceğini mi ummuştunuz acaba? ) beter ol pezevenk diyemiyorsun işte.. içimden gelmedi benim. hatta üzüldüm de.. yani bi de blackwood yonetseydi bi görseydik? chp'yi denemek gibi bir şey aslında bu. bi de chp yönetsin ya ülkeyi?
http://www.jupiterbroadcasting.com/images/radiorevolver/sherlock.jpg
(napiyorsun bilader sen? sutunu büyüteçle incelemek nedir?)

hülasa, sherlock kısmını bir kenara bırakırsak güzel bir film. tüm 21. yuzyıl modasına uygun. yeterince kanlı, yeterince hareketli, vurdulu kırdılı, tipik guy ritchie kivaminda insanı düşünmekten alıkoyan, devamlı yeni şeyler sunan bir film. aradaki sherlock göndermeleri, mesela ev sahibesi, profesor moriarty, sherlock'un müthiş kiyafet değiştirme maharetini görmek güzel.. hoş sherlock'un şapkası yok ama olsun.. son olarak, benim kendi kişisel azuth movie database'imde bu filmin puani 6.4'tür.. dahası değil..

Salı, Ocak 19, 2010

hrant için...

dağların rüzgarına öleyim yarimin boyuna öleyim bir yıldır ki görmemişim görenin gözüne öleyim durmuşum gelemiyorum dolmuşum ağlayamıyorum bir yıldır ki görmemişim görenin gözüne öleyim....

Pazar, Ocak 10, 2010

yenilme geleneği


15 keredir deniyorum yazıya doğru düzgün bir girişle başlayamadım. önce futboldan gireyim dedim, "abi salaklaşma karı kız okuyor blogu, "sonra futboldan girmiş iyyy" derler uzaklasirlar" diyerek bu fikirden vazgeçtim. sonra dedim madem karı kız için şey ediyoruz, kökleyelim sonuna kadar oscar wilde alıntısı ile devam edelim, onda da baktım ki heves yok blogu karı kız için de yazmıyorum sonuçta, böyle eksperimental girmeye karar verdim..

ben bugun size hafta içinde yaşadığım alacakaranlık kuşağından bahsedeceğim.. şimdi baş bölümü biraz sıkıcı. hayatimda ilk kez bir canlının (bitki hariç bak yalan olmasın) canını istemeden aldım.. bu konu hala içimde ukte. en kısa zamanda bir kedi alıp yerine koyacağım.. birden önüme atladı ve durmama imkan yoktu, durup yerden alıp hastaneye götürmeme de imkan yoktu çünkü acaip işlek bir yoldu.. her neyse bir arkadaşın doğum günü partisine gideceğim.. arkadaş dediğim 30 yaşında, izmir'in acaip seçkinlerinin ortasında bir arkadaş..

liman tarafında bir diskoyu kapatmış bunlar orada eğlenecekler.. benim disko ile olan tek bağım emrah filmleri.. ortamda seren serengil ariyorum. bir dallamalık olursa hemen motorsikletli adamlara saracağım sınıfsal ayrımdan girip "ama bizde yürek var" diye çıkacağım.. mekan kapatılınca sandığım gibi çıkmadı tabi durum..


http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/192798.jpg
içerde 30 yaş üstü insanlar "salla ardına bakma ay ay ay" şarkıları ile "inna - hot" melodileri ile gobekler atarken arkadaş gelip "istediğini iç bu gece bizdensiniz" dedi.. allah bir daha bana aynı piskolojiyi yaşatmasın.. na buraya yaziyorum.. ben ki tüm hayatım boyunca kısıtlar arasında yaşayan bir insan oldum, küçükken "gofret al kendine, başka bir şey alma bak kafani kirarim"lar ile büyüyüp, büyüyünce "biz de isterdik karanfil almayi sevgilimize, ama açtık, karanfil alamadık, parayı yedik" kıvamında ploreter takilan bana, uur efendi'ye en söylenmeyecek, en afallatıcı şey bu "istediğini iç" demek.. ben ki subway'de sandviç yerken "hepsinden koy" diyip paramı çarçur etmemeye çalışan bir adamım, burada da allah biliyor "hepsinden koy" diyesim geldi.. ama işte ötesi yok. beyin "hepsinden koy" demeyi akıl ediyor, ama onun mantiksiz olduğunu düşünüp ikinci fikri verirken fukaralık dönemine gidiyor..

"ben votka limon içeyim"

olm orada bin ton şey var, malibu var ne bileyim, mojito, martini ,bloody mary, white russian falan var ama sen

"ben votka limon alayim"

adam orada "yanına da az leblebi getirem mi?" dese sakin sakin "olur çok güzel olur" diyeceğim.. hazırım..


http://goaltr.files.wordpress.com/2008/11/trabzon2008_2009.jpg
utaniyorum senden uur.. aleni olarak trabzonspor vari "yenilme geleneği" oturtmuşum bünyeye.. kadro ne kadar güclü olursa olsun, yine de yenmeyi beceremiyoruz.. hoş gecenin sonunda çok krallıklar yaptım, "olm bu kız seni istiyor olabilir ama şimdi sarhoş olduğundan, ve sen ortamdaki en yakisikli en azından en saçlı adam olduğundan seni istiyor yoksa seni istediğinden değil, kim olsa verecek ona" diye düşünüp savuşturdum bir iki hatunu.. ego menşeyliyim ben arkadaş, ne yapabilirim ki? megan fox gelip bana verse ama benim ben olduğum için değil de mesela beni "jude law" sanıp verse ondan da zevk almam. na buraya yaziyorum. yemin olsun..

Perşembe, Ocak 07, 2010

hoşçakal küçük kuş

bloga son zamanlarda genelde birileri öldüğünde yazdığımın farkındayım. ama anlayın yahu, içimdeki kederi ancak yazarak atabilen bi adam haline döndüm ben. mutluluğu bir şekilde atiyorsun, zira o çok da kalıcı bir şey değil ama mutsuzluk toksik bir atık gibi. bir şekilde nötralize etmezsen seni içten içe yakiyor..

lhasa benim kişisel tarihimde apayrı yeri olan bir insan. kendisi hakkında zerre bir şey bilmiyordum şu güne kadar.. hatta şu resimden önce neye benzediğini bile bilmiyordum. ama sesi, ama şarkıları...

ne çok anım var benim lhasa ile.. mesela gece yolculukları, mesela içtiğim ilk sigara ankara yolunda, dünyanın en yalnız dinlenme tesisi "kolaylı"da..mesela bir aşti sabahında, mesela yağmurlu bir izmir gecesinde, konağın orta yerinde bir bankta aniden umarsızca "abi almaz mısın" diyen bir kızın sesi diğer kulaktayken.. lhasa'nın sesi eve gelen lahmacun'un yanındaki biber turşusu oldu hep benim için.. hani şu acı olduğunu bilerek yediğiniz, sizi mahveden ama bir sonraki sefer yeniden yemek istediğiniz o küçük yeşil şeyler gibiydi lhasa hep.. geldiği kavanozu zerre merak etmeden.. yetiyordu o minik biber çünkü tüm hayatıma biraz renk katmaya..

1 ocakta kanserden ölmüş lhasa. bir arkadaşa şarkısını gönderirken ben, öldüğünü bilmeden, farkediverdim.. cep telefonlarını daha küçük ve dokunmatik yapan ilim, kansere çare bulamıyor neredeyse yüz yıldır..



Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum: "Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım."
Bir çiçeğin büyümesi bizi ne kadar kederlendiriyorsa, ölüm de o kadar kederlendirmeli. Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da ya-şanamayan hayatlardır. İnsanlar hayatlarına saygı duymuyorlar... -Charles Bukowski-

Cumartesi, Ocak 02, 2010

Haftanın Şarkısı #bilmem kaç - ordinary world


(açeydim kollarımı, getme deyeydim.. benim yüz-üm-deeen!!!)


bir kaç gündür buraya bir şeyler yazmaya çalışıyorum. beceremedim. uzun uzun yazmak isterken yapamadim.. istedim ki 2009'da neler yaptığımı yazayım, 2010 da ne tür projelerim olduğuna değineyim ama olmadi. bir kenara kaydettim duruyor işte.. yazarım sanırım yarın veya pazar..

yazarken farkettim ki ben, tüm o özlemekten korkma hadisesi tamamen "ilerleyen günlerin geçilen günlerden daha kötü olması" durumunun neticesiymiş.. mesela önümüzdeki pazartesi bir önceki pazartesiden bir şekilde kötü olursa ben önceki pazartesiyi özlüyorum ve dolayısıyla mutsuz oluyorum..

şimdi evde yalnızken, televizyonda nat geo'da kuzeyin titanları diye zerre derdim olmayan (güneyin, veyahut egenin hatta direk ödemişin titanları olsa bile umrum değil) bir şeyleri izlerken bu tek çocuk olup ailemi kaybedip yalnız kalma korkumunda bir holden caulfield serzenişi değil, onların yerine kimseyi koyamacak olmamın korkusu olduğunu keşfettim. insanların aile kurmasının nedeni de bu sanırım.. kaç yaşına gelirse gelsin geceleyin üstünü örtecek annesi bir gün ansızın giderse ve yıl başlarını "onsuz geçirdiğim x. yıl" diye anmaya başlarsa diye, bu kez ben birisinin üstünü örteyim anam gibi desinler diye insanlar aile kuruyor bence.. bir şekilde bilinç altının getirisidir, acıya katlanma, özlemi giderme hadisesidir belki bu evrimin bize verdiği.. bu babam ve oğlumdaki geyik gibi (geyik kelimesini şu an tvden duydum) "açeydim kollarimi getme deyeydim" deki hadise de o.. kaybetmekten korkmanın nedeni de o, yerine bir şey koyamamak.. örnekleri daha arttırabilirim, mesela cep telefonunu kaybettiniz yerine alacak paraniz yok cok üzülürs........ her neyse..


velhasıl kelam en azından benim elimde olan işleri halledebilirim özleme konusunda. mesela bu blogu tekrar canlandırmak istiyorum. her seferinde öyle uzun yazılarla da değil, minik minik feedlerle.. zaten bu twitter, friendfeed'in micro bloggin işi sayesinde soğudum bloggerdan, soğumayayım. yazayım boyna.. bundan sonra burada komikli resimler, özlü sözler, şiirler falan bulacaksınız yoldaşlar.. kendinizi hazırlayın (kim okuyosa artık bunları)

ölen bir geyiğin vucudunda 10 binden fazla kenenin olabileceğini, ve tüm bu geçmişle ilgili dram muhabbetinin arkasına duran duran'dan "ordinary world"'un koyulabileceğini biliyor muydunuz? keyifle dinleyip özleyin..

Pazar, Aralık 20, 2009

Zeki Ökten



dünyanın en güzel filmi mi bilmiyorum, ama dünyamın benim kişisel sinema cennetimin en güzel, en yalansız, en gerçekçi, en abartısız filmini bana armağan etmiş büyük, kocaman dev gibi bir adamdır zeki ökten.. bugun yıllarca buralara yazıp çizerken, elimin kalem tutmasından para kazandıysam, tüm bu uğraşım içinde aslında hep çöpçüler kralının anlatımının naifliğine ulaşmaya çalıştım.. hem o yalınlığa, hep o kimsenin beyaz veya zifiri siyah olmadığı, herkesin gri olduğu o tonda yazmaya çalıştım. zeki ökten de tüm sinema hayatı boyunca çöpçüler kralının izindeydi aslında.. hikayelerini anlatırken, toplumun güncel yaşamından uzakta durmadı hiç bir zaman. zeki ökten'in filmlerinde olan şeydir bugun beni ben yapan (aynı ekol'den rifat ılgazın da adını anmak istiyorum burada.. madem beni ben yapanlardan bahsediyor, olayı şahsileştiriyorum).. ve eğer film izlemeyi seviyorsam, haftada en az 5 film izlemeye çalışıyorsam bunun en büyük mümessillerinden birisidir zeki ökten, ve sonrasında ertem eğilmez... o yüzden içim acıdı birden bu pazar sabahında, kala kaldım..

şimdi tek dileğim o cennet diye vaad edilen yerin, insanların yer yüzündeki hatiralarini unutmadıkları bir yer olması. ve umarım orada kemal sunalı ve yılmaz güney'i bulur zeki ökten. mükemmel insanları da yanına alıp, cennetin yaşantısı, işleyişini arka plana koyup mükemmel kişi hikayeleri anlatırlar biz oraya gitmeden önce.. biz de izleri cennet sinemamızı, cennetin tam ortasında kocaman kahkahalarımız ve dup duru göz yaşlarımız ile..

rahat uyu büyük adam.. biz filmlerini izlemeye devam edeceğiz ölene kadar.. emin ol..

Cuma, Aralık 18, 2009

hey

burayı takip edenler arasında, sarhoş olup mesaj attığım, ama beni iplemeyen bir kaç insan var! farketmiyorum sanmayın! akıllı olun!

Perşembe, Aralık 17, 2009

Sideways


hani bir zamanlar tv de "geleceğe dönüş'ün" çizgi filmleri oynardı ya (80lerin cocuğu iseniz atlamanız mümkün değil bunu) onun bir bölümünde doktor elmıt bravn'ın veletleri babalarının beynine girerlerdi küçülüp. aslında yapış yapış ve elektrik akımından inanilmaz tehlikeli bir bölge olması gerekirken feci eğlenceli görsel bir arabirimle donatılmış gibi dolanırdı bunlar beynin odalarından odalarına. işte o odalardan bir tanesi "dr'un yarım kalan projeleri" odası gibi bir şeydi. bi makine yapacakmış, yarım kalmış,bir kitap okuyacakmış bitmemiş, bir yere gidecekmiş aklının bir ucunda kalmış falan filan.. işte bu "sideways" filmi de benim beynimin "yapılacak deyip yapılamayanlar" bölümünde oldu 2004 yılından beri.. (lafı oradan, buraya getirdiysem elif şafak beni görmeli!)

garip bir film sideways. gavurda evlenmeden önce bir bekarliga veda hadisesi vardir ya onun üzerine kondurmuşlar.. kel ve dombili (sincaba benzeyen ayrica) "paul giamatti" yakın bir arkadaşının bekarlığa veda organizasyonunu düzenler.. işte adam içecek sıçacak bu da ona pezevenklik yapacak bir bakıma. olay bu.. bu konsepti aynen bize uygulamaya çalışanların başına çok kötü şeyler geliyor:

İZMİR'de klima ustası M.K., düğünlerinden bir gün önce, arkadaşlarıyla evinde bekarlığa veda partisi düzenleyeceğini söyleyen nikahlandığı gelin S.R.’yi, eski sevgilisiyle bastı.

http://pastoralia.missionaltribe.org/files/2009/01/giamatti.jpg
Hani şu "batının ilmini alıp kültürünü almayalım" düsturu vardır ya, işte o alınmaması gereken kültür budur arkadaş! olmuyor işte şık durmuyor, beceremiyoruz.. neyse film bu minvalde ilerliyor. arada şarapçılık, üzerine son derece yerel bilgiler verse de (allaşkına hayatımızda kaçımız kuzey kalifornia şaraplarından içeceğiz ki?) düşündüğüm kadar doyurucu bir film olmadı benim açımdan.. ama yorganın altında, sakin bi kış gecesinde çok da sıkılmadan, heyecanlanmadan, korkmadan, üzülmeden etmeden izlenebilecek bir film olmuş..

hoş benim "cut" ımda (azuth's cut) sincap'ın arkadaşı aslında hayal olur, kendi kendine dolanırken biz tüm filmi iki kişi dolanmış gibi izlerdik. son sahnede de "olm adam kendi yiyormuş her bir boku" diyip kalırdınız.. ama işte her yönetmen ben değil.. ayrıca kabul insanın canı şarap çekiyor. gittim doluca aldım hemen bir şişe kırmızı..

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Aman tertip can tertip

gündemi geriden takip eden "oral çalışlar" yazıları gibi olacak ama ancak fırsat bulabildim.. bir hafta önce bugün bir süreliğine sivilde son kez gördüm arkadaşlarımı. "her türk asker doğar" düsturu gereği gidip paşa paşa birliklerine teslim oldular cumartesi günü. ben de arkalarından bakakaldım.. hiç bir zaman askere gitmeyecek olmanın verdiği rahatlıkla (hemofili olduğumdan askerde pek rahat edemeyeceğim için almıyorlar askere) girdim saatlerce internetlerde nerelerde ne yapacaklarını, çok üşüyüp üşümeyeceklerini, talimlerinin nasıl olacağını, neresinin zor neresinin kebap olduğunu okudum durdum..

şunu düşünüyorum da, arkadaşlarım için böyle endişeleniyor, çaresiz hissediyorsam kim bilir çocuğum için ne hissedeceğim? 30 sene sonrası derdim oldu.. asla ama asla bu yüzden erkek çocuğum olsun istemiyorum.erkek çocuğum doğduktan sonra bir gün psikiatr koltuğunda "onun askere gidecek olmasından öyle çok endişe ediyorum ki mamasını bile ısıtmadan verip onu askere hazırlıyorum" diye yakarabilirim. böyle olmasını istemiyorum.. "sayılı gün gelir geçer" rahatlığına ermem gerek böyle günlerde..

itiraf ediyorum ki, arkadaşlara hediye olarak aldığım şafak kartlarından bir tane de ben aldım.. fotosunu nette bulamadim ama anlatayim. katlandiginda cüzdan kadar bir eni boyu olan bir kagit parçası düşünün açıldığında 30 santim falan oluyor. 4 tane yüzü var işte. önlü arkali bi yüzünde vatanla ilgili, hasretle ilgili bir şiir, takvim, karalanıp şafak sayılacak rakamlar, bir tane daha şiir var. öteki tarafinda ise aysun kayacı, gizem özdilli'nin falan fotoları var. tertip'e yardımcı olsun diye askerde..

tüm bu salaklık içinde her türk asker doğmamalı bence. nasıl ki her türk kimyager, atom mühendisi, iktisatçı olarak doğmuyorsa asker de doğmamalı işte. ben kiyamiyorum yoksa arkadaş, adnan üşür diyorum, eser yapamaz diyorum, ozana ters bir şeyler söylerler sinir olur, kamil düşebilir, murat acıkır diyorum.. arkadaşlarıma daha kıyamazken baba olursam ne olur bilemem..

Cuma, Aralık 04, 2009

paranormal aktivite

http://bighollywood.breitbart.com/files/2009/10/paranormal-activity-dwrks21.jpg

aile tarihimizde bazi karanlik noktalar var bizim. benim cok kücük olup da "ilerde hatirlamaz bu" denilip olaya dahil edildigim durumlar.. mesela annemle babamin inanilmaz bir kavgasini hatirliyorum. diger akrabalarin konuya dahil oldugunu, o kavgadan sonra inanilmaz romantik bir ailede kaldigimi hatirliyorum. inanilmaz can sıkıcıydı.

bir de akrabalarimizdan ikisine bu iyi saatte olsunlarin,ismi lazim degillerin dadandigini hatirliyorum.. cok ufaktim ama dehşet şeyler yaşanmıştı. duvarlara golgeyle yazilarin yazilmasini, ayagin altina arapca yazilar yazilmasini, servis edilen çay tabaklarinin içinde goruntuler belirmesi hikayelerini dinleyerek büyüdüm. hayla meyal de hatirliyorum o toplu histerileri. tek kişinin gördüğü deliliklerin disinda kollektif olarak halusinasyon gorme durumlarini. kapilarin aniden kapanmasini, bag arası diye bir yerlere gidip büyü actirmalari, mezarlardan kum almalari etmeleri.. ama nasil korktuysam kücükken bu olaylardan silmiş hafizam.

ama bu lanet olasi filmi izledigimde birden bütün anilarim yeniden canlandi. garip olan birbiriyle alakasiz kültürlerde birbiriyle bu kadar benzer şeylerin yaşanmasi. garipten ziyade ürkütücü kiliyor işte. burada musallat gibi filmler cekilip "8 yaşında aşık olmuş bu buna, hamamda görmüş musallat olmuş" denilirken orada paranormal activty'e dönüşüyor iş.. baksan mevzuya direk ayni. bir tane zamazingo var kiza hasta oluyor peşini birakmiyor türlü manyakliklar yapiyor..

filmin senaryosu o yüzden feci gercekci. olayi bildiginiz tanidiginiz icin, o kapi acip kapamalarin, kizi neden ayagindan tutup sürüklediginin nedenlerini bildiginiz icin (bunu yapamaz eger cok ama cok güclü bir şekilde kendisine inanilmiyorsa.. fiziksel zararsa hiç bir zaman veremez kuran a göre) daha da ürkünc kiliniyor hadise..

hülasa bugun tuvalete gitmek tüm isiklari acarak yapilabilecek bir eylemse benim icin bunun sorumlusu bu filmdir.. bundan bir kac sene evvel gecenin bi köründe youtube dan "poltergeist" videolari izleyip nasil korktuysam bokuma kadar bugun de o şekilde korkuyorum işte.. bravo!

Cuma, Kasım 27, 2009

Tuna Kiremitçi kitabımı imzaladı heyuuuu!


Dün arkadaslarla oturup Hometown'da bira içiyoruz. hayatım boyunca hangi sokağın hangisi olduğunu çözemedim ama ya gazi kadınlarda ya da muzaffer izgü'de işte. izmirde garip bir şekilde böyle bir hiyerarşi kurulu. ilk içmeye başladığınızda genelde sardunya sokağında takılıyorsunuz, yaş ilerledikçe daha beriye geliyorsunuz. en yaşlılar eko'da oturuyor mesela.

her neyse bir adam geçiyordu sokaktan, ama yanındaki inanilmaz güzel kadindan dolayi aleni olarak bir adamdi ve hiç bir vasfi yoktu benim için. sonra arkadas dürtükledi "bak tuna kiremitçi'nin çakması diye".. bir aşağıya bir yukari gittiler, kimse bunlari tanimiyor, ben kadinin poposuna odakli dikizliyorken geldiler hometown'a girdiler. orada katekulliye geldim ben, kendimi birden "pardon siz tuna kiremitçi misiniz biz arkadaslarimla iddia'ya girdik de" derken buldum kendimi.. ama tabi bunu buraya yazdığım gibi söylemedim. aleni bir tribun delikanlisi gibi "bilader, tuna sen misin? kiremitçi olan?" demiş olabilirim zira o dev cusseli gobekli, benden cirkin duran adam ürktü benden bi. her neyse evet oyum deyince, ben hop masaya geri döndüm. dedim böyle böyle. cebimde de kitap var, futbol ateşi (fever pitch) tak bir kalem çıktı ben yine kendimi tuna'nın önünde sarışın kızın gözlerine bakarken buldum "imzalar mısınız lütfen" i sanırım "imzala lan ben hatuna bakicam" diye algilamis olacak ki bir ürkek imza atti, adimi bile sormadi, kiza da ingilizce "you know nick hornby?" gibi bir şeyler zirvaladi. emin değilim, kizin gözleri güzeldi ama..

author'un bu tuna kiremitçi, cezmi ersoz gibi insanlar için inanilmaz bir saptaması var. adam senden cirkin olabilir, adam senden kötü konusuyor ve yaziyor olabilir, ama adam devamli yazdigindan, bir de böyle kizla konusurken birden nasil yapiyorsa lafi bulutlara, yildizlara, gokkusaginin renkleri ile kizin gözlerine getirebildiklerinden böyle enfes kizlarla takiliyorlar.. hoş iclal aydin enfes sayilmaz..

her neyse, son olarak kendime not düşeyim, ilerde bir gün yazar olursan, asla ama asla baskasinin kitabini imzalama. bunu "nick hornby'se imzalarim" diyerek hiç yapma. inanilmaz taşak konusu oluyorsun.. (sırf bu taşağı yapmak için imzalattik kabul, "ulan herif imzalar mi baskasinin kitabini deneyelim bakalim" dedim mesela, imzaladı)

Çarşamba, Kasım 25, 2009

izmir: bir günah keçisi ( ya da şeytanın avukatı)

http://static.panoramio.com/photos/original/14817974.jpg

bir kaç haftadır yazmıyordum buraya. yazasim da gelmiyordu açıkcası gerçek hayatın gerçek sorunları varken ve micro bloggin ile meramimi anlatirken buraya yazmak sacmalik gibiydi. ama pazar günü olanlardan sonra bir kaç şey karalamanin yerinin geldigine inaniyorum. bir izmirli olarak, dahası izmir sovenisti oldugumu acikca soyleyerek, asagidaki yaziyi yaziyorum. her ne kadar koseye sıkışmış bir kedi uslubu gütsem de, kendi görüşüm olmayan şeyleri sirf izmiri savunuyorum diye savunmamaya calistim. böyle bir dandikligim var cünkü. sevdigim bir şeyi birisini korurken birden kendimi,kendimin savunmadigi şeyleri savunurken buluyorum çünkü..

izmir, dogdugum büyüdügüm ve ölecegim şehrim.. bugunlerde inanilmaz bir şekilde günah keçisi yapilmaya çalışılan, ülkemin tüm huzursuzluğunu, tüm rahatsizligini üzerine vurduğu, ülkenin genel manyakliğinin patlama noktasi oldugu için aşağılan ve izmir'e hakaretin prim yaptigi bir ortama dönen bir şehir benim izmirim.

izmir kötü yönetilen, yönettirilen bir şehirdir yillarca, ve geçmişin (19. ve 20. yüzyilin) en büyük limanlarindan birisi olan izmir cumhuriyet tarihi boyunca, ihmal edilmiştir..

çünkü izmir her zaman iktidar'in karşısında olmuştur. toprak çeker derler ya, izmir'in topragi da insanini iktidara, yaygin görüşe ters kilmiştir her zaman. ve bu her zaman övünülecek bir şey olmamıştır. ilk hristiyan olan roma kenti efestir garip bi denyolukla. önce bak diyerleri olsun degil mi? yok ilk biziz, oteriteye ipnelik olsun ya.. mesela menemen'de kubilay şehit edilmiş, serbest firka'nin mitinginde fethi okyar'in ayaklari dibine mitingden onceki olaylarda ölen bir cocuk birakilmiş "eger seriati getirecekseniz bunun gibi şehitler vermeye haziriz" denmiştir(1) sonrasini biliyorsunuz zaten.. milli şef ismet inonu zamanında sehrin zenginleri varlik vergisi ile uzaklastirilirken sehirde yatirim yapacaklar kalmamistir. cünkü bu donemde gayri müslimlerin vergisiyle zenginlesen haci agalar hep istanbula ve adanaya gitmişlerdir. demokrat parti zamanında da izmir yine chp'nin kalesi olmuş, ve bu yüzden şehir demokrat partinin otoyollarina bile kavusamamistir. dahası dp'li valinin isteği ile yolları tramvaydan arındırılmış modern izmir düşüncesi ile yalilar yıkılıp apartmanlar yapılmıştır bu zamanda. (2) planli ekonomi zamanında da siktir edilen şehirdir izmir cünkü devamli olarak iktidar partisi disindakilere oy vermiştir. karaoglan basa gectigi vakit izmir birden demirelci olmustur mesela.. doğal gazın en son geldiği şehir de şehri dumanın sarması da hep bu yüzdendir işte. ve işte bu yüzden izmir cumhuriyetimizin mahrumiyet sehirlerinden bir tanesidir.

yillar yili yerel belediyeler valilerle catisirlarken, izmirde işler sarpa sarmış ve merkezi hükümetlerin hiç bir kiyagi izmirde işlememiştir. metro ihalesi olsun, izmir'e yapilacak barajlar olsun hep son akp hükümeti tarafindan izmirde engellenmistir. veyahut izmirde konusulan yaygin gorus budur. tüm bunlara ragmen izmir anadolunun diger bir cok sehrinden mürevvehtir. ben türkiyenin yarisini gezmis biri olarak soyluyorum ki izmirden sehircilik anlaminda daha güzel olan eskisehir ve adana'dan baska bir şehir yok. istanbul ve ankara da buna dahil. türkiyeyi gezmeden izmirin sokaklari soyledir, izmir şoyle pis bir şehirdir demenin manasi yok. ne yazik ki türkiyenin genel görünüşü bu, dikmen de var, dudullu da var, gültepe de var. izmire ait ve sadece izmirde varolan bir manyaklik merkezi mevcut degil. yani olur ya urfadan baska bir yerde yenmez bu kebap derler ya, izmirden başka bir yerde olmayan bir şey yoktur konu yerleşim birimleri, sokaklar, trafik, şehircilik sorunlari oldugunda..

şimdi son olaylara gelelim. izmir böyle bir merkezi hükümet karsitiyken, merkezi hükümetin yaptigi acilimi desteklemesi beklenemez sanırım. bundan 100 sene once "seriat isteriz" diyen kalabalik bugun dtp kervanini taslayabiliyor. ama tüm bunlar türkiyenin genel konjukturu ile alakali. izmir'in bu kadar göz önüne gelmesinin nedeni dtp'nin mitinglerine izmir'den baslamis olmasi. daha once bir miting olmus da sorunsuz gerceklesmis degil yani. ilerde ne yazık ki daha büyük seyler olacak buraya yaziyorum işte, barıştan bahsedenler sivri çıkışlar yaptiklari sürece, barıştan bahsedenler "biz apo bayraklari acmadik" diyerek yalan soyleyebildikleri sürece, barıştan bahsedenler barış olmasin diye didindikleri sürece bu böyle olacak. tüm bunlari es geçip "izmir şöyle ırkçı yuvası olmuştur, izmir böyle nefret edilesi bir yer olmustur" diyenleri anlayamiyorum. hele ki izmirliler kendileri soylüyorlarsa bunu allaskina bir tren bileti alsinlar ve türkiyeyi dolassinlar. izmir mevcut türkiye durumu içinde, bizim gibi gerçekten barıştan yana insanlar için ehven-i şer durumda bir şehirdir. bunu ahmet türk'de, dtp'de çok iyi biliyor zaten. o yüzden tüm miting'lere izmirden başlama karari aldilar. bana kimse izmir'in kürt nufusu olarak en yogun illerden birisi oldugu palavrasini atmasin, manisa'nin oran olarak daha fazla kürt'e sahip bilinen bir gerçek..

hülasa izmir'i rahat birakin artik. türkiye'nin genel durumu bu dostlarim. sevmiyoruz bunu ama geldigimiz nokta ufak bir kivilcimda patlayabilecek insanlara dönüştürdü insanlarimizi. hep yenilen'in biz oldugunu, bu yenenlerin de bizle dalga geçtigini düşündügümüz anda pencerelerden vazolar atmaya basliyoruz arabalarin üzerine. ve o arabalarin icindekiler sapik kurbanlara dönüşüyorlar birden arabalarini insanlarin üzerine sürerek.. allah sonumuzu hayretsin çünkü tüm türkiye içerisinde izmir'de bu olaylar yaşanıyorsa başka şehirleri düşünemiyorum bile.

(1): bekir berat ozipek, "serbest firka'nin murtecileri",
(2): cama yazılan tarih, izto yayınları

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Up


yaklasik bir ay evvel babam kalp krizi geçirmişti. bir istanbul gezisinde, annemle beraber, yanında sadece annem varken. gelme dediler yanimiza iyiyiz biz, gelicez hafta sonu. geldiler de bir şekilde. iyileşirken babam, geçmiş olsuna gelenlere kendini degil, 28 senelik karısının neler yaptigini, onu nasil kolladigini anlattı. hatta bir gün, annemi birlikte gormeye gittikleri ablasina bile "biz mükemmel bir gelin almişiz abla" dedi..

birlikte yaşlanmak, 28 senenin 28'inde birlikte olmak.. birlikte ev almak, her saniyeyi birlikte doldurmak.. işte bu film, bu mükemmel film o dört ayakli hayat masasindan, ikisi gittiginde geri kalan ikisinin macerasidir.. bu film, yarim bir kalbim macerasidir.. vay efendim cocuk filmiymiş de, balonlarla ev uçuyormuş da.. yahu benim annem ile babam'in ilk birlikte izledikleri film, vecihi'nin ucakla eve girdigi film.. balonla ucup gitse yarim bir kalp, neyi değiştirir ki bu?

özeniyor insan, üzülüyor insan.. notebook filminde de, ne bileyim efendim, şu sean penn'in 11 eylül filminde de böyleydi bu. herkesin elindeyken bir insanla ömür boyu yaşayabilme şansı, cogu insan ufak tefek şeylerle itiyor bunu. oysa ki dünyanin en güzel şeyi olsa gerek, 30 sene 40 sene aynı dudaklari öpmek..

eger ki internetten filmi izleyecekseniz, fransizca dublajli versiyonunu kolaylikla bulabiliyorsunuz.. kare ceneli, yalniz adamin "charles aznavour"'un sesinden konustugunu "mon livre d'adventure" un kapagini araladigini gorebiliyorsunuz ki bu mükemmel bi keyif.. "daha dün 20 yasindaydim" (hier encore) diyen adamin kalbini onarmaya calismasi inanilmaz bir keyif sunuyor..